19 Mayıs 2016 Perşembe

Fetih


“Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman, insanların Allah’ın dînine dalga-dalga girdiklerini göreceksin” (Nasr 1-2).

Fetih, cihad, şehâdet ve hattâ; din, İslâm, sünnet gibi kelimeler genel Dünyâ insanlarını olduğu gibi, modern müslümanı da dehşete düşürüp ürkütüyor ve bu kelimeleri kullanan kişilerle yakınlık kurmaktan vazgeçiyor. İslâm’ın ana-kavramları olan bu kelimeler, modern insanın ve müslümanın tasavvurunda tağutların küresel medya ile yansıttığı şekilde; şiddet, savaş, ölüm olarak bilindiği ve böyle canlandığı için, bu kelimeleri duyan modernlerin yüzlerinin rengi atıyor ve bir-an önce o kişiden ve o ortamdan uzaklaşmak istiyor. Hattâ bâzılarının korkusu aşırı depreştiği için hemen bir depresyon ilacına sarılabiliyor.

Oysa bu kelimeler İslâm’ı İslâm yapan ana-unsurlardır. “Gönüllerin fethi” ile başlayıp, toprakların ve en nihâyetinde de Dünyâ’nın fethini hedefleyen fetih olgusunu İslâm’dan çıkardığınızda, ortada bir ahlâkÎ felsefe sistemi, bir uydurmalar manzûmesi kalır. Çünkü İslâm’ın nihâi hedefi Dünyâ’yı bir “dâr-ûl İslâm” yapmaktır. Cennet, Dünyâ’dan başlar. Bu nedenle Dünyâ’yı cennetin bir şûbesi (kendisi değil) yapmak mü’minin görevlerindendir. Zîrâ Allah, mü’minleri, şeytan ve tağutların köleliğini-uşaklığını yapmak ve Dünyâ’da haysiyetsiz ve malum bir şekilde yaşamak için müslüman olarak adlandırmış ve seçmemiştir. Müslümanlar Dünyâ’ya, “yeryüzünün lânetlisi” olmak için gelmemiştir. Allah mü’minlerden yeryüzünde İslâm’ı hâkim kılmalarını istemekte ve emretmektedir:

“Allah, içinizden îman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sâhibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sâhibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır” (Nûr 55).

Bu hâkimiyet, cihad ve fetih olmadan sâdece ilmî faaliyetlerle ve basit iyiliklerle gerçekleşmez. Cihadın her türlüsü ciddî şekilde görünür olmadıkça böyle bir şey başlatılamaz ve bir devlet kurulup ümmete yol açılamaz ve bir İslâm medeniyeti oluşturulamaz. İşte bu hedef, gücünü fetih cihadtan alır. Samîmi duygularla, ciddiyetle ve direnişle yapılacak cehd-cihaddan sonra Allah’ın “zafer garantili yardımı” mutlakâ gelecektir. Bu, âyetin dediği gibi Allah’ın bir vaadidir. Bu yolda nice gâziler olacağı gibi niceleri de şehâdeti tadacaktır. Hiç kimse şehitsiz-kansız-gürültüsüz-gayretsiz-emeksiz bir “selâmet dünyâsı” hayâl etmesin. Zîrâ bu, sünnetullaha terstir. Çünkü seyretmeye doyamadığımız şırıl-şırıl akan sular bile bir şiddetin ve  büyük gürültülerin sonucunda oluşur. Hem şehit olmak bir kayıp değil, tam-aksine meleklerin bile gıpta edeceği bir şeydir:

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ‘ölüler’ saymayın. Hayır, onlar, Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar” (Âl-i İmran 169).

Tamam; İslâm bir bilgi-bilinç-ahlâk, barış-huzur-mutluluk dînidir de. Fakat aynı-zamanda fedâkârlık-ferâgat-gayret-emek-vazgeçiş-cihad-fetih-gaza ve şehâdet dînidir. “Kalem dîni” olduğu kadar “kılıç dîni”dir de. Âyetin değimiyle kitap-mizan ve demir dînidir:

“Andolsun, Biz elçilerimizi apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adâleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitabı ve mizânı indirdik. Ve kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri indirdik; öyle ki Allah, kendisine ve elçilerine gayb ile (görmedikleri hâlde) kimlerin yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah, büyük kuvvet sâhibidir, üstün olandır” (Hadîd 25).

O hâlde kitap ve mizâna hakkıyla sarıldıktan sonra ellerimizde duruma göre kılıç da bulunmalıdır.

Ali Merad:

“Haçlı Seferleri Hristiyanlık için olduğu gibi, askerî fetihler de İslâm’ın târihi imajından ayrılamaz. O kadar ki; İslâm kimi-zaman “kılıç dîni” olarak görülmüştür” der.

İslâm’da savaş sâdece “savunma savaşı” da değildir. İslâm’ın başlarında ve peygamberimizden sonraki 15-20 yıllık dönemde çok hızlı fetih hareketleri olmuştur ki, bu kadar kısa-zamanda yapılan fetihlerin sâdece savunma-savaşı yapılarak gerçekleşmesi doğal olarak imkânsızdır. Nesîmi Yazıcı:

“Hz. Ömer ile Hz. Osman’ın hilâfetinin ilk altı yılını içeren kısa dönemde, İslâm-târihinin olduğu kadar, belki de dünyâ-târihinin en hızlı fetih hareketlerinden biri gerçekleşmiştir. Bu cümleden olmak üzere, dönemin Bizans’la birlikte en güçlü devletlerinden biri olan Sasani Devleti, kısa-zamanda tamâmıyla ortadan kaldırılmıştır” der.

İslâm’da her-şeyde olduğu gibi, savaş-fetih konusunda da bir ahlâk-anlayışı vardır ve “savaş-ahlâkı”, aynı-zamanda bir “tebliğ”i de içinde taşımıştır târih boyunca. Meselâ türklerin müslümanlaşması ilk-kez, arap-türk savaşlarının sonucunda başlamıştır. Savaş-fetih, insanlar arasında iyi ilişki biçimleri de doğurabilir. Hele ki İslâm’ın cihad/fetih/savaş-ahlâkı ile olursa tam bir tebliğ olur. Zâten, İslâm’da savaş-fetih, İslâm ile insan arasındaki engellerin kaldırılması için yapılır.

“Saldırı savaşı” denildiğinde yanlış anlayarak saldırılan yerin “işgâl edilmesi ve insanlara eziyet edilip sömürülmesinden bahsetmiyoruz. Peygamberimizin ve halifelerin örnekliğinde de görüldüğü gibi; İslâm “emperyalist” bir dindir. Fakat bu emperyalizm, işgâl için değil, fetih için, dâvet için, tebliğ için, Allah’ın dînini âleme duyurmak için yapılır ve zâten adına da işgâl/emperyalizm değil, “Fetih” denir. Hiç kimse müslüman olmaya zorlanmaz/zorlanamaz. Sâdece, müslüman olmak istemeyenler cizye ile mükelleftirler. Gerçi gayri-müslimler bu verginin karşılığını da fazlası ile alırlar. “İslâm emperyalisttir” derken; Batı’nın anladığı ve yaptığı tarzda bir emperyalizmden, “yıkıcı emperyalizmden” değil, “yapıcı emperyalizmden” bahsediyoruz. Zâten bunun adını Batı’nın koyduğu gibi “emperyalizm” olarak koymak ve kullanmak zorunda değiliz. Bunun İslâm’i dildeki adı “cihad/fetih”tir. Evet; İslâm bir cihad/fetih dînidir. Ve fetih, bâzı küçük yıkıcılıklar taşısa da, aslında ve sonuçta yapıcı bir faâliyettir. Çünkü dînî bir faâliyettir.

Mustafa Çelik şöyle der:

“Şunu bilelim ki; cihad, şunun-bunun emri değil, Allah’ın emridir. Allah’ın cihad emrini gereksiz görmek, Allah’a imânı gereksiz görmektir.

Kur’ân’ı alır okursanız görürsünüz ki, Kur’ân baştan-sona îman ve cihad/fetih kokan bir kitaptır. Kur’ân, insanı îmansız ve cihadsız bırakmayan bir kitapdır. Cihad, İslâm’ın hayâtıdır. Cihad’ı İslâm’dan çekip alırsanız, yâni İslâm’ı cihad emri olmayan bir din olarak tasavvur ederseniz, İslâm’ın hayâta hâkim olma hakkını mahkûm etmiş olursunuz. İslâm’ı mâbede hapsedilmiş, evcil, sokağa söyleyecek bir sözü olmayan, ekonomik ve siyâsal yaşama, sanat ve estetiğe, mîmâriye, târihe, ölüm ve ötesine âit bir iddiası, bir söylemi bulunmayan ölü dünyâ-dinlerinden bir din olarak tasavvur edenler, Allah’ın indirdiği dîne değil, sahte ilâhlar tarafından uydurulmuş ve üretilmiş dinlere tâbi olanlardır.

Cihad, istiklâlimizin ve istikbâlimizin garantisidir. Cihadsız bir dîne inanmış olanların âkibetleri Firavunlara köleliktir. Müslüman olarak “Maşrıkta bir müslümanın ayağına bir diken batsa benim ayağım kanar. Mağrıp’ta bir müslümanın ayağına bir taş çarpsa benim ayağım sızlar” demiyorsan, îmânın problemli demektir. Îman edip îman-merkezli bir hayat yaşamak istiyorsan, dünyâ-müslümanlarını sâhiplenmek mecbûriyetindesin. Aksi-hâlde îmânına ihânet etmiş olursun”.

“Ee, İslâm/silm/selam kelimeleri ‘barış’ demek değil mi”? diye sorulursa.. Evet, “barış” demektir. Fakat bu barış, “savaştan sonraki barış”tır: “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infâk ederseniz, size eksiksiz olarak ödenir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız. Eğer onlar barışa eğilim gösterirlerse, sen de ona eğilim göster ve Allah’a tevekkül et. Çünkü O, işitendir, bilendir” (Enfâl 60-61). Peygamberlik örneğinde bunu görüyoruz. Mekke, savaşmadıkça fethedilmedi. “İzâ câe nasrullâhi vel feth, Ve reeyten nâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ”.. “Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman, (işte o zaman) insanların Allah’ın dînine dalga-dalga girdiklerini göreceksin”. Çünkü İslâm ancak bu şekilde hem gönüllere hem de coğrafyalara yerleşir ve sâbitlenir. Aksi-hâlde sâdece gönülleri fethetmek değildir îman. Îman, yüzdeyüz îmandır. Maddî/mânevi tüm boyutları ile gerçekleştiğinde ancak tam anlamıyla gerçekleşmiş ve yaşanmış olur. Îman/İslâm yaşanmak ister, yaşanmak için coğrafyalar ister. Mücâhidler ile fethedilmiş coğrafyalar. Çünkü sâdece söz ile meydana gelen îman, sâdece ahlâk ile toplanan kalabalık, başka bir sözle, başka bir ahlâkla saf değiştirir. Hemen gidebilir/değişebilir. Allah muhâfaza..

Kur’ân’da savaş “ilk olarak” savunma-savaşıdır. Fakat burada durmaz, fetihlere başlar. Âyetlerde savaşa, genellikle de “saldırı savaşı” dediğimiz “Cihad/Fetih için bir teşvik vardır.

Daha Peygamberimizin vefâtından 33 yıl sonra Muâviye zamânında İstanbul’u fethetmek için gidilen savaş bir savunma savaşı değildir. Kıbrıs’ın fethi de bir savunma savaşı değildir. “Saldırı savaşı” sözü ağır gelmiş olanlar bunu “fetih savaşı olarak” değerlendirsin.

Rabbimiz diyor ki: “Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adâleti yerine getirmeleri için berâberlerinde kitabı ve mizânı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah’ın, dînine ve peygamberlerine, gayba inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, dâima üstündür” (Hadid 25).

Âyette de söylendiği gibi; Allah Kur’ân’da sâdece mizânı değil, demiri de indirdiğini söyleyerek sâdece yumuşaklığı değil, yerine ve zarûrete göre (ki bu, nerede olursa-olsun zulmü ber-taraf etmek demektir) demiri kullanarak sertliğe de baş-vurulabileceğini söyler.

İslâm fetih ve savaş-süreci şu şekilde işler: Savaşmamak; savaş açanlara karşı savaşmak; engelleri, zulümleri ortadan kaldırmak için saldırı savaşı (cihad/fetih).

Seyyid Kutup der ki:

“İslâm’da savaş, ‘tahaffuz’dan çok ‘taarruz’dur”.

Başlangıçta Medîne bölgesinin çeyreği veya ondan daha azı müslümanların elinde idi. Devletin toprakları, 10 yıl sonra Hz. Peygamber’in vefâtı sırasında 3 milyon km2’ye ulaşmıştı ki, bu, günde ortalama 845 km2 demektir. Doğaldır ki bu rakamlara salt savunma savaşı ile ulaşmak imkânsızdır. Zâten “fetih”, savunma ile olmaz.

Peygamberimiz: “Her dînin ruhbâniyeti vardır, benim dînimin ruhbâniyeti ise cihattır” der. (İbn Kesir).

Müslümanlar özellikle son 100 yıldır cihaddan-fetihten-savaşmaktan çok korkar hâle geldi. Savaş sözünü duydukları anda şöyle bir yutkunup renkleri değişiyor. Peygamberimiz müslümanların bu duruma gelmesine sebep olan şeyin “vehn” olduğunu söyler:

Sevban’dan (r.a) rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (asm) şöyle buyurmuştur:

"Yakında milletler yemek yiyenlerin (başkalarını) çanaklarına (sofralarına) dâvet ettikleri gibi size karşı (savaşmak için) bir-birlerini dâvet edecekler".

Birisi: "Bu, o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” dedi.

Resûlullah (asm), "Hayır, aksine siz o gün kalabalık fakat selin önündeki çör-çöp gibi zayıf olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak" buyurdu.

Yine bir adam: Vehn nedir? ya Resûlullah diye sorunca:

"Vehn, Dünyâ’yı (fazlaca) sevmek ve ölümü kötü görmektir" buyurdu.

Vehn hadisi olarak bilinen bu rivâyet sahihtir. (bk. Ebu Davud, Melahim, 5) Hadisi Ahmed b. Hanbel de rivâyet etmiştir (el-Müsned, 2/359).

Yâni, dünyâ-hayâtını fazla sevdikleri, âhiret hayâtını geri plâna attıkları ve bu sebeple de oraya gidecek yol olan ölümden de korktukları için dirençlerini kaybederler, gereken mücâdeleye ve mücâhedeye girmekten kaçınırlar ve asrın gereği olan maddî imkânları kullanamadıkları için, nüfusça çok olmalarına rağmen uluslar-arası câmiada hiç-bir kıymet-i harbiyeleri olmaz.

Düşmanları/zâlimleri müslümanlara-mazlumlara karşı cesâretlendiren şey, müslümanların azlığı değil, aksine onların takvâ bakımından güçsüzlüğü ve Dünyâ’ya aşırı düşkünlükleri olacaktır. Çünkü ölümden korkan ve Dünyâ’ya fazlaca düşkün olanlar fedâkârlıklara katlanamazlar. Canları ve malları ile katılmaları gereken cihâdı ihmâl ederler. Böylece eskiden olduğu gibi düşmanlara karşı heybetli değildirler ve artık düşmanlar onlardan korkmazlar, çekinmezler.

Orada bulunanlardan biri; “O gün sayıca azlığımızdan mı”? diye sordu. Allah resûlü “hayır” buyurdular “bilakis o gün sayıca siz çok olacaksınız, fakat bir selin getirip yığdığı çer-çöp gibi hiç-bir ağırlığınız olmayacak”. Allah, düşmanlarınızın kâlbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve kâlplerinize “vehn” atacak! “Vehn nedir Ey Allah’ın Resulü?” diyen soran birine: “Dünyâ sevgisi ve ölüm korkusudur” diye cevap verdi. Görüldüğü gibi Peygamberimiz bu günler için çok isâbetli bir yorum yapmış.

İslâm’i saldırı savaşı olan fetih, bir terör hareketi değildir. Müslüman terör olmaz. Asıl terör, terör olmayan müslümanları terör gibi göstererek onları Dünyâ’ya îlan edenlerdir.

Sasani ordularını mağlup eden İslâm ordularının başındaki kumandana sorulan “buraya neden geldiniz?” sorusuna verilen târihi cevap şuydu: “Allah’ın kullarını kula kul olmaktan kurtarıp, yalnız Allah’a kul olsunlar diye buradayız”. Yâni Îran’lılar diyorlardı ki; “Taa, Medîne’den kalkıp niye buralara kadar geldiniz?. Ne oldu ki?”. Fakat orada zulüm vardı, kula kulluk vardı. İşte bu sebeple Medîne’den kalkıp Îran’a, bu zulmü defetmeye gelmişlerdi. Ya güzellikle ya da savaş ile. Burada olan şeye “savunma savaşı” denemeyeceği çok açıktır. Bu bir cihaddır, fetihtir.

Putperest Moğollar’ın İslâm’a girip müslümanlaşması, Memlüklüler’den aldıkları ilk yenilgiyle birlikte başladı. Savaşın tebliğ yönü de vardır zîrâ. Çünkü fetih-zafer gerçekleşince insanlar fevc-fevc Allah’ın dînine girerler:

“Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman, insanların Allah’ın dînine dalga-dalga girdiklerini gördüğünde..” (Nasr 1-2).

Peygamberler de fetih için duâ ederler ve bunun için hazırlık yaparlar. Zîrâ bilirler ki bâzen fetihten başka bir yol yoktur:

“(Peygamberler) fetih istediler, (sonunda) her zorba inatçı bozguna uğrayıp -yok oldu- gitti” (İbrâhim 15).

Fetih, bâtılın sonu demektir. Artık onlara bir süre de tanınmaz:

“Derler ki: ‘Eğer doğru söylüyor iseniz, şu fetih ne zamanmış?. De ki: ‘Fetih günü, inkâr edenlere (o gün) inanmaları bir yarar sağlamaz ve onlara bir süre tanınmaz” (Secde 28-29).

Fetih, günahları siler, nice nîmetler açığı çıkartır, kişiyi dosdoğru yola sokar ve Allah’ın özel yardımını celbeder. Ayrıca îmanları arttırarak kâlpleri mutmain kılarak bir öz-güven ve huzur duygusu verir:

“Şüphesiz, Biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyle ki Allah, senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlasın, üzerindeki nîmetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola yöneltsin. Ve Allah, sana ‘üstün ve onurlu’ bir zaferle yardım etsin. Mü’minlerin kâlplerine, îmanlarına îman katıp-arttırsınlar diye, ‘güven duygusu ve huzur’ indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır: Allah bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir” (Fetih 1-4).

Yine fetih, gayretlerin karşılığı olarak Allah’ın bir yardımıdır. Allah samîmi-ciddî-gayretli mü’minleri fetih ile ödüllendirir:

“Andolsun, Allah, sana o ağacın altında biat ederlerken mü’minlerden râzı olmuştur, kâlplerinde olanı bilmiş ve böylece üzerlerine ‘güven duygusu ve huzur’ indirmiştir ve onlara yakın bir fethi sevap (karşılık) olarak vermiştir” (Fetih 18).

Fetih korkuları da giderir. Fetihten korkanlar ve cihadın-fethin olası görece kayıplarından korkanlar sonra çok pişmân olacaklardır:

“İşte kâlplerinde hastalık olanları: ‘Zamânın, felâketleriyle aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz’ diyerek aralarında çabalar yürüttüklerini görürsün. Umulur ki Allah, bir fetih veya katından bir emir getirecek de, onlar, nefislerinde gizli tuttuklarından dolayı pişmân olacaklardır” (Mâide 52).

Fetih Allah’ın bir müjdesi ve ödülüdür:

“Ve seveceğiniz bir başka (nîmet) daha var: Allah’tan ‘yardım ve zafer (nusret)’ ve yakın bir fetih. Mü’minleri müjdele” (Saff 13).

Peygamberimiz, peygamberlik ömrü cihad ve fetih ile geçen bir peygamberdir. Evet; Peygamberimiz bir Fâtihtir. Öyle ki yapılan hesaplamalara göre ömrünün ortalama kırk gününden biri fetih yolunda geçmiştir. Böyle ömrünün zekatını fetih için vermiştir.

Hendek, Uhud ve Hattâ Bedir savaşını savunma-savaşı olarak kabûl edebiliriz. Fakat Huneyn, Taif, Tebük savaşları, Mekke’nin Fethi ve Gazvelerin/Seriyyelerin tamâmı saldırı savaşıdır yâni fetihtir. Peygamberimiz hayâtı boyunca 62 tâne (bir rivâyete göre 65) Savaş/Gazve/Seriyye düzenlemiş, bunların 27 tânesine baş-komutanlık etmiştir. 27 gazve 60 civârında seriyye ile yaklaşık 90 savaş olduğunu söyleyenler de vardır. Hattâ “hayâtının her kırk gününe bir gün savaş/sefer düşmüştür” denir. Bunların da ezici çoğunluğu savunma değil, saldırı savaşıdır. Hattâ Peygamberimizin vefâtından sonraki halifeler ve 20. yy.’ın başına kadar müslümanların yaptıkları savaşların neredeyse tamâmı saldırı savaşıdır. Çünkü fazîlet sâdece savunma-savaşında değildir.

“Öyleyse kim size saldırırsa, onun saldırdığı gibi siz de ona saldırın. Allah’tan korkup-sakının ve bilin ki Allah, muhakkak ki korkup-sakınanlarla berâberdir” (Bakara 194).

Fetih, toprakların ve gönüllerin birlikte kazanılmasıdır. Gönüller de kazanılmadığında “işgâl” oluyor.

Evet; fetih sâdece “gönül fethi” değildir. Gönüllerin fethiyle başlayan ve süren, sonra da bu “gönül erleri”nin yapacağı toprak fetihlerdir. Zâten ancak ikisi birlikte olursa İslâm Dünyâ’ya gerçekten hâkim olacaktır. “Sâdece gönül fethi”, “sâdece toprak fethi”nin doğuracağı yanlış sonuçları doğurur. Yâni ikisi de aynı olumsuz sonucu verir. İkisi birlikte gelişmediğinde ve gerçekleşmediğinde İslâm Dünyâ’ya hâkim olamaz ve şeytanın ve tağutların iktidârı sonlandırılamaz. Böylece zâlimler çoğalırken zulümler de ayyuka çıkar.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mayıs 2016








Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme