15 Haziran 2017 Perşembe

Bâtıl Toplumdan Ayrılmak


“Onların demelerine karşı sen sabret ve onlardan güzel bir ayrılma tarzıyla (düşünce ve eylem bakımından köklü bir tutum) ile kopup-ayrıl” (Müzzemmil 10).

Daha ilk inen âyetlerde “kâfirlerden-müşriklerden ayrılma” emri vardır Kur’ân’da: Nüzûl sıralamasında 3. sıraya konulan Müzzemmil Sûresi’nin 10. âyeti, müşriklerden ayrılmayı emreder. Zîrâ onlardan zihnen ve daha sonra da bedenen kopup ayrılmadan İslâm hakkıyla idrâk edilemeyecek ve yaşanamayacak, nihâyetinde de hayâta hâkim kılınma yoluna giremeyecektir. İslâm’ı hayâta hâkim kılma yoluna girilememesinin nedeni, müşrik toplumdan ayrıl(a)mamaktır. Ayrılmayınca hak (İslâm) ile bâtıl karışıyor ve İslâm’ın fikriyatı net olarak ortaya konamıyor. Günümüzdeki büyük problem budur. Bu nedenle büyük bir kavram karmaşası vardır. İslâm, şirkin hâkim olduğu yerde hakkıyla takdir edilip de yorumlanamıyor ve yaşanamıyor. Zâten idâreyi elinde tutan şirk, İslâmî yaşantıya da İslâm’ın gerçek yorumlarına da katlanamadığı için karşı çıkıyor ve vahyin sesini kesmeye çalışıyor.

Bu nedenle Peygamberimiz risâletin daha ilk yıllarında İslâm’ı hakkıyla yaşayabilecekleri Mekke-dışı bir ortam arıyordu. Bunun için de sahabenin bir kısmını Habeşistan’a göndermişti. Bu, bâtıl toplumdan bir ayrılış denemesiydi. Habeşistan’da çok iyi ağırlanmalarına rağmen “oturmuş bir devlet düzeni” vardı orada ve Habeşistan’ı İslâm Devleti yapmak pek de olanaklı değildi. Daha sonra bâtıl toplumdan ayrılıp bir İslâm alanı bulmak için Taif denendi ama burada da umduğunu bulamayan Peygamberimize en nihâyetinde Medîne kucak açtı. Hicret ile başlayan ayrılış, devlet ve cihad ile devâm etti, tebliğ ve dâvetlerle yayıldı. Nihâyet de ayrılınan yerin fethiyle sonuçlanan bir noktaya gelindi.

Demek ki Peygamberimiz daha ilk baştan bêri bâtılın hüküm sürdürdüğü yerde İslâm’ın hem hakkıyla yaşanamayacağını, hem de zorluklar içinde olunacağını görmüştür ve bunun için olanaklar aramıştır.

İslâm, hak ile bâtılı kaynaştıran değil; hak ile bâtılın arasını “uzlaşmaz bir şekilde” ayıran bir dindir. Zîrâ hak geldiğinde bâtıl yok olur gider. (İsrâ 81). Hak geldiğinde bâtıl yok olur gider. Çünkü hakkın gelmesi “her yönüyle gelmesi” demektir. Bâtılın hüküm sürdüğü yerde ise hak, her yönüyle değil, sâdece ilmî yönüyle geliyor ve uygulamaya bir türlü geçilemiyor. O hâlde uygulamanın da yapılıp İslâm’ın hakkıyla yaşanacağı ortam önemlidir. Öyle bir ortam yoksa oluşturulmalıdır. Zîrâ bâtıl toplumdan ayrılmadan yâni İslâm toplumu ile câhiliye toplumu ayrışmadan hak açığa çıkamıyor ve bu yüzden Allah’ın yardımı da gelmiyor. Allah, bâtıl toplumdan ayrılma gayretini görmek istiyor. Hz. İbrâhim onca mücâdelesine ve getirdiği aklî delillere rağmen yine de batıl topluma yaranamamış ve tutunamamıştı orada da bâtıl toplumdan ayrılmak zorunda kalmıştı. Çünkü bırakın ameli, düşüncesine bile katlanılamamıştı ve onu yakmak istemişlerdi. O da ayrılarak hicrete koyuldu:

“Sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan kopup-ayrılıyorum ve Rabbime duâ ediyorum. Umulur ki, Rabbime duâ etmekle mutsuz olmayacağım” (Meryem 48).

Tüm peygamberler bâtıl toplumlarından ayrılmışlardır. Bu, bâtıl toplum içinde İslâm’ın-îmânın hakkıyla yaşanamayacağının delîlidir. Bu Allah’ın ilâhi bir takdiridir ve aynı-zamanda büyük bir imtihandır da. İslâm bir anlamda “vazgeçmek” anlamına gelir. İşte bu nedenle bâtıl toplumdan ayrılmak bâtıldan ve onun olanaklarından vazgeçmek anlamına geliyor. Allah bu fedâkârlığı ve kararlılığı görmek istiyor nîmetini ve yardımını göndermek için. İmtihanı görmek istiyor. Bu imtihanı geçenler Allah’ın yardımına kavuşurlar ve çok daha iyi durumlara gelirler. Zâten ilk başta azaptan kurtulurlar ki bir-çok peygamber bâtıl toplumdan ayrılarak aslında onlara gelen azaptan kurtulmuştur.

Bâtıl toplumdan ayrılmak hak ile bâtılın ayrılmasıdır. Hak ile bâtılın ayrılması, hak ile bâtılın savaşmaya başlaması anlamına gelir. İslâm hak ile bâtılı ayırmakla, İslâm toplumu ile bâtıl câhiliye toplumunu karşı-karşıya getirir. İslâm toplumu ayrılmakla, tüm bâtıl toplumlardan ve câhiliyeden ayrılmış olur. Tabi böyle olunca da tüm bâtıl toplumlar ve câhiliye İslâm toplumunun karşısında olarak onun ortak düşmanı olur.

Peygamberimiz bir Mekke müşrikine; “Gel Allah’ın birliğine ve benim O’nun resûlü olduğuma îman et” dediğinde: Müşrik; “Sen bana diyorsun ki, zamânımızın süper gücü Bizans’a karşı savaş!. Bu çok zor, kabûl edemem” cevâbını almıştır. Müşrik o dâvetin bâtıl toplumların tamâmından ayrılmak ve onlarla savaşmak demek olduğunu ânında anlamıştır. Ayrılmanın ne demek olduğunu ânında idrâk etmiş ve bu ayrılışın ağır bir bedeli olduğunu hemen fark etmiştir ve “Ben Bizans’a karşı savaşamam” demiştir. Peygamber “îman et ve bâtıl toplumdan ayrıl” diyor, o “Bizans’la savaşamam” diyor. “Îman etmenin îcâbında bâtıl toplumdan ayrılmak ve Sasani ile, Bizans’ ile (günümüzde meselâ Amerika-Rusya ile) savaşmak demek” de olabileceğini hemen idrâk ediyor.

Bâtıl toplumdan ayrılmak bir îman göstergesidir ve îmânın sınanmasıdır. Allah’ın sınaması böyle olur. Allah hak ile bâtılı karşı-karşıya getirerek de sınar müslümanları. Zâten İslâm ve müslümanlık anlamını bu şekilde bulur. Yoksa kuru-kuruya zihnî tartışmalar yapmak değildir İslâm dîni. Bâtıl toplumdan ayrılmak, bâtıl toplumla savaşmak demektir ki işte münâfıklara çok zor gelen bu zorluğu “mü’minler” bunu kolayca göze alabilir. Allah’ın rızâsı ve cennet karşılığında her türlü bedeli ödemeyi göze alabilirler. Tüm savaşlar bu sınamanın bir parçasıdır. Sınamadan kaçmak İslâm’dan kaçmak demek olacağından, o kişinin-toplumun artık “Müslüman” diye anılmasına da gerek kalmaz. Belki onlar sâdece “kültürel müslüman”lardır. Fakat İslâm %100 İslâm’dır ve zihnî-kâlbî yönleri olduğu gibi, güzel ve hoş yönleri olduğu gibi, ağır ve zorlu yönleri de vardır İslâm’ın. İslâm’da bir Kur’ân tilâveti dinlemek de vardır, savaş meydanında olmak da vardır. Fakat bâtıl toplumdan ayrılmayı göze almak demek, “bâtılla savaşmayı da göze almak” demektir ki bu savaşı göze alamadıktan sonra kişinin bâtıl toplumdan ayrılmasının da, nerede olduğunun da bir anlamı kalmaz. Ali Şeriati:

“Hak ile bâtılın çarpıştığı savaş alanında olmadıktan sonra; çağının şâhidi, toplumunun şehidi olmadıktan sonra nerede olursan ol!. İster namaza dur, ister içki sofrasına otur; ne fark eder!” der.

Bâtıl toplum câhiliyedir ve câhiliyeden ayrılmak hak ve bâtılın ayrılmasıdır. İslâm’a göre sürekli olarak iki toplum bulunur: İslâm toplumu ve câhiliye toplumu. Fakat modern dünyâda; İslâm toplumu câhiliye toplumu, câhiliye toplumu ise İslâm toplumu olarak gösteriliyor ve müslümanlar da bunun, kendilerine gösterildiği gibi olduğunu zannediyor. Sonuçta ise müslümanlardan başka zarar gören olmuyor. İşte bunu tersine çevirmenin yolu, hak ve bâtıl toplumun yâni İslâm ve câhiliye toplumunun ayrılmasıdır. Bu ayrılış, ilk başta vahiy/sünnet-merkezli bir zihnî-kâlbî ayrılışla başlayacak, daha sonra da eylemde görülecek bir ayrılışla devâm edecektir. En sonunda da Dünyâ-çapında hak ve bâtıl olarak açığa çıkmalıdır. Böylece hak ne imiş, bâtıl-câhiliye ne imiş herkes görsün. Seyyid Kutub:

“Câhiliye sâdece, yaşanmış bir târihi dönem değildir. İnsanın insana kulluğu söz-konusu olan bütün hayat-sistemleri ve nizamları câhiliyedir. Bugün yeryüzünde egemen olan bütün hayat-sistemleri ve düzenleri istisnâsız olarak bu kapsamın içindedirler. Beşerin tâbi olduğu bugünkü sistemlerin tümünde insanlar; düşüncelerini, ilkelerini, ölçülerini, değerlerini şeriat ve kânunlarını gelenek ve göreneklerini kendileri gibi insanlardan alıyorlar. Bu durum, her yönüyle câhiliyenin ta kendisidir. Bâzısının bâzısını Allah (Subhânehu ve Tealâ)’dan başka rabler edinmesiyle, beşerin beşere kulluğu esâsına dayanan câhiliye... İslâm ise, insanların düşüncelerini, ilkelerini, ölçülerini, değerlerini, şeriat ve kânunlarını, gelenek ve göreneklerini aldıkları yegâne mercî Allah olduğundan, beşerin beşere kulluk yapmaktan kurtulduğu biricik sistemdir.

İslâm ile câhiliyenin yolun ortasında, daha doğrusu herhangi bir yolda buluşmaları mümkün değildir. Bu durum İslâm ile her zaman ve her çağdaki câhiliye sistemleri arasında her zaman geçerli olan bir kuraldır. Bu kural dünkü câhiliye için olduğu gibi, bu-günkü câhiliye için de, yarınki câhiliye için de geçerlidir. İslâm ile câhiliye arasındaki uçurum aşılmaz niteliktedir. İkisini bir noktada buluşturmak için bu uçurumun üzerine bir köprü kurmak imkânsızdır. Bir şeyi paylaşmaları, iletişim kurmaları mümkün değildir. Aralarında sürekli bir çatışma vardır ve sonuçta uyuşmaları söz-konusu değildir” der.

Câhiliyeden hicret etmek yâni onların sisteminden, ölçülerinden, kânun ve yasalarından, coğrafyasından ayrılıp uzaklaşmak peygamberlerin sünneti ve temel misyonudur ki bu, hak ile bâtılın mutlakâ ayrılması gerektiğinin bir işâretidir. Hakkın gerçek anlamda açığa çıkması için bu ayrılış, olmazsa-olmazdır. Ancak ve ancak böyle bir ayrılış ile “hak” apaçık olarak ortaya konacak ve insanlar hak ile bâtılın ne olduğunu çok net bir şekilde görebilecekler ve tercihlerini yapabileceklerdir.  

Bâtıl toplumdan ayrılmak, “her türlü bâtıldan ayrılmak” anlamına gelir. Bâtıldan ayrılınca da geriye haktan başka bir şey kalmaz. Günümüzde ise neredeyse tüm Dünyâ’yı bâtıl-câhiliye kuşatmıştır. Bu durumda yapılacak şey yine bâtıl toplumdan ayrılmak olacaktır fakat bu ayrılış ilkin zihinlerde ve kâlplerde başlamalıdır ki şuurlu bir ayrılış olabilsin. Bu ayrılışın samîmiyet derecesi Allah’ın izni ile “tam bir ayrışma”nın yolunu da açacaktır. Tabi bâtıl toplumdan ayrılmanın bir yolu da, bâtılı hakka çevirmek yada onu kıyâmete kadar yer-altına itmek, hattâ mezara gömmektir. “Toparlanın gitmiyoruz” sözünde ifâdesini bulduğu gibi, her zaman hak toplumun uzaklaşması da gerekmeyebilir ve tam tersine bâtıl uzaklaştırılabilir. Böylece hak ve bâtıl ayrılmış olur.

Hak ve bâtılın ayrılması, hakkın bâtılın üzerine atılıp onu darmadağın etmesi ve artık bâtıl hükümler yerine Allah’ın hükümleriyle hükmedilmesi anlamına da gelir. Eğer bir toplumda bâtıl hükümler yerine “Hakkın hükümlerinin ikâmesi” mücâdelesi başarılı olup da Hakk ile hükmediliyorsa, hak ile bâtıl ayrılmış, hak bâtılın beynini darmadağın etmiş ve Allah’ın dîni hayâta hâkim olmuş demektir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Nîsan 2017






















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme