30 Haziran 2017 Cuma

Mukâbele ve Hatim Etmek Üzerine



“Biz Kitab’ı sana, her-şeyin açıklayıcısı, müslümanlara bir hidâyet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik” (Nahl 89).

Mukâbele: “Karşılıklı yapılan iş, karşılıklı yapılan okuma, câmide Kur’ân-ı Kerîm’i okuyup halka dinletmek”.

Hatim: “Hitâma erdirmek, sonlandırmak, son söz, nihâyet, bitirmek, mühür basmak”.

Peygamberler ve vahiy, cehâletin, zulmün, acının ve feryatların ayyuka çıktığı zamanlarda Rahmân ve Rahîm olan Allah tarafından bir aydınlanma, bilinçlenme, amelde-eylemde bulunma ve cehâletten ve zulümden kurtuluş için gönderilmiştir. Vahiy gelmeden önce toplumun en duyarlı insanları genel durumdan rahatsız olmalarına ve bu kötü durumu düzeltmek gerektiğini idrâk etmelerine rağmen ne yapacaklarını, nasıl yapacaklarını bilmemekteydiler. Peygamberimiz de çok rahatsız olduğu bu kötü durumdan kurtulmanın çâresini sürekli düşünüyor ama ne yapacağını bilemiyordu, bulamıyordu: “Ve seni yol bilmez iken, ‘doğru yola yöneltip iletmedi mi?” (Duhâ 7). Bu duyarlı insanlar durumları çok kötü olan kişilere kendilerince bâzı maddî desteklerde bulunuyor olsalar da bu, değerli fakat “geçici” bir iyilikti. “Kökten çözüm” için “başka bir şey” gerekiyordu. İşte Allah, bu kökten çözümü Peygamberimize vahyederek göndermeye başladı ve 23 yıl boyunca bu çözüm kılavuzu aşama-aşama bildirildi ve gereği yapıldı. Vahiy, toplumun ve Dünyâ’nın genel kötü durumunu düzeltmek için “ne yapılması” ve “nasıl yapılması” gerektiğini gösteren bir kılavuzdur. Peygamberlik de zâten bu kılavuzluğun pratik örnekliğidir.

Peki vahiy nedir ki de toplumu değiştirmeye ve düzeltmeye başlar ve sonuçta bir devlet ve medeniyet kurarak hayâta hâkim olur?. Vahiy, insanları cehâletten kurtaracak olan ve bilgi ve bilinç kaynağıdır. Yâni vahiy bilgi ve bilinç içerir ve bu bilgilerin toplamı Kur’ân’ı oluşturur. Bu bilgiler Allah kelâmı olduğu için içi boş sözler değildir ve tüm zamanlarda insanları aydınlatacak bilgi ve bilinci içerir. Zâten kıssalar ve Peygamber örnekliği de apaçık ortadır. Tüm zamanların kitabıdır Kur’ân. O hâlde ilk başta yapılması gereken şey, Kur’ân’ı açıp okumak ve ondaki bilgiyi tanımak, onu idrâk etmek ve bilgimizi bilince dönüştürmektir. Bu bilinç daha sonra amelde ve eylemde kendini gösterecek ve Allah’ın izni ile devlete ve medeniyete dönerek yeryüzünde tüm zulümleri ve cehâleti kaldırarak insanlığı aydınlatacaktır.

Peygamberimizle başlayan bu aydınlanma süreci, haçlı-seferleri ve moğol işgâliyle sarsıntıya uğradıktan sonra, Endülüs’ün yıkılmasıyla çatırdamış ve Rönesans ve Aydınlanma hareketi ile dur(durul)muştur. O günden bêri de bir-kısım insanların gayretli çalışmaları hâriç, yeniden aynı sürece girememektedir. Artık insanlar yanlış bir müslümanlık yoluna düşmüştür. “Kur’ân’dan mushafa inmek” diyebileceğimiz, vahyi idrâk ederek okumak ve bu okumayı sürekli yaparak bir bilinç kazanmak, sonra da bu bilinç ile amelde ve eylemde bulunmak yolunun bırakılıp, vahyi sâdece orijinâl dilinden seslendirmek, bunu dil kurallarına, tecvide, belâgata vs. en iyi uygun şekilde “olabildiğince çok mukâbele yapmak ve hatim indirmek” yoluna girmişlerdir. Yâni vahyi zihin ve yürekle değil de sâdece dil ve gırtlak ile okumalar yapılmaya başlanmış ve “Kur’ân’ı okumak”tan bu anlaşılır olmuştur. Oysa bu, Kur’ân okuma değil, mushaf tilâvetidir. Bu durum öyle bir noktaya gelmiştir ki, artık dili arapça olanlar bile sâdece sese odaklanmış ve vahyi duysalar da işitmemeye başlamışlardır. Yâni mesele aslında arapça bilmekle de alâkalı değildir.

Müslümanların geneli hattâ Kur’ân hâfızları da dâhil, Kur’ân’ın ne dediğinden habersizdir. Sanki Kur’ân herhangi bir şey söylemiyormuş da sâdece seslerden ve notalardan ibaretmiş gibi davranıyorlar Kur’ân’a. Kur’ân, hiç-bir söylemeyen, “do re mi fa” şeklinde müzik notaları gibi seslerden oluşan bir kitap değildir. Bu bağlamda da mushafın (Kur’ân değil) tilâvetini en çok, en güzel sesle, en iyi belâgatla ve tecvid kuralları ile okumaktan başka bir şey yapmıyorlar. Dindarlığı bu zannediyorlar. Bunu da doğru ve “iyi Müslümanlık” olarak biliyorlar. Tamam; Kur’ân’ı en iyi sesle ve tecvid-tilâvet ile okuyalım, gönlümüze bir huzûr versin. Fakat Kur’ân’ın bir de “söylediği bir şey” vardır ve zâten Kur’ân seslendirilmek için değil de, bu söylenenleri idrâk edip ona göre hareket etmek için gönderilmiştir. Çünkü Kur’ân, idrâk edip de ona göre hareket etmekten vazgeçildiği anda, ümmet coğrafyası karanlığa da gömülmeye başlamıştır. Yine aynen, tıpkı Mekke müşriklerinin zamânındaki gibi bir zulüm ve cehâlet karanlığı zamânına dönülmüştür. Bu nedenle de Kur’ân’ı yeniden idrâk ve amel-merkezli okumak gerekmektedir.

İş, “sâdece tilâvet”e döndüğü zamanlarda sâdece Kur’ân tilâveti ve hatmi ile kalmamış ve Buhâri tilâvetleri ve hatimleri de yapılmaya başlanmış, tıpkı Kur’ân hâfızları gibi “Buhâri hâfızları” da çıkmıştır ortaya. Hem de bu hâfızlar övünç kaynağı olmuşlardır. Tabi şimdi kimse takmıyor Buhâri hâfızlığını. Tüm târikatlâr  ve cemaatler de kendi eserlerini, şiirlerini, duâlarını vs. ezberleyip seslendirmekle-hatmetmekle yetinmişler, böylelikle Kur’ân’ı mehcûr bırakmışlardır-bırakmaktadırlar. Mehcûr bırakmak, “Kur’ân ellerde olmasına rağmen onu işlevsiz kılmak” demektir. Sonuçta Kur’ân, ortada öylece garip kalmıştır. Elden Kur’ân’ı hiç bırakamamak ama içinde ne yazdığını bilmemek, Allah’ın bizden ne istediğini düşünmemek nasıl bir cehâlettir?. Allah bir şey diyor; bize 604 sayfalık, 114 sûre ve 6.400 âyetten oluşan bir Kitap göndermesine rağmen, bunu hiç okuyup anlamadan seslendirmek yâni hatim etmek nasıl bir cehâlettir?.

Fakat şunu da söyleyelim ki, vahyi orijinâl dilinden sistemli bir şekilde okuyanlar da, (idrâk edemediklerinden dolayı bir-çok yönden yanlış düşünce ve tavırlarda olsalar da), genel hâllerinde bir düzelme olmaktadır. Yâni vahyin lafzı bile insanı değiştirebiliyor. Fakat Kur’ân sâdece bu tarz okumalar için gönderilmemiştir. Onun bir gönderiliş nedeni ve amacı vardır. Bu amaç, idrâk ederek okunduğunda anlam kazanır.

Aslında tilâvet etmek bile bir anlamayı gerektirir: (Âl-i İmran 93). Tilâvet, yaygın anlamında; “güzel sesle Kur’ân okuma” olarak bilindiği için kullanıyoruz bu kelimeyi. O  hâlde mukâbele ile yapılan şey, “Kur’ân’ın kelimelerini seslendirmek”tir ki bu seslendirme arapça yapıldığından, seslerin ne anlama geldiği bilinmeden yapılan bir seslendirme olur. Tabi böyle olunca buna “okumak” denemez. Fakat arapça bilenler için Kur’ân’ı tilâvet etmek “okumak” (kıraat) demek olacaktır.

Tevrat’ta da hemen her sene ve belli zamanlarda Tevrat’ın okunması yâni “hatim edilmesi” emri vardır:

“Ve Mûsâ bu şeriatı yazdı ve onu ahit sandığını taşıyan Levi-oğulları kahinlerine ve İsrâil’in bütün ihtiyarlarına verdi ve onlara emredip dedi: Her yedi yılın sonunda, borçları bağışlama yılında, Çardak Bayramı’nda bütün İsrâilliler Tanrınız Rabbin önünde bulunmak üzere seçeceği yere geldiğinde bu şeriatı onlara okuyacaksınız. Halkı-erkekleri, kadınları, çocukları ve kentlerinizde yaşayan yabancıları-toplayın. Öyle ki herkes duyup öğrensin. Tanrınız Rabden korksun. Bu yasanın bütün sözlerine uymaya dikkat etsin” (Tesniye 31/9-12).

Diyelim ki yaşadığınız ülkenin Cumhurbaşkanı size arapça alfabeyle yazılmış bir mektup göndermiş olsun. Zarfın üzerinde de, “bu mektup Cumhurbaşkanından … kişiye yazılıp gönderilmiştir” yazsın. Ne yaparsınız?. Mektup arapça ya!. Arapça yazıyı okumayı biliyorsanız onu arapça olarak anlamadan okuyup-okuyup hatim mi edersiniz, yoksa hemen mektubu birine çevirtip çok dikkatli bir şekilde okumaya mı başlarsınız?. Tabî ki de, belki masraf da ederek mektubu en kısa zamanda kendi dilinize çevirttirerek dikkatli bir şekilde belki de defâlarca okursunuz ve Cumhurbaşkanının size ne dediğini, sizden ne istediğini öğrenmeye anlamaya çalışırsınız. Bunu yapmayacak bir insanın olacağını sanmıyorum. Peki ya âlemlerin Rabbi, Rahmân ve Rahîm olan Allah, size yedi kat göklerden, hem de bir melek aracılığıyla, ahlâk timsâli, El Emin (çok güvenilir) diye çağırılan birine, size okuması ve iletmesi için gönderdiği mesajda, yâni Kur’ân’da ne var diye niçin merâk edip de bakmıyorsunuz ve onu okumuyorsunuz?. Üstelik Kur’ân kendi dilinize bir-çok kişi tarafından ayrı-ayrı çevrilmiş ve elinizin altında kolayca ulaşabileceğiniz yerde olmasına rağmen, Allah’ın ne dediğine, sizden ne istediğine bakmıyorsunuz ve bu mesajı iyice belleyip de idrâk etmiyor ve bir bilince ulaşıp da ona göre amel ve eylemde bulunmuyorsunuz?. Bu Kur’ân “müslümanım” diyen her bir insana gönderilmiştir. Bizzat size gönderilmiştir. Sana gönderilmiştir. Allah göndermiştir yaa!. Daha ötesi var mı?. Allah size bir mesaj göndermiş. Allah sana bir şey diyor. Ne dediği Kur’ân’ın iki kapağın arasında. Açıp okuyuversen göreceksin. Senden ne istediğini bileceksin. Öyleyse ne duruyorsun?.

Yok.. İlle de anlamdan sâdece arapçasından okuyacak. Mukâbele yapıp hatmedecek ve nice sevaplar kazanıp duracak. Hele bir Ramazan ayı gelsin, gör bak kaç mukâbele tâkip ediyor ve kaç kere hatmediyor Kur’ân’ı. “Ramazan gelsin de sen müslümanlık gör” demeye getiriyorlar. İyi de hatmedince yâni baştan sona okumayı bitirince ne olacak?. Tekrar baştan. İyi de ne oluyor?. İçinde bir huzur oluyor. Biraz da, “bir kere daha hatim yapmanın gurûru”. Peki müslümanların durumunda değişen bir şey oluyor mu?. Meselâ sen mukâbele yaptıkça ve hatim ettikçe (pardon, hatim indirdikçe) meselâ açlıktan-susuzluktan ölenlerin sayısında bir azalma oluyor mu?. Bu kadar çok mukâbele yapılmasına, bu kadar çok hatim indirilmesine rağmen, bu çalışmalar hiç-bir yaraya merhem olmadığı gibi, zulüm her geçen gün iktidârını güçlendiriyor, özellikle de ümmet coğrafyasında. Zâten zâlimlerin de istediği, Kur’ân’ın idrâk edilmemesi. İdrâk edilip da ona göre amele-eyleme geçilmemesi. Yoksa 24 saat seslendirilmesinden rahatsız olmuyorlar. Ümmet perişân. Mukâbeleler ve hatimler üzerine bombalar yağıyor. Çünkü Kur’ân Dünyâ’da en çok okunan ama en az anlaşılan kitaptır ve her geçen gün bu anlamama daha artıyor. Cehâlet artıyor ve ortalığı zifiri bir karanlık kaplıyor. Karanlıklar, bilinçli bir “Lâilâheillallah” sözünü bekliyor.

Aynı şey; “gereği yerine getirilmeyen meâl-tefsir okumaları” için de geçerlidir. Birileri de sürekli olarak meâl-tefsir okumaları ve çalışmaları yapıyor fakat bu okumalar bir bilince dönmediği için amele-eyleme de dönmüyor ve bu sefer de “anlayarak yapılan mukâbeleler ve hatimler” devreye giriyor fakat yine değişen bir şey olmuyor. Kur’ân’ın kavramlarını kelimelerini harflerini didik-didik ediyorlar ve en ince ayrıntısına kadar inceliyorlar ve böylece Kur’ân’ı baştan sona okuyorlar. Bitince de yine baştan başlıyorlar. İyi de değişen bir şey olmadı ki!. Onun bilgisini aldın ama bilincini alamadın. Çünkü Kur’ân seni amele-eyleme sevk-etmedi. Yeryüzünde zulüm artarak devâm etmekte. Yine adâletsizlik kök salmakta. Demek ki hiç-bir eylemde bulunmadan ve bir eylem-plânı yapmadan, Kur’ân’ı (velev ki anlayarak) sâdece okuyup-tefsir edip yorumlayarak bir şeylerin değişebileceğini beklemek ve zannetmekle; anlamadan, sâdece (yüzünden arapçasını) okuyarak bir şeylerin değişebileceğini beklemek ve zannetmek arasında fark yoktur.

“Semina ve ata’na=işittik ve itaat ettik” âyetinde “semi’na=işittik” diyoruz fakat bir türlü “ata’na=itaat ettik” diyerek “ne bedel ödenecekse ödeyelim” deyip eyleme-amele geçemiyoruz. Tam bir itaat edemiyoruz. Böyle bir anlayışla hiç-bir şey değişmez ve her-şey şeytanın ve tâğutların istediği gibi olur.

Eylemden kopuk salt zihinsel aşırı okuma-anlama-yorumlama yöntemi, sürekli olarak sivrisineklerle mücâdele etme yöntemidir. Hiç-bir zaman sorun bitmez. Bu yöntemde çözülmüş bir sorun örneği yoktur. Sorunları çözmek için bataklığı kurutmak şarttır.

Mevcut durum, değirmen taşını çeviren eşeğin durumu gibidir. Taşın arasında bir miktar buğday olsa da, buğdaydan ziyâde taşı öğüten bir değirmendir o. Bu nedenle, yapılan şey geviş getirmektir ve geviş getirmek “evcil hayvanlara” mahsustur.

Unutmayalım ki ne kadar uğraşsak da şeytan kadar “âlim” olamayız. Hattâ Belam-ı Baura kadar bile “âlim” olamayız belki. Zâten olmamalıyız da. Onlar işi eyleme dökmeye îtiraz etmişlerdi çünkü.

Kur’ân’ı aşırı anlama-yorumlama çalışmaları müntesipleri de, Kur’ân’ı sanki anlamak için değil de anlamamak için okuyorlar. Çünkü, “anladık” dediklerinde birileri de “hadi öyleyse meydana” diyecektir. Bu durum görece zor bir durum olduğu için bir türlü “anladık” diyemiyorlar. Artık “anlama” çalışmaları, “yapılacakları erteleme çalışmaları”na dönüyor, yapılan şey artık bir tiyatro oluyor.

Kur’ân’ı anlayarak okumak, anlamayarak okumaktan daha değerlidir tabî ki. Fakat kardeşlerim!, yaptığınız şeyler işe yaramıyor. Kur’ân’ın kelimelerinin sâdece analizini yaparak, insanları-Dünyâ’yı mazlûmiyetten-perişanlıktan kurtarmayı düşünmek, zavallılıktır.

Hatim “bitirmek” demek olduğu için, hatim edince “bitmiş” oluyor. Biten şeyi tekrar ele almanın bir anlamı olmuyor tabi. Bu nedenle de toplumda, “bir kere hatim edildiğinde” artık “görevin” yapılmış olduğu zannı var. Kişi bir kere kara-zorla hatim etmeye görsün, bir daha zinhar eline aldıramazsınız Kur’ân’ı. “Kur’ân okuyor musun” sorusuna, “hatim ettim” cevâbını verirler. Yâni, “hatim ettim bir daha niye okuyayım ki” demeye getirirler. Oysa yaptığı şey Kur’ân okumak değil, “mushaf seslendirmesi”dir ki onu da doğru-düzgün yap(a)mamıştır. “Hatim edildiğinde” ikinci kez ele almak zor ve anlamsız geliyor insanlara.

Peki hatim ettin de ne oldu?. Ne anladın?. Meselâ her hafta bir hatim yaptın. Ne diyeceğiz buna?. Övülmek mi istiyorsun?. “Vay maaşallah!, her hafta bir hatim indiriyor” övgüsünü mü duymak istiyorsun?. Birileri de arapçasından okuyamayınca parmaklarını gezdiriyor Kur’ân’ın her satırının üzerinde. Her satıra bir İhlas okuyor ve o şekilde hatim edip sevâbını aldığını zannediyor. İyi de sen Türkçe okuma biliyorsun, niye meâlinden-tefsirinden okumuyorsun?. Tamam; Allah kâlplere bakar ve samîmice yapılan eylemi kabûl eder ama câhilce, körü-körüne yapılan her eylemi de kabûl etmez ki!. Allah akıl vermiş, neden o aklı dünyevî alanda kullandığın gibi İslâmî alanda da kullanmıyorsun?. Kimin hangi îmanla-inançla ne yaptığı sâdece O bilir. Bu dînin de din-gününün de sâhibi O’dur. Yargılamak O’na âittir. Fakat biz, bilinçli bir Kur’ân okumasından bahsediyoruz. Çünkü samîmi de olsa bilinçli olmadığında bir farkındalık olmuyor.

Kur’ân sürekli bitirilip-bitirilip yâni hatmedilip-hatmedilip bilinçsizce kuru-kuru baştan-sona okunacak bir kitap değil; okuyup öğrendiğini başkalarıyla paylaşıp, onu amele-eyleme döndürmek için okunmalıdır.

İnsan her gün namazlarda okuduğu kısa sûrelerin olsun ne dediğini bir merâk eder yaa!. Her gün 40 kere okunan; İyyâke na’budu ve iyyâke neste’in” sözü ne demek diye bir bakar. Fakat bakmıyor ve bu yüzden gün boyunca 40 kere okumasına rağmen, gün boyunca İyyâke na’budu ve iyyâke neste’in”e aykırı hareket ettiiğinin farkında değil. Sâdece Allah’tan istemesi gereken yardımı O’ndan başka herkesten istiyor da, İyyâke na’budu ve iyyâke neste’in” okumaya devâm ediyor. Peki neden böyle yapıyor?. Çünkü birileri taa çocukluğunda bêri ona öyle öğretmiş ve “bu şekilde yaparsa sevaplarını arttıracağını ve kurtulacağını” söylemiş. Yâni “büyüklerin” sözleri onu uçurumun kenarına kadar getirmiş:

“Ve dediler ki: ‘Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular” (Ahzâb 67).

Eskiden çocuklara küçük yaşlarda Kur’ân-ı Kerim ezberletilirdi. Ve bu hâfızlar arasından, zihni iyi gelişmiş sayısız dehâ çıkardı. Yâni Kur’ân’ı arapçasından okumak-ezberlemek zihnî açıdan yararlıdır. Mukâbele yapmak da bu açıdan özellikle yaşlılar için yararlı bir zihni-kâlbî etkinlik olabilir. Bizim îtirâz ettiğimiz nokta, Kur’ân’ın, sâdece bu tarz okumaların bir nesnesi hâline getirilmesidir.

Kur’ân; anlamadan, idrâk etmeden okunacak mukâbele ve hatim kitabı değil, “hayat kitabı”dır. Bilgi-bilinç ve amel-eylem kitabıdır. Onu idrâk ederek dikkatli, disiplinli ve gayretli bir şekilde okumalı, bilgisini ve bilincini almalı, sonra da o bilince göre amelde ve eylemde bulunulmalı ve ona göre tebliğ ve dâvet yapılamalıdır. Hayat bu bilinçle yeniden inşâ edilmelidir. Aksi-hâlde perişanlığın önüne geçilemeyecektir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Nîsan 2017

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme