5 Mayıs 2017 Cuma

Savunma-Savaşı Yanılgısı



Önsöz

Müslümanlar; Türkiye’de 12 Eylül ve 28 Şubat sürecinden sonra; Dünyâ’da ise 2. Dünyâ Savaşı’ndan, özellikle “Soğuk Savaş”ın bitiminden ve 11 Eylül olayından sonra liberâl, demokratik, kapitâlist, konformist, ılımlı, hoşgörülü, muhâfazakâr, “dindar” vs. gibi tâğutlar tarafından oluşturulan ve yürürlüğe konulan kavramların etkisiyle, sosyâl-siyâsal İslâm’dan vaz-geçtiler ve bunun netîcesinde de Kur’ân’da geçen savaş-âyetlerini bu kavramların doğrultusunda tam da tâğutların istediği şekilde meâllendirip tefsir etmeye başladılar. Artık medyanın ve diğer küresel baskıların ve ondan doğan korkuların (haşyet-vâri korkular) da etkisiyle müslümanlar (mü’minler değil), “savaş” denildiğinde sâdece “savunma-savaşı”nı anlamaya ve konuşmaya yöneldiler ve Kur’ân’da/İslâm’da geçen savaş-kavramlarının tamâmının sâdece savunma-savaşından bahsettiğini yoğun ve mükerrer bir dille söylemeye başladılar.

Hâlbuki Kur’ân’a ve onun fiîliyata dönük yüzü olan Peygamberimizin uygulamalarına baktığımızda durumun hiç de öyle olmadığını görüyoruz ve anlıyoruz. Evet, Kur’ân’da ve Sünnette “savunma-savaşı” vardır, fakat İslâm’da savaş “sâdece savunma-savaşı”ndan ibâret değildir. Zâten, “savunma-savaşı” tâbiri biraz abes bir tâbirdir. Kendilerine savaş açan ve saldıran bir topluluğa karşı diğer toplumun da savaşmaması yada kendisini savunmaması, patolojik bir vâkıa değilse eğer, a-normâl bir durum olur. Kur’ân; “kendinizi savunun”, “size savaş açanlarla siz de savaşın” gibi âyetleri “iki seçenekten birini (savaşma yada savaşmama) tercih edin” anlamında değil, “izin” ve “teşvik” anlamında söylüyor.

Kitaba geçmeden önce şunu muhakkak belirtmemiz gerekir ki İslâm, “insanı öldürmek için” değil, “yaşatmak için” gönderilmiş bir dindir. Şimdi “savaş” ile ilgili âyetleri inceleyerek konuya başlayalım..

Nüzûl Sırasına Göre Kur’ân’da Savaş Âyetleri


(Not: Âyetler Ali Bulaç meâlinden alınmıştır. Nüzûl sırası ise, Mustafa İslamoğlu tertibine göre yapılmıştır).


MEKKE DÖNEMİ

40-Furkân

52- Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onlara büyük bir cihad ver.

53-Neml

33- Dediler ki: ‘Biz kuvvet sâhibiyiz ve zorlu savaşçılarız. İş konusunda karar senindir, artık sen bak, neyi emredersen (biz uygularız).

74-Nahl

110- Sonra gerçekten Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret edenlerin, ardından cihad edip sabredenlerin (destekçisidir). Şüphesiz senin Rabbin, bundan sonra da gerçekten bağışlayandır, esirgeyendir.

79-Enbiyâ

80- Ve sizin için ona, zorlu-savaşınızda sizi korusun diye, ‘(mâdeni) giyim-sanatını’ öğrettik. Buna rağmen siz şükredenler misiniz?.

89-Ankebût

6- Kim cihad ederse, yalnızca kendi nefsi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah âlemlerden müstağnidir.

69- Bizim uğrumuzda cihad edenlere, şüphesiz yollarımızı gösteririz. Gerçekten Allah ihsân edenlerle berâberdir.

MEDÎNE DÖNEMİ

91-Hacc

39- Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (mü’minlere, savaşma) izni verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye güç yetirendir.
             
40- Onlar, yalnızca; ‘Rabbimiz Allah’tır’ demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar. Eğer Allah’ın, insanların kimini kimiyle defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın isminin çokça anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır giderdi. Allah kendi (dîni)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah güçlüdür, üstündür.

60- İşte böyle; her kim kendisine yapılan haksızlığın benzeriyle karşılık verir, sonra aleyhine ‘azgınlık ve saldırıda’ bulunulursa, Allah, mutlakâ ona yardım eder. Şüphesiz Allah affedicidir, bağışlayıcıdır.

78- Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrâhim’in dîni(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur’ân’da) da sizi ‘müslümanlar’ olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şâhid olsun, siz de insanlar üzerine şâhidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a sarılın, sizin Mevlânız O’dur. İşte, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcı.

92-Muhammed

4- Öyleyse, inkârcılarla (savaş sırasında) karşı-karşıya geldiğiniz zaman, hemen boyunlarını vurun; sonunda onları ‘iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca da’ artık (esirler için) bağı sımsıkı tutun. Bundan sonra ya bir lütuf olarak (onları bırakın) veya bir fidye (karşılığı salıverin). Öyle ki savaş ağırlıklarını bıraksın (sona ersin). İşte böyle; eğer Allah dilemiş olsaydı, elbette onlardan intikâm alırdı. Ancak (savaş,) sizleri birbirinizle denemesi içindir. Allah yolunda öldürülenlerin ise; kesin olarak (Allah,) amellerini giderip-boşa çıkarmaz.

20- Îman edenler, derler ki: ‘(savaş izni için) Bir sûre indirilmeli değil miydi?’. Fakat, içinde savaş (kıtal) zikri geçen muhkem bir sûre indirildiği zaman, kâlplerinde hastalık olanların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş olanların bakışı gibi sana baktıklarını gördün. Oysa onlara evlâ (olan):
             
21- İtaat ve mâruf (güzel) sözdü. Fakat iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şâyet Allah’a sadâkat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu.

31- Andolsun, biz sizden mücâhid olanlarla sabredenleri bilinceye (belli edip ortaya çıkarıncaya) kadar, deneyeceğiz ve haberlerinizi sınayacağız (açıklayacağız).

35- Öyleyse, siz üstün (bir durumda) iken, barışa çağırmak sûretiyle gevşekliğe düşmeyin. Allah sizinle berâberdir; O, sizin amellerinizi aslâ eksiltmez.

94-Bakara

190- Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez.
             
191- Onları, bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten beterdir. Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kâfirlerin cezâsı işte böyledir.
             
192- Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir.
             
193- (Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur.
             
194- Haram ay, haram aya karşılıktır; hürmetler (de) karşılıklıdır. Öyleyse kim size saldırırsa, onun saldırdığı gibi siz de ona saldırın. Allah’tan korkup-sakının ve bilin ki Allah, muhakkak ki korkup-sakınanlarla berâberdir.

216- Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.
             
217- Sana haram olan ayı, onda savaşmayı sorarlar. De ki: ‘Onda savaşmak büyük (bir günahtır). Ancak Allah katında, Allah’ın yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek, Mescid-i Haram’a engel olmak ve halkını oradan çıkarmak daha büyük (bir günahtır). Fitne, katilden beterdir. Eğer güç yetirirlerse, sizi dîninizden geri çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler; sizden kim dîninden geri döner ve kâfir olarak ölürse, artık onların bütün işledikleri (amelleri) Dünyâ’da da, âhirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateşin halkıdır, onda süresiz kalacaklardır.
             
218- Şüphesiz îman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; işte onlar, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.

243- Binlerce kişinin ölüm korkusuyla yurtlarından çıktıklarını görmedin mi?. Allah onlara: ‘Ölün’ dedi, sonra da onları diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı fazl sâhibidir. Ancak insanların çoğunluğu şükretmez.
             
244- Allah yolunda savaşın ve bilin ki, şüphesiz Allah işitendir, bilendir.
                         
246- Mûsâ’dan sonra İsrâiloğullarının önde gelenlerini görmedin mi?. Hani, peygamberlerinden birine: ‘Bize bir melik gönder de Allah yolunda savaşalım’ demişlerdi, O: ‘Ya üzerinize savaş yazıldığı hâlde savaşmayacak olursanız?’ demişti. ‘Bize ne oluyor ki Allah yolunda savaşmayalım?. Ki biz yurdumuzdan sürüldük ve çocuklarımızdan (uzaklaştırıldık.)’ demişlerdi. Ama onlara savaş yazıldığı (öngörüldüğü) zaman, az bir kısmı hâriç yüz çevirdiler. Allah zâlimleri bilir.

249- Tâlût, orduyla birlikte ayrıldığında dedi ki: ‘Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir avuç alanlar hâriç- onu tadmazsa bendendir. Küçük bir bölümü hâriç (hepsi sudan) içti. O, kendisiyle berâber îman edenlerle (ırmağı) geçince onlar (geride kalanlar): ‘Bugün bizim Câlût’a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok’ dediler. (O zaman) Muhakkak Allah’a kavuşacaklarını umanlar (şöyle) dediler: ‘Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle gâlib gelmiştir; Allah sabredenlerle berâberdir.’

250- Onlar, Câlût ve ordusuna karşı meydana (savaşa) çıktıklarında, dediler ki: ‘Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, adımlarımızı sâbit kıl (kaydırma) ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et’.
             
251- Böylece onları, Allah’ın izniyle yenilgiye uğrattılar. Davud, Câlût’u öldürdü. Allah da ona mülk ve hikmet verdi; ona dilediğinden öğretti. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmı ile bir kısmını def’i (engellemesi) olmasaydı, yeryüzü mutlakâ fesada uğrardı. Ancak Allah, âlemlere karşı büyük fazl (ve ihsan) sâhibidir.

95-Enfâl

1- Sana savaş-gânîmetlerini sorarlar. De ki: ‘Gânîmetler Allah’ın ve Resûlündür. Buna göre, eğer mü’min iseniz Allah’tan korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin.’

5- Rabbin seni evinden hak uğrunda (savaşa) çıkardığında mü’minlerden bir grup isteksizdi.
             
6- (Her-şey) Açıkça ortaya çıktıktan sonra bile, sanki kendileri, göz göre-göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi, seninle hak konusunda tartışıp duruyorlardı.
             
7- Hani Allah, iki topluluktan birinin muhakkak sizin olacağını vâdetmişti; siz de güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkın ve inkâr edenlerin arkasını kesmek (kökünü kurutmak) istiyordu.
             
8- O, suçlu-günahkârlar istemese de, hakkı gerçekleştirmek ve bâtılı geçersiz kılmak için (böyle istiyordu).
             
9- Siz Rabbinizden yardım taleb ediyordunuz, O da: ‘Şüphesiz ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediciyim’ diye cevap vermişti.
             
10- Allah, bunu, yalnızca bir müjde ve kâlblerinizin tatmin bulması için yapmıştı; (yoksa) Allah’ın katından başkasında nusret (zafer ve yardım) yoktur. Hiç şüphesiz Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sâhibidir.
             
11- Hani kendisinden bir güvenlik olarak sizi bir uyuklama bürüyordu. Sizi kendisiyle tertemiz kılmak, sizden şeytanın pisliklerini gidermek, kâlblerinizin üstünde (güven ve kararlılık duygusunu) pekiştirmek ve bununla ayaklarınızı (arz üzerinde) sağlamlaştırmak için size gökten su indiriyordu.
             
12- Rabbin meleklere vahyetmişti ki: ‘Şüphesiz ben sizinleyim, îman edenlere sağlamlık katın, inkâr edenlerin kâlblerine amansız bir korku salacağım. Öyleyse (ey müslümanlar,) vurun boyunlarının üstüne, vurun onların bütün parmaklarına’.

15- Ey îman edenler, toplu olarak kâfirlerle karşılaştığınız zaman, onlara arka çevirmeyin (savaştan kaçmayın).
             
16- Kim onlara böyle bir günde -yine savaşmak için bir yana çekilen ya da bir başka bölüğe katılmak için yer tutanın dışında- arkasını çevirirse, gerçekten o, Allah’tan bir gazâba uğramıştır ve onun barınma yeri cehennemdir. Ne kötü bir yataktır o.
             
17- Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü; attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı. Mü’minleri kendinden güzel bir imtihanla imtihan etmek için (yaptı.) Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.

18- İşte size böyle… Gerçekten Allah, kâfirlerin hîleli-düzenlerini boşa çıkarıcıdır.
             
19- Eğer fetih istiyor idiyseniz (ey kâfirler,) işte size fetih; ama eğer (inkârdan ve eski yaptıklarınızdan) vazgeçerseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Yok, geri dönerseniz biz de döneriz. Topluluğunuz çok da olsa, size bir şey sağlayamaz. Çünkü Allah mü’minlerle berâberdir.
             
24- Ey îman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Resûlü’ne icâbet edin. Ve bilin ki muhakkak Allah, kişi ile kâlbi arasına girer ve siz gerçekten O’na götürülüp toplanacaksınız.

25- Ve sizlerden yalnızca zulmedenlere isâbet etmekle kalmayan bir fitneden korkup-sakının. Bilin ki, gerçekten Allah (cezâ ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.
             
26- Hatırlayın; hani sizler sayıca azdınız ve yeryüzünde zayıf bırakılmıştınız, insanların sizi kapıp-yakalamasından korkuyordunuz. İşte O, sizi (yerleşik kılıp) barındırandı, sizi yardımıyla destekledi ve size temiz şeylerden rızıklar verdi. Ki şükredesiniz.

39- Fitne kalmayıncaya ve dînin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şâyet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir.

40- Geri dönerlerse, bilin ki gerçekten Allah, sizin mevlânızdır. O, ne güzel mevlâdır ve ne güzel yardımcıdır.
             
41- Bilin ki, ‘ganîmet olarak ele geçirdiğiniz’ şeylerin beşte biri, muhakkak Allah’ın, Resûlün, yakınların, yetimlerin, yoksulların ve yolcunundur. Eğer Allah’a, hak ile bâtılın birbirinden ayrıldığı gün, iki ordunun karşı-karşıya geldiği günde (Bedir’de) kulumuza indirdiğimize îman ediyorsanız (ganîmeti böyle bölüşün). Allah, her-şeye güç yetirendir.

42- Hani siz vadînin yakın kenarında, onlar uzak yamacındaydılar; kervan ise sizden daha aşağıdaydı. Eğer sözleşseydiniz, kaçınılmaz olarak sözleşme yeri (veyâ konusu) hakkında anlaşmazlığa düşerdiniz; ancak Allah, olacağı olan işi gerçekleştirmek için (böyle yaptı). Böylece, helâk olacak kişi apaçık bir delilden sonra helâk olsun, diri kalacak kişi apaçık bir delilden sonra hayatta kalsın. Şüphesiz Allah, gerçekten işitendir, bilendir.
             
43- Hani Allah, onları sana uykunda az gösteriyordu; eğer sana çok gösterseydi, gerçekten yılgınlığa kapılacaktınız ve iş konusunda gerçekten çekişmeye düşecektiniz. Ancak Allah esenlik (kurtuluş) bağışladı. Çünkü O, elbette sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
             
44- Karşı-karşıya geldiğinizde, Allah, ‘olacağı olan işi gerçekleştirmek’ için, onları gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Ve (bütün) işler Allah’a döndürülür.
             
45- Ey îman edenler, bir toplulukla karşı-karşıya geldiğiniz zaman, dayanıklık gösterin ve Allah’ı çokca zikredin. Ki kurtuluş (felâh) bulasınız.
             
46- Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle berâberdir.

47- Bir de yurtlarından refahtan şımarıp-azıtarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve (halkı) Allah’ın yolundan alıkoyanlar gibi olmayın. Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatandır.
             
48- O zaman şeytan onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara: ‘Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım’ demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu (karşılaştı) o, iki topuğu üstünde geri döndü ve: ‘Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah’tan da korkuyorum’ dedi. Allah (cezâ ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.

49- Münâfıklar ve kâlblerinde hastalık olanlar şöyle diyorlardı: ‘Bunları (müslümanları) dinleri aldattı’. Oysa kim Allah’a tevekkül ederse, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sâhibidir.

56- Bunlar, içlerinden antlaşma yaptığın kimselerdir ki, sonra her defâsında ahidlerini bozarlar. Onlar sakınmazlar.
             
57- Bundan dolayı, savaşta onları yakalarsan, öyle darmadağın et ki, onlarla arkalarından gelecek olanlar(ı caydır). Umulur ki ibret alırlar.
             
58- Eğer bir kavmin ihânet edeceğinden kesin olarak korkarsan, sen de açık ve âdil bir tutumla (onlarla olan anlaşma metnini ve diplomatik ilişkiyi) at. Gerçekten Allah, ihânet edenleri sevmez.

60- Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infâk ederseniz, size ‘eksiksiz olarak ödenir’ ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.
             
61- Eğer onlar barışa eğilim gösterirlerse, sen de ona eğilim göster ve Allah’a tevekkül et. Çünkü O, işitendir, bilendir.
             
62- Onlar, seni aldatmak isterlerse, şüphesiz Allah sana yeter. O, seni yardımıyla ve mü’minlerle destekledi.
             
63- Ve onların kâlblerini uzlaştırdı. Sen, yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile, onların kâlblerini uzlaştıramazdın. Ama Allah, aralarını bulup onları uzlaştırdı. Çünkü O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sâhibidir.
             
64- Ey Peygamber, sana ve seni izleyen mü’minlere Allah yeter.

65- Ey Peygamber, mü’minleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik et. Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlûb edebilirler. Ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kâfirlerden binini yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur.
             
66- Şimdi, Allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde bir za’f olduğunu bildi. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah’ın izniyle (onların) iki binini yener. Allah, sabredenlerle berâberdir.
             
67- Hiç bir peygambere, yeryüzünde kesin bir zafer kazanıncaya kadar esir alması yakışmaz. Siz Dünyâ’nın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) âhireti istemektedir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sâhibidir.
             
68- Eğer Allah’ın geçmişte bir yazması (söz vermesi) olmasaydı, aldıklarınıza karşılık size gerçekten büyük bir azab dokunurdu.

69- Artık ganîmet olarak elde ettiklerinizden helâl ve temiz olarak yiyin ve Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
             
70- Ey Peygamber!, ellerinizdeki esirlere de ki: Eğer Allah, sizin kâlblerinizde bir hayır olduğunu bilirse (görürse) size sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
             
71- Eğer sana ihânet etmek isterlerse, onlar daha önce Allah’a da ihânet etmişlerdi; böylece O da, ‘bozguna uğramaları (için) sana imkân vermişti.’ Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir.
             
72- Gerçek şu ki, îman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır. Îman edip hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar, sizin onlara hiç-bir şeyle velâyetiniz yoktur. Ama din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım üzerinizde bir yükümlülüktür. Ancak, sizlerle aralarında anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhinde değil. Allah, yaptıklarınızı görendir.

74- Îman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte gerçek mü’min olanlar bunlardır. Onlar için bir bağışlanma ve üstün bir rızık vardır.
             
75- Bundan sonra îman edip hicret edenler ve sizinle birlikte cihad edenler, işte onlar sizdendir..

96-Hadîd

10- Size ne oluyor ki, Allah yolunda infâk etmiyorsunuz?. Oysa göklerin ve yerin mîrâsı Allah’ındır. İçinizden, fetihten önce infâk eden ve savaşanlar (başkasıyla) bir olmaz. İşte onlar, derece olarak sonradan infâk eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Allah, her birine en güzel olanı vâdetmiştir. Allah, yaptıklarınızdan hâberdardır.

97-Nûr

53- Yeminlerinin olanca gücüyle Allah’a and içtiler; eğer sen onlara emredersen (savaşa) çıkacaklar diye. De ki: And içmeyin, bu bilinen (örf üzere) bir itaattır. Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır.

55- Allah, içinizden îman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara vâdetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sâhibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sâhibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır.

98-Âl-i İmran

13- Karşı-karşıya gelen iki toplulukta, sizin için andolsun bir âyet (ibret) vardır. Bir topluluk, Allah yolunda çarpışıyordu, diğeri kâfirdi, ki göz görmesiyle karşılarındakini kendilerinin iki katı görüyorlardı. İşte Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda, basîret sâhipleri için gerçekten bir ibret vardır.

111- Onlar size ezâdan başka kesinlikle bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşırlarsa size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.

121- Hani sen, mü’minleri savaşmak için elverişli yerlere yerleştirmek için evinden erkenden ayrılmıştın. Allah işitendir, bilendir.
             
122- O zaman sizden iki grup, neredeyse ‘çözülüp geri çekilmek’ istemişti. Oysa Allah onların (velisi) yardımcısıydı. Artık mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etmelidir.
             
123- Andolsun, siz güçsüz iken Allah size Bedir’de yardımıyla zafer verdi. Şu hâlde Allah’tan sakının, O’na şükredebilesiniz.
             
124- Sen mü’minlere: ‘Rabbinizin size meleklerden indirilmiş üç bin kişiyle yardım iletmesi size yetmez mi?’ diyordun.
             
125- Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da âniden üstünüze çullanıverirlerse, Rabbiniz size meleklerden nişanlı beş bin kişiyle yardım ulaştıracaktır.
             
126- Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kâlpleriniz bununla tatmin bulsun diye yaptı. ‘Yardım ve zafer’ (nusret) ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sâhibi olan Allah’ın katındandır.
             
127- (Ki bununla) İnkâr edenlerin önde gelenlerinden bir kısmını kessin (helâk etsin) ya da ‘umutları suya düşmüşler olarak onları tepesi aşağı getirsin de geri dönüp gitsinler.

130- Ey îman edenler, fâizi kat-kat arttırılmış olarak yemeyin. Ve Allah’tan sakının, umulur ki kurtulursunuz.
             
131- Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının.
             
132- Allah’a ve elçisine itaat edin, ki merhâmet olunasınız.
             
139- Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) îman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.

140- Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara değmiştir. İşte o günleri biz onları insanlar arasında devrettirip dururuz. Bu, Allah’ın îman edenleri belirtip-ayırması ve sizden şâhidler (veya şehidler) edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez;

141- (Yine bu) Allah’ın, îman edenleri arındırması ve inkâr edenleri yok etmesi içindir.
             
142- Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri belirtip-ayırdetmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?.
             
143- Andolsun, siz onunla karşılaşmadan önce ölümü temenni ediyordunuz. İşte onu gördünüz, ama bakıp duruyordunuz.
             
144- Muhammed, yalnızca bir elçidir. Ondan önce nice elçiler gelip-geçmiştir. Şimdi o ölürse yada öldürülürse, siz topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi döneceksiniz?. İki topuğu üzerinde gerisin geri dönen kimse, Allah’a kesinlikle zarar veremez. Allah, şükredenleri pek yakında ödüllendirecektir.
             
145- Allah’ın izni olmaksızın hiç-bir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır. Kim Dünyâ’nın yarârını (sevâbını) isterse ona ondan veririz, kim âhiret sevâbını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri pek yakında ödüllendireceğiz.
             
146- Nice peygamberle birlikte bir-çok Rabbâni (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isâbet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever.
             
147- Onların söyledikleri: ‘Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kâfirler topluluğuna karşı yardım et’ demelerinden başka bir şey değildi.

148- Böylece Allah, Dünyâ ve âhiret sevâbının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever.

152- Andolsun, Allah size verdiği sözünde sâdık kaldı; siz O’nun izniyle onları kırıp-geçiriyordunuz. Öyle ki sevdiğiniz (zafer)i size gösterdikten sonra, yılgınlık gösterdiniz, isyân ettiniz ve emir hakkında çekiştiniz. Kiminiz Dünyâ’yı, kiminiz âhireti istiyordu. Sonra (Allah) denemek için sizi ondan çevirdi. Ama (yine de) sizi bağışladı. Allah mü’minlere karşı fazl (ve ihsan) sâhibi olandır.
             
153- Siz o zaman durmaksızın uzaklaşıyor, kimseye dönüp bakmıyordunuz. Elçi de sürekli sizi arkadan çağırıyordu. (Allah) Elinizden kaçırdıklarınıza ve size isâbet edene üzülmemeniz için sizi kederden-kedere uğrattı. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.
             
154- Sonra kederin ardından üzerinize bir güvenlik (duygusu) indirdi, bir uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu. Bir grup da, canları derdine düşmüştü; Allah’a karşı haksız yere câhiliye zannıyla zanlara kapılarak: ‘Bu işten bize ne var ki?’ diyorlardı. De ki: Şüphesiz işin tümü Allah’ındır. Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizli tutuyorlar, ‘Bu işten bize bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik’ diyorlar. De ki: ‘Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sinelerinizdekini denemek ve kâlplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sînelerin özünde saklı duranı bilendir.
             
155- İki topluluğun karşı-karşıya geldikleri gün, sizden geri dönenleri, kazandıkları bâzı şeyler dolayısıyla şeytan onların ayağını kaydırmak istemişti. Ama andolsun ki, Allah onları affetti. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, yumuşak olandır.
             
156- Ey îman edenler, inkâr edenler ile yeryüzünde gezip dolaşırken veya savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri için: ‘Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi’ diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların kâlplerinde onulmaz bir hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı görendir.
             
157- Andolsun, eğer Allah yolunda öldürülür yada ölürseniz, Allah’tan olan bir bağışlanma ve rahmet, onların bütün toplamakta olduklarından daha hayırlıdır.
             
158- Andolsun, ölseniz de, öldürülseniz de şüphesiz Allah’a (varıp) toplanacaksınız.
             
159- Allah’tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşâvere et. Eğer azmedersen artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.
             
160- Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi ‘yapayalnız ve yardımsız’ bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir?. Öyleyse mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.
             
161- Hiç-bir peygambere, emânete ihânet yaraşmaz. Kim ihânet ederse, kıyamet günü ihânet ettiğiyle gelir. Sonra her nefis ne kazandıysa, (ona) eksiksiz olarak ödenir. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.

164- Andolsun ki Allah, mü’minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara âyetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler.
             
165- (Onlara) İki misli uğrattığınız bir musîbet size isâbet edince mi: ‘Bu nereden’ dediniz? De ki: ‘O, sizin kendinizdendir.’ Şüphesiz Allah, her-şeye güç yetirendir.
             
166- İki topluluğun karşı-karşıya geldiği gün, size isâbet eden ancak Allah’ın izniyle idi. (Bu, Allah’ın) mü’minleri ayırdetmesi;
             
167- Münâfıklık yapanları da belirtmesi içindi. Onlara: ‘Gelin, Allah’ın yolunda savaşın yada savunma yapın’ denildiğinde, ‘Biz savaşmayı bilseydik elbette sizi izlerdik’ dediler. O gün onlar, îmandan çok küfre daha yakındılar. Kâlplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir.
             
168- Onlar, oturup da kardeşleri için: ‘Eğer bize itaat etselerdi, öldürülmezlerdi’ diyenlerdir. De ki: ‘Eğer doğru sözlüler iseniz, ölümü kendinizden savın öyleyse.’
             
169- Allah yolunda öldürülenleri sakın ‘ölüler’ saymayın. Hayır, onlar, Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar.
             
170- Allah’ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiç bir korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.
             
171- Onlar, Allah’tan bir nîmeti, bir fazlı (bolluğu) ve gerçekten Allah’ın mü’minlerin ecrini boşa çıkarmadığını müjdelemektedirler.
             
172- Kendilerine yara isâbet ettikten sonra, Allah ve elçisinin çağrısına icâbet edenler, içlerinden iyilik yapanlar ve sakınanlar için büyük bir ecir vardır.
             
173- Onlar, kendilerine insanlar: ‘Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun’ dedikleri hâlde îmanları artanlar ve: ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’ diyenlerdir.
             
174- Bundan dolayı, kendilerine hiç-bir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah’tan bir nîmetle geri döndüler. Onlar, Allah’ın rızâsına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sâhibidir.
             
175- İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü’minlerseniz, Ben’den korkun.

186- Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir.

195- Nitekim Rableri onlara (duâlarını kabûl ederek) cevab verdi: ‘Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam. Siz, birbirinizdensiniz. İşte, hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp-çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin, mutlakâ kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Bu,) Allah katından bir karşılık (sevap)tır. (O) Allah, karşılığın (sevâbın) en güzeli O’nun katındadır.

200- Ey îman edenler, sabredin ve sabırda yarışın, (sınırlarda) nöbetleşin. Allah’tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz.

99-Saff

2- Ey îman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz?.
             
3- Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında bir gazab (konusu olması) bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti).
             
4- Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir binâ gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.

10- Ey îman edenler, sizi acı bir azabdan kurtaracak bir ticâreti haber vereyim mi?.
             
11- Allah’a ve Resulü’ne îman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz.

12- O da sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel konaklara yerleştirir. İşte ‘büyük mutluluk ve kurtuluş’ budur.
             
13- Ve seveceğiniz bir başka (nîmet) daha var: Allah’tan ‘yardım ve zafer (nusret)’ ve yakın bir fetih. Mü’minleri müjdele.

14- Ey îman edenler, Allah’ın yardımcıları olun: Meryem oğlu Îsâ’nın havârilere: ‘Allah’a (yönelirken) benim yardımcılarım kimlerdir?’ demesi gibi. Havâriler de demişlerdi ki: ‘Allah’ın yardımcıları bizleriz.’ Böylece İsrâiloğullarından bir topluluk îman etmiş, bir topluluk inkâr etmişti. Sonunda Biz îman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, onlar da üstün geldiler.

102-Haşr

2- Kitap Ehlinden inkâr edenleri ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Onların çıkacaklarını siz sanmamıştınız, onlar da kalelerinin kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Böylece Allah(ın azâbı) da, onlara hesâba katmadıkları bir yönden geldi, yüreklerine korku saldı; öyle ki evlerini kendi elleriyle ve mü’minlerin elleriyle tahrip ediyorlardı. Artık ey bâsiret sâhipleri!, ibret alın.

5- Hurma ağaçlarından her neyi kesmişseniz veya kökleri üzerinde dimdik bırakmışsanız, (bu) Allah’ın izniyledir ve fâsık olanları alçaltması içindir.

6- Onlardan Allah’ın elçisine verdiği ‘fey’e’ gelince, ki siz buna karşı (bunu elde etmek için) ne at ne deve sürdünüz. Ancak Allah, elçilerini dilediklerinin üstüne musallat kılar. Allah her-şeye güç yetirendir.

7- Allah’ın o (fethedilen) şehir halkından Resûlü’ne verdiği fey, Allah’a, Resûl’e, (ve Resûl’e) yakın akrâbalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara âittir. Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet (güç) olmasın. Resûl size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah cezâsı (ikâbı) pek şiddetli olandır.
             
8- (Bundan başka bu mallar,) Hicret eden fakirleredir ki, onlar, Allah’tan bir fazl (lütuf ve ihsan) arayıp, Allah’a ve O’nun Resûlü’ne yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından sürülüp-çıkarılmışlardır. İşte bunlar, sadık olanlar bunlardır.
11- Münâfıklık edenleri görmüyor musun ki, Kitap Ehlinden inkâr eden kardeşlerine derler ki: ‘Andolsun, eğer siz (yurtlarınızdan) çıkarılacak olursanız, mutlakâ biz de sizinle birlikte çıkarız ve size karşı olan hiç kimseye, hiç-bir zaman itaat etmeyiz. ‘Eğer size karşı savaşılırsa elbette size yardım ederiz.’ Oysa Allah, şâhidlik etmektedir ki onlar, gerçekten yalancıdırlar.

12- Andolsun, (yurtlarından) çıkarılacak olurlarsa onlarla birlikte çıkmazlar. Onlara karşı savaşılırsa da, kendilerine yardımda bulunmazlar; yardım etseler bile (arkalarına) dönüp-kaçarlar. Sonra kendilerine yardım edilmez.
             
13- Herhâlde içlerinde ‘dehşet ve yılgınlık uyandırma bakımından’ siz, Allah’tan daha çetinsiniz. Bu, şüphesiz onların ‘derin bir kavrayışa sâhip olmamaları’ dolayısıyla böyledir.

14- Onlar, iyice korunmuş şehirlerde veya duvar arkasında olmaksızın sizinle toplu bir hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çarpışmaları ise pek şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kâlpleri paramparçadır. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir.

104-Mücâdile

21- Allah, yazmıştır: ‘Andolsun, ben gâlip geleceğim ve elçilerim de.’ Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sâhibidir, güçlü ve üstün olandır.

105-Ahzâb

9- Ey îman edenler, Allah’ın üzerinizdeki nîmetini hatırlayın. Hani size ordular gelmişti; böylece biz de onların üzerine, bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı görendir.
             
10- Hani onlar, size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi; gözler kaymış, yürekler hançereye gelip dayanmıştı ve siz Allah hakkında (bir-takım) zanlarda bulunuyordunuz.
             
11- İşte orada, îman edenler, sınanmış ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsıntıya uğratılmışlardı.
             
12- Hani, münâfıklar ve kâlplerinde hastalık bulunanlar: ‘Allah ve Resûlü, bize boş bir aldanıştan başka bir şey vâdetmedi’ diyorlardı.
             
13- Onlardan bir grup da hani şöyle demişti: ‘Ey Yesrib (Medîne) halkı, artık sizin için (burada) kalacak yer yok, şu hâlde dönün.’ Onlardan bir topluluk da: ‘Gerçekten evlerimiz açıktır’ diye peygamberden izin istiyordu; oysa onlar(ın evleri) açık değildi. Onlar yalnızca kaçmak istiyorlardı.
             
14- Eğer onlara (şehrin her) yanından girilseydi sonra da kendilerinden fitne (karışıklık çıkarmaları) istenmiş olsaydı, hiç şüphesiz buna yanaşır ve bunda pek az (zaman) dışında (kararsız) kalmazlardı.
             
15- Oysa andolsun, daha önce ‘arkalarını dönüp kaçmayacaklarına’ dâir Allah’a söz vermişlerdi; Allah’a verilen söz (ahid) ise, (ağır bir) sorumluluktur.
             
16- De ki: ‘Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçış size kesin olarak bir yarar sağlamaz; böyle olsa bile, pek az (bir zaman) dışında yararlandırılmazsınız.’

17- De ki: Size bir kötülük isteyecek olsa sizi Allah’tan koruyacak veya size bir rahmet isteyecek olsa (buna engel olacak) kimdir?. Onlar, kendileri için Allah’ın dışında ne bir veli, ne bir yardımcı bulamazlar.
             
18- Gerçekten Allah, içinizden alıkoyanları ve kardeşlerine: ‘Bize gelin’ diyenleri bilir. Bunlar, pek azı dışında zorlu-savaşlara gelmezler.
             
19- (Geldiklerinde de) Size karşı ‘cimri ve bencildirler.’ Şâyet korku gelecek olsa, ölümden dolayı üstüne baygınlık çökmüş kimseler gibi gözleri dönerek sana bakmakta olduklarını görürsün. Korku gidince, hayra karşı oldukça düşkünlük göstererek sizi keskin dilleriyle (eleştirip inciterek) karşılarlar. İşte onlar îman etmemişlerdir; böylece Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu Allah’a göre pek kolaydır.
             
20- Onlar (münâfıklar, düşman) birliklerinin gitmediklerini sanıyorlardı. Eğer (askerî) birlikler gelecek olsa, çölde bedevi-Araplar arasında olup sizin haberlerinizi (ordan) sormayı cidden arzu ediyorlardı. Fakat içinizde olsalardı ancak pek az savaşırlardı.
             
21- Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır.
             
22- Mü’minler (düşman) birliklerini gördükleri zaman ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: ‘Bu, Allah’ın ve Resûlü’nün bize vâdettiği şeydir; Allah ve Resûlü doğru söylemiştir.’ Ve (bu,) yalnızca onların îmanlarını ve teslîmiyetlerini arttırdı.
             
23- Mü’minlerden öyle erkek adamlar vardır ki, Allah ile yaptıkları ahide sadâkat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir. Onlar hiç-bir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler.

106-Nîsâ

71- Ey îman edenler, (düşmanlarınıza karşı) tedbirinizi alın da savaşa bölük-bölük çıkın yada topluca çıkın.
             
72- Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır. Şayet, size bir musîbet isâbet edecek olsa: ‘Doğrusu Allah, bana nîmet verdi, çünkü onlarla birlikte olmadım’ der.
             
73- Eğer size Allah’tan bir fazl (zafer) isâbet ederse, o zaman da, sanki onunla aranızda hiç-bir yakınlık yokmuş gibi kuşkusuz şöyle der; ‘Keşke onlarla birlikte olsaydım, böylece ben de büyük ‘kurtuluş ve mutluluğa’ erseydim.’
             
74- Öyleyse, dünyâ-hayâtına karşılık âhireti satın alanlar, Allah yolunda savaşsınlar; kim Allah yolunda savaşırken, öldürülür yada gâlip gelirse ona büyük bir ecir vereceğiz.
             
75- Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sâhib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?.
             
76- Îman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler ise tâğut yolunda savaşırlar; öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hîleli-düzeni pek zayıftır.
             
77- Kendilerine; ‘Elinizi (savaştan) çekin, namazı kılın, zekatı verin’ denenleri görmedin mi?. Oysa savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, insanlardan Allah’tan korkar gibi -hattâ daha da şiddetli bir korkuyla- korkuya kapılıyorlar ve: ‘Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamâna ertelemeli değil miydin?’ dediler. De ki: ‘Dünyâ’nın metaı azdır, âhiret, ise muttakîler için daha hayırlıdır ve siz ‘bir hurma çekirdeğindeki ip-ince bir iplik kadar’ bile haksızlığa uğratılmayacaksınız’.

78- Her nerede olursanız (olun), ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde tahkîm edilmiş şatolarda olsanız bile. Onlara bir iyilik dokunsa: ‘Bu, Allah’tandır’ derler; onlara bir kötülük dokunsa: ‘Bu sendendir’ derler. De ki: ‘Tümü Allah’tandır.’ Fakat, ne oluyor ki bu topluluğa, hiç-bir sözü anlamaya çalışmıyorlar?.
             
79- Sana iyilikten her ne gelirse Allah’tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik; şâhid olarak Allah yeter.
             
80- Kim Resûl’e itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse (bilsin ki), Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik.

84- Artık sen Allah yolunda savaş, kendinden başkasıyla yükümlü tutulmayacaksın. Mü’minleri hazırlayıp-teşvik et. Umulur ki Allah, küfredenlerin ağır-baskılarını geri püskürtür. Allah, ‘kahredici baskısıyla’ daha zorlu, acı sonuçlandırmasıyla da daha zorludur.

88- Şu hâlde münâfıklar konusunda ikiye bölünmeniz ne diye?. Oysa Allah, onları kazandıkları dolayısıyla tepe taklak etmiştir. Allah’ın saptırdığını hidâyete erdirmek mi istiyorsunuz?. Allah kimi saptırırsa, artık sen ona kesin olarak bir yol bulamazsın.
             
89- Onlar, kendilerinin inkâra sapmaları gibi sizin de inkâra sapmanızı istediler. Böylelikle bir olacaktınız. Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan veliler (dostlar) edinmeyin. Şâyet yine yüz çevirirlerse, artık onları tutun ve her nerede ele geçirirseniz öldürün. Onlardan ne bir veli (dost) edînin, ne de bir yardımcı.
             
90- Ancak sizinle aralarında andlaşma bulunan bir kavime sığınanlar yada hem sizinle, hem kendi kavimleriyle savaşmak (istemeyip bun)dan göğüslerini sıkıntı basıp size gelenler (dokunulmazdır.) Allah dileseydi, onları üstünüze saldırtır,böylece sizinle çarpışırlardı. Eğer sizden uzak durur (geri çekilir), sizinle savaşmaz ve barış (şartların)ı size bırakırlarsa, artık Allah, sizin için onların aleyhinde bir yol kılmamıştır.
             
91- Diğerlerini de sizden ve kendi kavimlerinden güvende olmayı istiyor bulacaksınız. (Ama) Fitneye her geri çağrılışlarında içine baş-aşağı (balıklama) dalarlar. Şâyet sizden uzak durmaz, barış (şartların)ı size bırakmaz ve ellerini çekmezlerse, artık onları her nerede bulursanız tutun ve onları öldürün. İşte size, onların aleyhinde apaçık olan ‘destekleyici bir delil’ kıldık.
             
92- Bir mü’mine, -hatâ sonucu olması dışında- bir başka mü’mini öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü’mini ‘hatâ sonucu’ öldürürse, mü’min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması ve âilesine teslim edilecek bir diyeti vermesi gerekir. Onların (bunu) sadaka olarak bağışlamaları başka. Eğer o, mü’min olduğu hâlde size düşman olan bir topluluktan ise, bu durumda mü’min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması gerekir. Şâyet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir topluluktan ise, bu durumda âilesine bir diyet ödemek ve bir mü’min köleyi özgürlüğe kavuşturmak gerekir. (Diyet ve köle özgürlüğü için gereken imkânı) Bulamayan ise, kesintisiz olarak iki ay oruç tutmalıdır. Bu, Allah’tan bir tevbedir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir.
             
93- Kim bir mü’mini kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse cezâsı, içinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazaplanmış, onu lânetlemiş ve ona büyük bir azab hazırlamıştır.
             
94- Ey îman edenler, Allah yolunda adım attığınız (savaşa çıktığınız) zaman gerekli araştırmayı yapın ve size (İslâm geleneğine göre) selam verene, dünyâ-hayâtının geçiciliğine istekli çıkarak: ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin. Asıl çok ganîmet, Allah katındadır, bundan önce siz de böyle idiniz; Allah size lütufta bulundu. Öyleyse iyice açıklık kazandırın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.
             
95- Mü’minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) vâdetmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır.
             
96- (Onlara) Kendinden dereceler, bağışlanma ve rahmet (vermiştir.) Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.

101- Yeryüzünde adım attığınızda (yolculuğa yada savaşa çıktığınızda), kâfirlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık düşmanlarınızdır.
             
102- İçlerinde olup onlara namazı kıldırdığında, onlardan bir grup, seninle birlikte dursun ve silahlarını (yanlarına) alsın; böylece onlar secde ettiklerinde, arkalarınızda olsunlar. Namazlarını kılmayan diğer grup gelip seninle namaz kılsınlar, onlar da ‘korunma araçlarını’ ve silahlarını alsınlar. Küfredenler, size apansız bir baskın yapabilmek için, sizin silahlarınızdan ve emtianız (erzak ve mühimmâtınız)dan ayrılmış olmanızı isterler. Yağmur dolayısıyla bir güçlüğünüz varsa veya hastaysanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir sorumluluk yoktur. Korunma tedbirlerinizi alın. Şüphesiz, Allah kâfirler için aşağılatıcı bir azab hazırlamıştır.
             
103- Namazı bitirdiğinizde, Allah’ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin. Artık ‘güvenliğe kavuşursanız’ namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz, mü’minler üzerinde vakitleri belirlenmiş bir farzdır.
             
104- (Düşmanınız olan) topluluğu aramakta gevşeklik göstermeyin. Siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da, acı çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Oysa siz, onların umud etmediklerini Allah’tan umuyorsunuz. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir.
108-Mâide

23- ..Allah’ın kendilerine nîmet verdiği iki kişi: ‘Onların üzerine kapıdan girin. Girerseniz, şüphesiz sizler gâlibsiniz. Eğer mü’minlerdenseniz, yalnızca Allah’a tevekkül edin.’ dedi.

24- Dediler ki: ‘Ey Mûsâ biz, onlar durduğu sürece hiç-bir zaman oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz burada duracağız’.
             
25- (Mûsâ:) ‘Rabbim, gerçekten kendimden ve kardeşimden başkasına mâlik olamıyorum. Öyleyse bizimle fâsıklar topluluğunun arasını Sen ayır’ dedi.
             
26- (Allah) Dedi: ‘Artık orası kendilerine kırk yıl haram kılınmıştır. Onlar yeryüzünde ‘şaşkınca dönüp duracaklar’. Sen de o fâsıklar topluluğuna üzülme.

33- Allah’a ve Resûlü’ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışanların cezâsı, ancak öldürülmeleri, asılmaları yada elleriyle ayaklarının çaprazca kesilmesi veyâ (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu, Dünyâ’daki aşağılanmalarıdır, âhirette onlar için büyük bir azab vardır.
             
34- Ancak, sizin onlara güç yetirmenizden önce tevbe edenler başka. Bilin ki, şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.

35- Ey îman edenler, Allah’tan korkup-sakının ve (sizi) O’na (yaklaştıracak) vesîle arayın; O’nun yolunda cihad edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.

109-Mümtehine

8- Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adâletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah adâlet yapanları sever.
             
9- Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost (veli) edinmenizden sakındırır. Kim onları dost edinirse, artık onlar zâlimlerin ta kendileridir.
             
11- Ve eğer eşlerinizden (kâfirlere kaçmalarından dolayı) herhangi bir şey kâfirlere geçer, böylece siz de (savaşta onları yenip) ganîmete kavuşursanız, eşleri (kaçıp) gidenlere (mehir olarak) harcama yaptıklarının bir mislini verin. Kendisine îman ettiğiniz Allah’tan sakının.

110-Fetih

7- Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sâhibidir.

11- Bedevilerden geride bırakılanlar, sana diyecekler ki: ‘Bizi mallarımız ve âilelerimiz uğraştırdı. Bundan dolayı bizim için mağfiret dile’. Onlar, kâlplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar. De ki: ‘Şimdi Allah, size bir zarar isteyecek yada bir yarar dileyecek olsa, sizin için Allah’a karşı kim herhangi bir şeyle güç yetirebilir?. Hayır, Allah yaptıklarınızı haber alandır’.
             
12- Hayır, siz Peygamberin ve mü’minlerin, âilelerine ebedi olarak bir daha dönmeyeceklerini zannettiniz; bu, kâlplerinizde çekici kılındı ve kötü bir zan ile zanda bulundunuz da, yıkıma uğramış bir topluluk oldunuz.
             
15- (Savaştan) Geride bırakılanlar, ganîmetleri almaya gittiğiniz zaman diyeceklerdir ki: Bizi bırakın da sizi izleyelim. Onlar, Allah’ın kelâmını değiştirmek istiyorlar. De ki: ‘Siz, kesin olarak bizim izimizden gelemezsiniz. Allah, daha evvel böyle buyurdu’. Bunun üzerine: ‘Hayır, bizi kıskanıyorsunuz’ diyecekler. Hayır, onlar pek az anlayan kimselerdir.
             
16- Bedevilerden geride bırakılanlara de ki: ‘Siz yakında zorlu savaşçı olan bir kavme çağrılacaksınız; onlarla (ya) savaşırsınız yada (onlar) müslüman olurlar. Bu durumda eğer itaat ederseniz, Allah, size güzel bir ecir verir; eğer bundan önce sırt çevirdiğiniz gibi (yine) sırt çevirirseniz, sizi acı bir azab ile azablandırır’.

17- Kör olana güçlük (sorumluluk) yoktur, topal olana güçlük yoktur, hasta olana da güçlük yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse, (Allah) onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim sırt çevirirse, onu acı bir azab ile azablandırır.
             
18- Andolsun, Allah, sana o ağacın altında biat ederlerken mü’minlerden râzı olmuştur, kâlplerinde olanı bilmiş ve böylece üzerlerine ‘güven duygusu ve huzur’ indirmiştir ve onlara yakın bir fethi sevap (karşılık) olarak vermiştir.
             
19- Ve alacakları bir-çok ganîmetleri de. Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sâhibidir.

20- Allah, alacağınız daha birçok ganîmetleri size vâdetti, bunu size hemencecik verdi ve insanların ellerini sizden çekti ki, (bu,) mü’minler için bir âyet olsun ve sizi dosdoğru bir yola yöneltsin.
             
21- Ve (daha) başka (nice nîmetler de, ki,) siz henüz onlara güç yetirmiş değilsiniz; (ama) gerçekten Allah, onları kuşatmıştır. Allah, her-şeye güç yetirendir.
             
22- Kâfir olanlar, sizinle savaşmış olsalardı, arkalarını dönüp kaçarlardı; sonra, ne bir veli (koruyucu dost), ne bir yardımcı bulurlardı.
             
23- (Bu,) Allah’ın öteden bêri sürüp giden sünnetidir. Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın.

24- Onlara karşı size zafer verdikten sonra, Mekke’nin göbeğinde ellerini sizden ve sizin de ellerinizi onlardan çeken O’dur. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
             
25- Ki onlar, inkâr ettiler, sizi Mescid-i Haram’dan ve durdurulmakta (bekletilmekte) olan hediyeleri (kurbanları), yerlerine varmaktan alıkoydular. Eğer kendilerini bilmediğiniz mü’min erkekler ve mü’min kadınları, bilgisizlik dolayısıyla darmadağın edip de bu yüzden size ‘dayanılmaz bir sıkıntı’ dokunmayacak olsaydı (o zaman durum farklı olurdu. Durumunun böyle olması,) Allah’ın dilediğini rahmetine sokması içindir. Eğer (karışık yaşayan mü’minler), seçilip ayrılmış olsalardı, muhakkak içlerinden inkâr edenleri acı bir azab ile azablandırırdık.
             
111-Nasr

1- Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman,
             
2- İnsanların Allah’ın dînine dalga-dalga girdiklerini gördüğünde,
             
3- Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabûl edendir.

112-Hucurât

9- Mü’minlerden iki topluluk çarpışacak olursa, aralarını bulup-düzeltin. Şâyet biri diğerine tecâvüzde bulunacak olursa, artık tecâvüzde bulunanla, Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın; eğer sonunda (Allah’ın emrini kab^3ul edip) dönerse, bu durumda adâletle aralarını bulun ve (her konuda) âdil davranın. Şüphesiz Allah, âdil olanları sever.
             
10- Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah’tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz.
             
113-Tahrîm

9- Ey Peygamber!, kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et ve onlara karşı ‘sert ve caydırıcı’ davran. Onların barınma yeri cehennemdir. Ne kötü bir dönüş yeridir o.

114-Tevbe

5- Haram aylar (süre tanınmış dört ay) sıyrılıp-bitince (çıkınca) müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları tutuklayın, kuşatın ve onların bütün geçit yerlerini kesip-tutun. Eğer tevbe edip namaz kılarlarsa ve zekatı verirlerse yollarını açıverin. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
             
6- Eğer müşriklerden biri, senden ‘eman isterse’, ona eman ver; öyle ki Allah’ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu ‘güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.’ Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.

12- Ve eğer antlaşmalardan sonra, yine yeminlerini bozarlarsa ve dîninize hınç besleyip-saldırırlarsa, bu durumda küfrün önderleriyle çarpışın. Çünkü onlar, yeminleri olmayan kimselerdir; belki cayarlar.
             
13- Yeminlerini bozan, elçiyi (yurdundan) sürmeye çabalayan ve sizinle ilk defâ (savaşa) başlayan bir toplulukla savaşmaz mısınız?. Korkuyor musunuz onlardan?. Eğer inanıyorsanız, kendisinden korkmanıza Allah daha lâyıktır.
             
14- Onlarla çarpışınız. Allah, onları sizin ellerinizle azablandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü’minler topluluğunun göğsünü şifâya kavuştursun.
             
15- Ve kâlblerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabûl eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir.
             
16- Yoksa siz, içinizden cihad edenleri ve Allah’tan ve Resûlü’nden ve mü’minlerden başka sır-dostu edinmeyenleri Allah ‘bilip (ortaya) çıkarmadan’ bırakılıvereceğinizi mi sandınız?. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

20- Îman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin Allah katında büyük dereceleri vardır. İşte ‘kurtuluşa ve mutluluğa’ erenler bunlardır.

24- De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşîretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticâret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Resûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.
             
25- Andolsun, Allah bir-çok yerlerde ve Huneyn gününde size yardım etti. Hani çok sayıda oluşunuz sizi böbürlendirip-gururlandırmıştı, fakat size bir şey de sağlayamamıştı. Yer ise, bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonra arkanıza dönüp gerisin geri gitmiştiniz.
             
26- (Bundan) Sonra Allah, elçisi ile mü’minlerin üzerine ‘güven duygusu ve huzur’ indirdi, sizin görmediğiniz orduları indirdi ve inkâr edenleri azablandırdı. Bu, inkârcıların cezâsıdır.

27- Bunun ardından Allah, dilediği kimseden tevbesini kabûl eder. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.

29- Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dîni (İslâm’ı) din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın.

36- Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah’ın kitabında on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte dosdoğru olan hesab (din) budur. Öyleyse bunlarda kendinize zulmetmeyin ve onların sizlerle topluca savaşması gibi siz de müşriklerle topluca savaşın. Ve bilin ki Allah, takvâ sâhipleriyle berâberdir.

38- Ey îman edenler!, ne oldu ki size, ‘Allah yolunda savaşa kuşanın’ denildiği zaman, yer(iniz)de ağırlaşıp kaldınız?. Âhiretten (cayıp) dünyâ-hayâtına mı râzı oldunuz?. Ama âhirettekine (göre), bu dünyâ-hayâtının yarârı pek azdır.
             
39- Eğer savaşa kuşanıp-çıkmazsanız, O sizi pek acı bir azabla azablandıracak ve yerinize bir başka topluluğu getirip değiştirecektir. Siz O’na hiç-bir şeyle zarar veremezsiniz. Allah, her-şeye güç yetirendir.
             
40- Siz O’na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O’na yardım etmiştir. Hani kâfirler ikiden biri olarak O’nu (Mekke’den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: ‘Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle berâberdir’. Böylece Allah O’na ‘huzur ve güvenlik duygusunu’ indirmişti, O’nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkâr edenlerin de kelimesini (inkâr çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah’ın kelimesi, yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sâhibidir.

41- Hafif ve ağır savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
             
42- Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlakâ seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. ‘Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık’. diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helâka sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor.

43- Allah seni affetsin; doğru söyleyenler sana açıkça belli oluncaya ve yalancıları da öğreninceye kadar niye onlara izin verdin?.
             
44- Allah’a ve âhiret gününe îman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için) senden izin istemezler. Allah takvâ sâhiplerini bilendir.
             
45- Senden, yalnızca Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, kâlbleri kuşkuya kapılıp, kuşkularında kararsızlığa düşenler izin ister.
             
46- Eğer (savaşa) çıkmak isteselerdi, herhâlde ona bir hazırlık yaparlardı. Ancak Allah, (savaşa) gönderilmelerini çirkin gördü de ayaklarını doladı ve; ‘(Onlara) Siz de oturanlarla birlikte oturun’ denildi.
             
47- Sizinle birlikte çıksalardı, size ‘kötülük ve zarardan’ başka bir şey ilâve etmez ve aranıza mutlakâ fitne sokmak üzere içinizde çaba yürütürlerdi. İçinizde onlara ‘haber taşıyanlar’ vardır. Allah, zulmedenleri bilir.

48- Andolsun, daha önce onlar fitne aramışlardı. Ve sana karşı bir-takım işler çevirmişlerdi. Sonunda onlar, istemedikleri hâlde hak geldi ve Allah’ın emri ortaya çıkıp-üstünlük sağladı.
             
49- Onlardan bir kısmı: ‘Bana izin ver ve beni fitneye katma’ der. Haberin olsun, onlar fitnenin (ta) içine düşmüşlerdir. Hiç şüphesiz cehennem, o inkâr edenleri mutlakâ çepeçevre kuşatıcıdır.
             
50- Sana iyilik dokunursa, bu onları fenâlaştırır, bir musîbet isâbet edince ise: ‘Biz önceden tedbirimizi almıştık’ derler ve sevinç içinde dönüp giderler.
             
51- De ki: ‘Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiç-bir şey isâbet etmez. O bizim mevlâmızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler’.
             
52- De ki: ‘Siz bizim için iki güzellikten (şehidlik veya zaferden) birinin dışında başkasını mı bekliyorsunuz?. Oysa biz de, Allah’ın ya kendi katından veyâ bizim elimizle size bir azab dokunduracağını bekliyoruz. Öyleyse siz bekleyedurun, kuşkusuz biz de sizlerle birlikte bekleyenleriz.
             
53- De ki: ‘İsteyerek veya istemeyerek infâk edin; sizden kesin olarak kabûl edilmeyecektir. Çünkü siz bir fâsıklar topluluğu oldunuz’.

73- Ey Peygamber, kâfirlerle ve münâfıklarla cihad et ve onlara karşı sert ve caydırıcı davran. Onların barınma yerleri cehennemdir, ne kötü bir yataktır o!..

80- Sen, onlar için ister bağışlanma dile, istersen dileme. Onlar için yetmiş kere bağışlanma dilesen de, Allah onları kesinlikle bağışlamaz. Bu, gerçekten onların Allah’a ve elçisine (karşı) nankörlük etmeleri dolayısıyladır. Allah fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.
             
81- Allah’ın elçisine muhâlif olarak (savaştan) geri kalanlar oturup-kalmalarına sevindiler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi çirkin görerek: ‘Bu sıcakta (savaşa) çıkmayın’ dediler. De ki: ‘Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir.’ Bir kavrayıp-anlasalardı.
             
82- Öyleyse kazandıklarının cezâsı olarak az gülsünler, çok ağlasınlar.
             
83- Bundan böyle, Allah seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de, (yine savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: ‘Kesin olarak benimle hiç-bir zaman (savaşa) çıkamazsınız ve kesin olarak benimle bir düşmana karşı savaşamazsınız. Çünkü siz oturmayı ilk defâ hoş gördünüz; öyleyse geride kalanlarla birlikte oturun’.
             
84- Onlardan ölen birinin namazını hiç-bir zaman kılma, mezarı başında durma. Çünkü onlar, Allah’a ve elçisine (karşı) inkâra saptılar ve fâsık kimseler olarak öldüler.
             
85- Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin; Allah bunlarla, ancak onları Dünyâ’da azablandırmak ve canlarının onlar inkâr içindeyken zorluk içinde çıkmasını istiyor.

86- ‘Allah’a îman edin, O’nun elçisi ile cihada çıkın’ diye bir sûre indirildiği zaman onlardan servet sâhibi olanlar, senden izin isteyip: ‘Bizi bırakıver, oturanlarla birlikte olalım’ dediler.
             
87- (Savaştan) geri kalanlarla birlikte olmayı seçtiler. Onların kâlbleri mühürlenmiştir. Bundan dolayı kavrayıp-anlamazlar.
             
88- Ama Resûl ve onunla birlikte olan mü’minler, mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler; işte bütün hayırlar onlarındır ve kurtuluşa erenler onlardır.
             
89- Allah onlar için, süresiz kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.
             
90- Bedevilerden özür belirtenler, kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah’a ve elçisine yalan söyleyenler de oturup kaldı. Onlardan inkâr edenlere pek acı bir azab isâbet edecektir.
             
91- Allah’a ve elçisine karşı ‘içten bağlı kalıp hayra çağıranlar’ oldukları sürece, güçsüz-zayıflara, hastalara ve infâk etmek için bir şey bulamayanlara bir sorumluluk (günah) yoktur. İyilik edenlerin aleyhinde de bir yol yoktur. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
             
92- Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde ‘Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum’ dediğin ve infâk edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana-boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur.
             
93- Yol, ancak o kimseler aleyhinedir ki, zengin oldukları hâlde (savaşa çıkmamak için) senden izin isterler ve bunlar geride kalanlarla birlikte olmayı seçerler. Allah, onların kâlplerini mühürlemiştir. Bundan dolayı onlar, bilmezler.
             
94- Onlara geri döndüğünüzde size özür belirttiler. De ki: ‘Özür belirtmeyiniz, size kesin olarak inanmıyoruz. Allah bize, durumunuzu haber vermiştir. Yaptıklarınızı Allah görecektir, O’nun elçisi de. Sonra gaybı da, müşâhede edilebileni de bilen’e döndürüleceksiniz ve O, yaptıklarınızı size haber verecektir’.
             
95- Onlara geri döndüğünüzde kendilerinden vazgeçmeniz için Allah’a and içecekler. Artık siz onlara sırt çevirin. Onlar gerçekten pistirler. Kazanmakta olduklarının bir cezâsı olarak, barınma yerleri cehennemdir.
             
96- Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler. Siz onlardan hoşnut olsanız bile şüphesiz Allah, fâsıklar topluluğundan hoşnut olmaz.

97- Bedeviler inkâr ve nifak bakımından daha şiddetlidir. Allah’ın elçisine indirdiği sınırları bilmemeye de onlar daha ‘yatkın ve elverişlidir.’ Allah bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir.
             
98- Bedevilerden öyleleri vardır ki, infâk ettiğini bir cereme sayar ve sizi felâketlerin sarıvermesini bekler. Kötü felâket onları sarsın. Allah işitendir, bilendir.
             
99- Bedevilerden öyleleri de vardır ki, onlar Allah’a ve âhiret gününe îman eder ve infâk ettiğini Allah katında bir yakınlaşmaya ve elçinin duâ ve bağışlama dileklerine (bir yol) sayar. Haberiniz olsun, bu gerçekten onlar için bir yakınlaşmadır. Allah da onları kendi rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.

106- Diğer bir kısmı, Allah’ın emri için ertelenmişlerdir. O, bunları, ya azablandıracak veya tevbelerini kabûl edecektir. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir.
             
107- Zarar vermek, inkârı (pekiştirmek), mü’minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah’a ve elçisine karşı savaşanı gözlemek için mescid edinenler ve: ‘Biz iyilikten başka bir şey istemedik’ diye yemin edenler (var ya,) Allah onların şüphesiz yalancı olduklarına şâhidlik etmektedir.
             
112- Tevbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, (İslâm uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) mü’minleri müjdele.

117- Andolsun Allah, Peygamberin, Muhâcirlerin ve Ensarın üzerine tevbe ihsan etti. Ki onlar -içlerinde bir bölümünün kâlbi nerdeyse kaymak üzereyken- ona güçlük saatinde tâbi oldular. Sonra onların tevbelerini kabûl etti. Çünkü O, onlara (karşı) çok şefkatlidir, çok esirgeyicidir.
             
118- (Savaştan) geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O’nun dışında (yine) Allah’tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabûl etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabûl edendir, esirgeyendir.

122- Mü’minlerin tümünün öne fırlayıp çıkmaları gerekmez. Öyleyse onlardan her bir topluluktan bir grup, çıktığında (bir grup da), dinde derin bir kavrayış edinmek (tafakkuhta bulunmak) ve kavimleri kendilerine geri döndüğünde onları uyarmak için (geride kalabilir). Umulur ki onlar da kaçınıp-sakınırlar.

123- Ey îman edenler, inkâr edenlerden size en yakın olanlarla savaşın; sizde ‘bir güç ve caydırıcılık’ görsünler. Ve bilin ki gerçekten Allah takvâ sâhipleriyle berâberdir.

Sadakallahülazim

Buraya kadar 272 tâne savaş ve bağlamı ile ilgili âyet okuduk ve bunların sâdece üçte biri savunma-savaşına atıf olarak gördük. Bu âyetlerdeki savaş ifâde eden kelimeler; Be’si, Kâtele, Harbin, Darabû, İdfeu, İnfirû, Kuffû, Mücâdihûne, Câhedû, Mevâtıne, Haracû gibi kelimeler ve türevleridir. Kur’ân’daki savaştan söz-eden âyetler baskın bir şekilde savunma-savaşı ile ilgili değil, “saldırı savaşı” ile ilgilidir.

Hendek, Uhud ve Hattâ Bedir savaşını savunma-savaşı olarak kabûl edebiliriz. Fakat Huneyn, Taif, Tebük savaşları, Mekke’nin Fethi ve Gazzelerin/Seriyyelerin tamâmı saldırı savaşıdır. Peygamberimiz hayâtı boyunca 62 tâne (bir rivâyete göre 65) Savaş/Gazve/Seriyye düzenlemiş, bunların 27 tânesine baş-komutanlık etmiştir. 27 gazve 60 civârında seriyye ile yaklaşık 90 savaş olduğunu söyleyenler de vardır. Hattâ “hayâtının her kırk gününe bir gün savaş/sefer düşmüştür” denir. Bunların da ezici çoğunluğu savunma değil, saldırı savaşıdır. Hattâ Peygamberimizin vefâtından sonraki halifeler ve 20. yy.’ın başına kadar müslümanların yaptıkları savaşların neredeyse tamâmı saldırı savaşıdır. Çünkü fazîlet sâdece savunma-savaşında değildir.

“Öyleyse kim size saldırırsa, onun saldırdığı gibi siz de ona saldırın. Allah’tan korkup-sakının ve bilin ki Allah, muhakkak ki korkup-sakınanlarla berâberdir” (Bakara 194).

“İslâm’da savaş savunma savaşıdır” sözüne göre, “Peygamberimiz yaptığı 65 savaşın tamâmını Medîne’de yapmıştır” demek gibi bir safdillikle karşı-karşıya kalırız. Peygamberimiz “savaşçı” bir peygamberdir. Bir elinde Kur’ân, diğer elinde kılıç/demir vardır ki “mîzan/düzen” ancak bunlarla birlikte sağlanabilir. Peygamberimizin ismi ile anılan sûre olan Muhammed Sûresi savaş sûresidir, zâten bir adı da “kıtâl sûresi”dir bu sûrenin.

Ali Merad:

“Haçlı Seferleri Hristiyanlık için olduğu gibi, askerî fetihler de İslâm’ın târihi imajından ayrılamaz. O kadar ki; İslâm kimi-zaman “kılıç dîni” olarak görülmüştür” der.

İslâm’da kaynak, kitap ve sünnettir. Kitap bilincin kaynağı iken, sünnet de eylemin kaynağıdır. Kitap, Allah’ı; kılıç ise Peygamberi temsil eder. Biri bilinç-şuur (kitap), diğeri de eylem (sünnet) olarak.

“Îman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkâr edenler ise tâğut yolunda savaşırlar. Öyleyse evliyau’ş şeytan/şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, Şeytan’ın hileli düzeni pek zayıftır” (Nisa 76).

İslâm’ın başlarında ve peygamberimizden sonraki 15-20 yıllık dönemde çok hızlı fetih hareketleri olmuştur ki, bu kadar kısa-zamanda yapılan fetihlerin savunma-savaşı yapılarak gerçekleşmesi doğal olarak imkânsızdır. Nesîmi Yazıcı:

“Hz. Ömer ile Hz. Osman’ın hilâfetinin ilk altı yılını içeren kısa dönemde, İslâm-târihinin olduğu kadar, belki de dünyâ-târihinin en hızlı fetih hareketlerinden biri gerçekleşmiştir. Bu cümleden olmak üzere, dönemin Bizans’la birlikte en güçlü devletlerinden biri olan Sasani Devleti, kısa-zamanda tamâmıyla ortadan kaldırılmıştır” der.

Son zamanlarda “Ilımlı İslâm Projesi”nin de katkısıyla, İslâm’ı “layt” bir şekilde yorumlayarak; “İslâm’da savaş sâdece savunma-savaşıdır” gibi asılsız sözler edilmesi ve diğer bâzı kesimler tarafından da sürekli olarak, özellikle “kırmızı et” öne çıkarılarak proteinden uzak durulması söylemleri, türk müslümanları özelinde dünyâ-müslümanlarını pasifleştirmiş ve pısırık-korkak-ürkek-çekingen vs. hâle getirmiştir ya da getirmek istemektedir. Tasavvuf-bâtıni söylemlerin aşırı öne çıkarılması ve desteklenmesi ile birlikte, İslâm Dîni, Budizme dönüştürülmeye çalışılarak, İslâm sanki “salt bir ahlâk dîni” gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. “Pasifliğin insanın ulaşabileceği en yüce makam olduğu inancı”na dayanan Budizm, târihte başta Uygurlar olmak üzere bir-çok devleti pasif bir hâle getirerek ve edilgen bir duruma sokarak ya diğer devletlerin güdümüne sokmuştur ya da yok olmalarına neden olmuştur. Göktürk hâkânı Bilge Kağan’ın, veziri Tonyukuk’tan bir Budist mâbedi inşasını istediğinde, vezirin ona verdiği cevap şöyle olmuştur: "Savaşı ve hayvan eti yemeyi yasaklayan ve miskinlik telkin eden bu dînin kabûlü, türkler için felâket olur".

İslâm’da her-şeyde olduğu gibi, savaş konusunda da bir ahlâk-anlayışı vardır ve “savaş-ahlâkı”, aynı-zamanda bir “tebliğ”i de içinde taşımıştır târih boyunca. Meselâ türklerin müslümanlaşması ilk-kez, arap-türk savaşlarının sonucunda başlamıştır. Savaş, insanlar arasında iyi ilişki biçimleri de doğurabilir. Hele ki İslâm’ın savaş-ahlâkı ile olursa tam bir tebliğ olur. Zâten, İslâm’da savaş-fetih, İslâm ile insan arasındaki engellerin kaldırılması için yapılır.

İslâm, savaşı, Allah ile insan arasındaki engelleri kaldırmak için yapar. Kendisini savunmak ve korumak, adâletsizliği gidermek, zulmü kaldırmak için yapar. Bunun yolu da kâh savunma, kâh saldırı-savaşı olarak tezâhür eder. Fakat çoğunlukla, amaç kötülükleri kaldırmak olduğu için, saldırı savaşı yapılır. Oturduğumuz yerde kötülükler kendi-kendine kalkacak değil ya..

“Saldırı savaşı” denildiğinde yanlış anlayarak saldırılan yerin “işgâl edilmesi ve insanlara eziyet edilip sömürülmesinden bahsetmiyoruz. Peygamberimizin ve halifelerin örnekliğinde de görüldüğü gibi İslâm “emperyâl” (emperyâlist değil) bir dindir. Cihad-merkezli olduğundan yayılmacıdır yâni. Fakat bu emperyâlllik, işgâl için değil, fetih için, dâvet için, tebliğ için, Allah’ın dînini âleme duyurmak için yapılır ve zâten adına da işgâl/emperyalizm değil, “Fetih” denir. Hiç kimse müslüman olmaya zorlanmaz/zorlanamaz. Sâdece, müslüman olmak istemeyenler cizye ile mükelleftirler. Gerçi gayri-müslimler bu verginin karşılığını da fazlası ile alırlar. “İslâm emperyâldir” derken; Batı’nın anladığı ve yaptığı tarzda bir emperyâlizmden, “yıkıcı emperyâlizmden” değil, “yapıcı emperyâlllikten” bahsediyoruz. Zâten bunun adını Batı’nın koyduğu gibi “emperyâlizm” olarak koymak ve kullanmak zorunda değiliz. Bunun İslâmî dildeki adı “cihad/fetih”tir. Evet; İslâm bir cihad/fetih dînidir. Ve fetih, bâzı küçük yıkıcılıklar taşısa da, aslında ve sonuçta yapıcı bir faâliyettir. Çünkü dînî bir faâliyettir.

Savaş bir dâvet görevi de görür aynı-zamanda. Kelim Sıddîki:

“Medîne’den 68 sefer başlatılmıştır ve bunların pek azı savunma amaçlıdır. Resûlullah bunların yarısına bile katılmamıştır. O sâdece sahabenin cehdini organize ediyor; meselâ 20 mü’mine; “gidin, şu civarda şu âsileri Allah’a boyun eğdirin” diyordu!.

Bu-gün müslümanlar dâveti, hristiyan bir mânâda algılamaktalar. Savaşın bir metod olabileceğini bir-an bile düşünmek onların tüylerini her-hâlde diken-diken ediyor. Harpler, Bedir, Uhud, Hendek alelâde anlatılıp geçiliyor. Stratejik önemi, psikolojisi ve sonuçları üzerinde durulmuyor ki, sonuçlar deyince de sâdece mü’minler üzerindeki değil, küfür âlemi üzerindeki têsir de anlaşılmak zorundadır.

Acaba bu muhârebeler İslâm toplumunu nasıl sağlamlaştırmış, aşîrete dayalı arap câhili toplum yapısını nasıl sarsmıştır?. Meselâ, sîret literatürü bu sorulara cevap vermiyor. Bir de “güç” sorunu var. Peygamber’in hiç şüphesiz güce ihtiyâcı olmuştur ve Mekke’de bunu bulamamıştır. Şimdi acaba o’nun “güç anlayışı” neydi?. Gücü nasıl buldu ve nasıl kullandı?. Nasıl devretti?. Gücünün kaçta-kaçı askeriydi?. Gücünü savaşlar mı yarattı?. Gücünü başkalarıyla paylaştı mı?. İşte bu gibi sorular hâlâ cevap bekliyor” der.

Mustafa Çelik şöyle der:

“Şunu bilelim ki; cihad, şunun-bunun emri değil, Allah’ın emridir. Allah’ın cihad emrini gereksiz görmek, Allah’a imânı gereksiz görmektir.

Kur’ân’ı alır okursanız görürsünüz ki, Kur’ân baştan-sona îman ve cihad/fetih kokan bir kitaptır. Kur’ân, insanı îmansız ve cihadsız bırakmayan bir kitapdır. Cihad, İslâm’ın hayâtıdır. Cihad’ı İslâm’dan çekip alırsanız, yâni İslâm’ı cihad emri olmayan bir din olarak tasavvur ederseniz, İslâm’ın hayâta hâkim olma hakkını mahkûm etmiş olursunuz. İslâm’ı mâbede hapsedilmiş, evcil, sokağa söyleyecek bir sözü olmayan, ekonomik ve siyâsal yaşama, sanat ve estetiğe, mîmâriye, târihe, ölüm ve ötesine âit bir iddiası, bir söylemi bulunmayan ölü dünyâ-dinlerinden bir din olarak tasavvur edenler, Allah’ın indirdiği dîne değil, sahte ilâhlar tarafından uydurulmuş ve üretilmiş dinlere tâbi olanlardır. 

Cihad, istiklâlimizin ve istikbâlimizin garantisidir. Cihadsız bir dîne inanmış olanların âkibetleri Firavunlara köleliktir. Müslüman olarak “Maşrıkta bir müslümanın ayağına bir diken batsa benim ayağım kanar. Mağrıp’ta bir müslümanın ayağına bir taş çarpsa benim ayağım sızlar” demiyorsan, îmânın problemli demektir. Îman edip îman-merkezli bir hayat yaşamak istiyorsan, dünyâ-müslümanlarını sâhiplenmek mecbûriyetindesin. Aksi-hâlde îmânına ihânet etmiş olursun”.

“Size ne oluyor da, Allah yolunda ve o ezilen erkekler, kadınlar ve yavrular uğrunda savaşmıyorsunuz? Baksanıza: “Ey bizim Rabbimiz! bizleri zâlim olan bu memleketten kurtar!, bize bir yiğit, bir bahâdır gönder!” diye yalvarıp duruyorlar” (Nîsa 75).

R. İhsan Eliaçık bu âyetin tefsirinde şöyle haykırır:

“Yâni: Ey Allah ile yürüyenler!, Ey müslümanlar!, size ne oluyor da böyle eli-kolu bağlı oturup duruyorsunuz?. Siz şu kâlpsiz dünyânın kâlbi, insanlığın geriye kalan son vicdânı değil misiniz?. Allah ile yürümenin öyle oturarak mı olacağını sanıyorsunuz?. Bakın Mekke’de kalanlar (bugün de Gazze’de, Mısır’da, Sûriye’de vs.) gözlerini dikmiş sizi bekliyor. Çâresizlik içinde yalvarıp duruyorlar. Zulüm altında inleyen bu insanlar için savaşmazsanız, “Allah ile yürüyen” birileri mutlaka çıkacaktır. O hâlde kalkın ve yürüyün!. Ve siz, ey bu kitabı kendi çağında okuyan herkes!, kendi çağınızın ezilen erkekleri, kadınları ve yavrularından sorumlusunuz. Memleketlerinde zulüm altında inleyen ; baskıdan, zorbalıktan kurtulup özgürlük ve adâlet arayan bütün insanlardan sorumlusunuz. Dünyâ’nın neresinde bir mazlum varsa, neresinde bir “imdat” çığlığı duyuyorsanız, kim olduğuna bakmadan yardımına koşmaya, el uzatmaya mecbursunuz. Dünyâ’nın meydanında “Allah ile yürümek” budur!: Haydi kalkın!. Allah yolunda ve tüm ezilenler uğrunda savaşın!”.   

Savaş denince sâdece ok-kılıç vs. gibi savaş aletleriyle yapılan ve ölme-öldürme ile sonuçlanan savaşı anlamaz İslâm. Şeytan’ın ve tâğutların işgâl ettiği zihinleri özgürleştirmek için yapılan cehd de bir çeşit savaştır. Zihinlerle/nefislerle/benliklerle/kâfirlerle/münâfıklarla vs. gerek savunmada, gerekse merkez-dışında cehd/savaş yapılır. Bu, İslâm’ın en önemli başka bir yönüdür. Bu “cehd” için de merkezden çok uzaklara bu “savaş”ı yapmak için çıkılır. Tâbir-i câiz ise kâlplere//yüreklere/vicdanlara/zihinlere saldırılır.

Ee, İslâm/silm/selam kelimeleri “barış” demek değil mi? diye sorulursa.. Evet, “barış” demektir. Fakat bu barış, “savaştan sonraki barış”tır. (Enfâl 60-61). Peygamberlik örneğinde bunu görüyoruz. Mekke, savaşmadıkça fethedilmedi. “İzâ câe nasrullâhi vel feth, Ve reeyten nâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ”.. “Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman, (işte o zaman) insanların Allah’ın dînine dalga-dalga girdiklerini göreceksin”. Çünkü İslâm ancak bu şekilde hem gönüllere hem de coğrafyalara yerleşir ve sâbitlenir. Aksi hâlde sâdece gönülleri fethetmek değildir îman. Îman, yüzdeyüz îmandır. Maddî/mânevi tüm boyutları ile gerçekleştiğinde ancak tam anlamıyla gerçekleşmiş ve yaşanmış olur. Îman/İslâm yaşanmak ister, yaşanmak için coğrafyalar ister. Mücâhidler ile fethedilmiş coğrafyalar. Çünkü sâdece söz ile meydana gelen îman, sâdece ahlâk ile toplanan kalabalık, başka bir sözle, başka bir ahlâkla saf değiştirir. Hemen gidebilir/değişebilir. Allah muhâfaza..

“Kur’ân’da savaş ile ilgili âyetlerin bir-çoğu da savunma-savaşı ile ilgilidir” diyorlar. İyi de kardeşim biz bu âyetlerin de gereğini yerine getirmiyoruz ki.. Meselâ “Mavi Marmara” olayında 10 müslümanın/vatandaşın ölümüne neden olan olaya (savaş) karşı hareket (savaş) etmedik. Yâni bize saldırıyorlar ama biz buna karşılık vermiyoruz. Yâni savunma-savaşı yapmıyoruz. Savunma-savaşını da yapmıyoruz ki..Bunun nedeni, Kur’ân’da savaş sâdece savunma-savaşıdır bahânesi değildir. Savaşmaktan korkmaktır. Saldırı savaşına muhâlif/karşı olanlar, zâten savunma-savaşından da korkanlardır. İslâm’daki savaşın sâdece savunma-savaşı olduğunu söyleyenler, aslında savunma-savaşına da karşıdırlar. Çok gerektiği hâlde bile. Savunma-savaşını ön-plana çıkaranların ilk-hedefi Kur’ân’a hizmet değildir; Laik/kapitâlist/neo-demokratik/neo-liberâlist/neo-konformist/modernist/ekonomik/konjonktürel sistemlerin etkileridir. Bu sistemin meydana getirdikleri “götsüz”lükler yada “götlük”lerdir.  

Oysa bu korku îman edenler için yersizdir. Bunu Kur’ân söylüyor:

“Onların kâlplerinde sizin korkunuz, Allah’ın korkusundan fazladır. Böyledir, çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. Onlar müstahkem şehirlerde veya duvarlar arkasında bulunmaksızın sizinle toplu hâlde savaşamazlar. Kendi aralarındaki savaşları ise çetindir. Sen onları derli-toplu sanırsın; Hâlbuki kâlpleri darma-dağınıktır” (Haşr 14).

“Îman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O hâlde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır" (Nîsâ, 76)

Ramazan Kayan:

“Bir Moğol askeri bir köye giriyor, tüm köylüleri esir alıyor. O an kılıcı yanında yok, gidip kılıcını alıp getiriyor, bütün esirleri kılıçtan geçiriyor...

Köylülere niçin tepki vermedikleri sorulunca, cevap ilginç...”Ama o bir Moğol!”

Moğol korkusu iliklerine işlemiş bir toplum. Ya da diktatörlerin, emperyalistlerin korkusu ile mefluç kitleler.

Evet, egemen güçlerin yenilmezliğini kulaklarımıza üfleyen, Şeytâni fısıltılarla kâlpleri ifsâd eden odaklar boş durmuyor.

“Kuşkusuz Rabbimiz Allah’tır deyip sonra istikâmet üzere olanlara korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de”.

Ölüm korkusu, rızk endişesi, cezâlandırılma tedirginliği terk edilmeden geleceğe yürüme takâtini kendimizde bulamayız.

Ahmet Feyyaz: “Toplumlar savaşlarla, silahlarla yok olmazlar, halklar korkuları ile yok olurlar” der.

Tedbir korkaklığın diğer ismi olmuşsa orada durmak lâzım. Bu-gün fincancı katırlarını ürkütmemek adına her şeyden vazgeçme yanılgısı revaç bulabiliyor. Bu bakımdan tedbirciliğimiz alanı terk etmek, sorumluluktan sıyrılmak anlamına gelmemeli diye düşünüyorum. Çünkü aşırı tedbircilik, takiyyeciliğe, takiyyecilik de zamanla ikiyüzlülüğe neden olabilmektedir” der.

Ve Resûlullah’ın uyarısı: "Kim bir zâlime yardım ederse, (savaşmayarak H.G.) Allah Teâlâ, o zâlimi ona musallat eder".

“Kendilerine savaş açılan kimselere (savaş) izni verildi; çünkü onlar zulme uğradılar. Şüphesiz Allah onları zafere ulaştırmaya gerçekten kâdirdir” (Hacc 39).

Savunma-savaşı, savaşın ilk aşamasıdır. Kur’ân’da savaş “ilk olarak” savunma-savaşıdır. Fakat burada durmaz, fetihlere başlar. Âyetlerde savaşa, genellikle de saldırı savaşı dediğimiz “Cihad/Fetih için bir teşvik vardır.

“Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kâfirlerin cezası işte böyledir” (Bakara 191).

Bu âyete göre savunma-savaşı “mutlak anlamda” sâdece Mescid-i Haram’da ve haram aylarda olur.

“Sana haram olan ayı, onda savaşmayı sorarlar. De ki: Onda savaşmak büyük (bir günahtır). Ancak Allah katında, Allah’ın yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek, Mescid-i Haram’a engel olmak ve halkını oradan çıkarmak daha büyük (bir günahtır). Fitne, katilden beterdir. Eğer güç yetirirlerse, sizi dîninizden geri çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler; sizden kim dîninden geri döner ve kâfir olarak ölürse, artık onların bütün işledikleri (amelleri) Dünyâ’da da, âhirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateşin halkıdır, onda süresiz kalacaklardır” (Bakara 217)

Görüldüğü gibi Kur’ân, duruma göre haram aylarda bile savaşa izin vermiştir. Fakat bu aylarda yapılacak savaş sâdece “savunma-savaşı” olabilir.

Mute ve Tebük savaşları kesinlikle birer savunma-savaşı değildirler. 100.000 kişiye karşı 3.000 kişiyle yapılmış kahramanca bir “saldırı savaşı”dır bu savaşlar.

Kendisine “yeryüzünde sağlam bir iktidâr” verilen (Kehf 84) Zülkarneyn’in doğudan batıya yaptığı seferler, savunma-savaşı amaçlı değildir.

Daha Peygamberimizin vefâtından 33 yıl sonra Muâviye zamânında İstanbul’u fethetmek için gidilen savaş savunma savaşı değildir. Kıbrıs’ın fethi de bir savunma savaşı değildir. “Saldırı savaşı” sözü ağır gelmiş olanlar bunu “fetih savaşı olarak” değerlendirsin.

Yahudilik ve Hristiyanlığın entegrist ve şiddete dayalı dinsel kabûlleri bu-gün bütün şiddetiyle icrâ edilmektedir. Buna mukâbil, öteki yerel her bir dîni söylemden ve husûsiyle Müslümanlardan ise, çoğulcu (demokratik) bir yaklaşım sergilemeleri istenmekte; bununla, siyâsaldan soyutlanmış protestan bir İslâm! talep edilmektedir.

Askerlikte bir kâide vardır: “Savaşı mümkünse düşman tarafında yapmak”. Böylelikle kendi taraflarındaki yıkımla oluşacak zarârın azaltılması hedeflenir.

Peygamberimizin vefât etmeden önce son yaptığı iş, Usame bin Zeyd’i komutan tâyin ederek Bizans’a karşı savaşmaya göndermesidir.

Rabbimiz diyor ki: “Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adâleti yerine getirmeleri için berâberlerinde kitabı ve mizânı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah’ın, dînine ve peygamberlerine, gayba inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, dâima üstündür” (Hadid 25).

Âyette de söylendiği gibi; Allah Kur’ân’da sâdece mizânı değil, demiri de indirdiğini söyleyerek sâdece yumuşaklığı değil, yerine ve zarûrete göre (ki bu, nerede olursa-olsun zulmü ber-taraf etmek demektir) demiri kullanarak sertliğe de baş-vurulabileceğini söyler.

İslâm savaş-süreci şu şekilde işler: Savaşmamak; savaş açanlara karşı savaşmak; engelleri, zulümleri ortadan kaldırmak için saldırı savaşı (cihad/fetih).

  Seyyid Kutup der ki:

“İslâm’da savaş, ‘tahaffuz’dan çok ‘taarruz’dur”.

Ali Şeriati:

“Bildiler ki, “zulme rızâ gösteren, zâlimin ortağıdır". Müslümanın yaşamı akîde ve cihad ile sağlamdır. Peygamber (s.) ve izleyicilerinin sünneti; bireysel riyâzetler, kulluk, telkin ve uyuşturucu ibâdetler değildir, Cihad ve şehâdettir. Kur’ân’ın getirdiği ruhbanlık değildir. Peygamber silahlıdır ve risâletinin hedefi bilgi, bilinç ve adâlettir. Mü’minler bildiler ki, İslâm’ın ilâhı, “demiri” (gücün simgesi) adâlet terâzisinin özdeşi, adâleti de vahy kitabının gereği olarak kullanır. İslâm-îmânına sâhip bir toplumun belirtisi: “Birbirlerine karşı merhâmetli, kâfirlere karşı şiddetlidirler” (Fetih 29) esprisidir. Dik-başlılık ve izzettir. Hiç-bir kitap, Kur’ân kadar zillet içindeki toplumları devrime, başkaldırmaya ve ayaklanmaya tahrik edici değildir.

Cihad, kuşkusuz cennetin kapılarından Allah’ın has velilerine açtığı bir kapıdır, ve o bir takvâ giysisi, Allah’ın sağlam zırhı, güvenilir sığınağıdır. Kim (cihadı) gerekli görmeyerek terk ederse Allah da ona zillet elbisesini giydirir; belâ böyle olanı kuşatır, horlanmışlık ve zilletin baskısı altında ezilir. Akılsızlığa ve faydasız sözlere mahkûm olur. Yâni kâlbinde bu hâl yer eder. Cihadı zâyi etmek kişinin kişiliğini kaybederek zillete düşmesi, adâletten uzaklaşması, göç ve hükmünün ortadan kalkması şeklindeki hakkın hükümranlığı gerçekleşmiş olur” (Nehcûl Betağa, Abede, s. 69) der.

Mustafa Özcan:

“Müslümanın boynunun kıldan ince olması hakîkat karşısındadır. O bâtıl karşısında ise dimdik ve kılıçtan daha keskindir” der.

“Andolsun, biz peygamberlerimizi apaçık olan belgelerle gönderdik, insanlar adâleti ayakta tutsunlar diye onlarla birlikte kitabı ve mizânı da indirdik. Kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için faydalar bulunan demiri de indirdik; öyle ki Allah, kendisine ve peygamberlerine gayb ile (görmedikleri hâlde) kimlerin yardım edeceğini bilsin. Hiç şüphe yok ki Allah büyük kuvvet sâhibidir, üstün olandır” (Hadîd 25).

“Ey Peygamber. Mü’minleri savaşa karşı hazırlayıp teşvik et. Eğer içinizden sabreden yirmi (kişi) bulunsa iki yüz kişiyi mağlûp edebilir. Eğer içinizden yüz (sabreden kişi) bulunursa bunlar da kâfirlerden binini yener. Çünkü onlar idraksiz bir topluluktur. Şimdi Allah sizden (yükünüzü biraz) hafifletti ve sizde bir zaaf olduğunu da biliyordu. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa (onların) iki-yüzünü (kişi) bozguna uğratır. Eğer sizden bin (kişi) olursa Allah’ın izniyle (onların) iki-binini yener. Allah sabredenlerle berâberdir” (Enfâl 66).

Bertolt Brecht:

“Savaşan kaybedebilir, savaşmayansa çoktan kaybetmiştir” der.

“Gevşemeyin, üstün durumda olduğunuz hâlde antlaşmaya dâvet etmeyin! Allah sizinledir; amellerinizi asla yitirmeyecektir” (Muhammed 35). Kaldı ki “eğer îman ediyorsanız üstün olan sizsiniz” dedikten sonra, “üstünsünüz, barış yapmayın” diyor.

“Gerçekten (savaşsız bir) dünyâ-hayâtı, ancak bir oyun ve tutkulu bir oyalanmadır. Eğer îman ederseniz ve sakınırsanız, O, size ecirlerinizi verir ve mallarınızı da istemez” (Muhammed 36). Bu âyette de, savaşı olmayan bir Dünyâ’nın oyun ve eğlenceden ibâret olduğu ya da oyun ve eğlenceye dönüşeceği söylenir.

“Gerçekten (savaşsız bir) dünyâ-hayâtı, ancak bir oyun ve tutkulu bir oyalanmadır. Eğer îman ederseniz ve sakınırsanız, O, size ecirlerinizi verir ve mallarınızın da hepsini istemez. Eğer sizden onları(n tümünü) isteyip sizi çıplak bırakacak olursa, cimrilik edersiniz ve sizin kinlerinizi de ortaya çıkarmış olur. İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda (savaş için) infâk etmeye çağrılıyorsunuz; buna rağmen bâzılarınız cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik eder. Allah ise, Ğaniy (hiç-bir şeye ihtiyâcı olmayan)dır; fakir olan sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirip-değiştirir. Sonra onlar, sizin benzeriniz de olmazlar” (Muhammed 36-38). Allah bu âyetlerle, cihad için yapılan harcamayı üstün bir harcama olarak görür ve teşvik eder.

Sürekli savunma durumunda kalan toplumların bir gün gelir savunmaları delinir/yarılır. Sürekli olarak savunma durumunda kalınamaz. Demek ki sâdece savunmayla olmuyor bu iş. Yerine göre saldırı şart. Hayâtın her seviyesini/şartını/durumunu tespit ve kabûl etmeyen bir yaklaşım onu iptal veya imhâ eder.

“Muhammed, Allah’ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında merhâmetlidirler. Onları, rükû edenler, secde edenler olarak görürsün; onlar, Allah’tan bir fazl (lütuf ve ihsan) ve hoşnutluk arayıp-isterler. Belirtileri, secde izinden yüzlerindedir. İşte onların Tevrat’taki vasıfları budur: İncil’deki vasıfları ise: Sanki bir ekin; filizini çıkarmış, derken onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış, sonra sapları üzerinde doğrulup-boy atmış (ki bu,) ekicilerin hoşuna gider. (Bu örnek,) Onunla kâfirleri öfkelendirmek içindir. Allah, içlerinden îman edip sâlih amellerde bulunanlara bir mağfiret ve büyük bir ecir vâdetmiştir” (Fetih 29).

Mü’minlere karşı merhâmetli, kâfirlere karşı ise sert olmayanlar ve âyetin gereklerini yerine getirmeyenler, bir-zaman sonra tam tersi bir şekilde, “mü’minlere karşı sert/acımasız, kâfirlere karşı merhâmetli” olmaya başlarlar. Bir cezâ olarak kâfirlerle dost olup mü’minlerle savaşmaya başlarlar, değişik şekillerle ve yöntemlerle. Çünkü bir emri yerine getirmeyenler, bir-zaman sonra o emrin aksini yapmaya başlarlar sünnetullahın doğasından ve âyetin ters tepmesinden dolayı. Müslümanlar başlarlar birbirlerini yemeye.

Müslümanlar kültürel/sosyal/siyâsal/askerî alanda sürekli savunma durumunda kaldıkları için ve 200 yıldır bu bakış-açısı kâlplerine de işlediği için, savaşı da sâdece savunma-savaşı olarak görmeye başladılar. Oysa demiri ancak yine demir köreltir.

Peygamberlerin de zamânın zâlim muktedirlerine saldırmışlardır. Ali Şeriati bunu şu şekilde anlatır:

“Hz. İbrâhim’in gönderilir-gönderilmez kalkan kuşandığını görüyoruz. Hz. Mûsa’da çobanlık âsâsını kaldırıyor ve Firavun’un sarayına yürüyor. Kârun’u toprağa gömüp, Firavun’u suda boğuyor. Ve İslâm peygamberi bireysel oluşum biter-bitmez cihadı başlatıyor. On yıl boyunca altmış beş savaşa katılıyor. Yâni her elli günde yeni bir savaş ve yeni bir askerî harekat! Gerçekte bunların mûcizeleri, gönderiliş-gâyelerine işâret eder. Mûcizeleri de çağrılarıyla bir uygunluk içerisindedir. Âsânın ejderhâ oluşu ve büyünün bozulması, Firavun’un tahtına yönelik bir saldırı anlamı taşır”.

Caner Taslaman:

“İslâm barış dînidir” cümlesi kulağa hoş gelse de bize şu gerçekleri unutturmamalıdır:

1- İslâm, bâtıl, hurâfe, bid’at ve uydurma rivâyetlerle Kur’ân mesajını yozlaştıran, dîni kendi heveslerine kurbân ederek insanları sürüleştirip uyuşturan sapıklarla aslâ barışmaz.

2- İslâm, insanların özgürlüklerine darbe vuran ve onların bedenlerini, ruhlarını, maddî-mânevi imkânlarını ve inançlarını sömüren zâlimlerle asla barışmaz.

3- İslâm, vahiy ile insanlar arasına engeller koyan, insanları hidâyetten mahrum bırakan, kendi tanrılığını îlan eden despotlarla bırakın barışmayı, savaşmayı emreder:

“Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz!, bizleri halkı zâlim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” (Nîsâ 75).

4- “İslâm şiddete karşıdır” söylemi aslâ Kur’ânî değildir, aksine zâlim şiddete uyarıyla bu fayda vermezse, âdil şiddetle cevap veren dînin adıdır.

5- Gaflet içerisinde sâdece duâ okumakla, sâdece dergâhta çay içmekle, sâdece dînî tartışmalar yapmakla, sâdece “Ya rabbi şükür” demekle, sâdece dilencinin önüne bir şeyler atmakla din yaşanmaz.

6- İslâm, açlığa, sömürüye, işgâle ve aç-tok arasındaki uçuruma sessiz kalan bir din değildir. Müslüman da bu türlü zorbalıklara göz yuman “gizli iş-birlikçi” olmamalıdır.

Sonuç: Müslüman olmak zâlimlerle kavga etmektir…!! Bu yüzden pek sevilmeyiz… Çünkü biz “Ben Rahmet peygamberiyim, ama aynı-zamanda ben savaş peygamberiyim” (Buhari, Cihad, 146.)” der.

Başlangıçta Medîne bölgesinin çeyreği veya ondan daha azı müslümanların elinde idi. Devletin toprakları, 10 yıl sonra Hz. Peygamber’in vefâtı sırasında 3 milyon km2’ye ulaşmıştı ki, bu, günde ortalama 845 km2 demektir. Doğaldır ki bu rakamlara salt savunma savaşı ile ulaşmak imkânsızdır. Zâten “fetih”, savunma ile olmaz. 

Peygamberimiz: “Her dînin ruhbâniyeti vardır, benim dînimin ruhbâniyeti ise cihattır” der. (İbn Kesir).

Sorunumuz “İslâm medeniyetinin yokluğu” sorunudur ve bu medeniyet tekrar kurulmadıkça bir şeyleri değiştirebilecek yeni fikirler ve eylemlerde bulunamayız. İslâm medeniyetinin yıkılması, başka bir medeniyetin ona galebe çalmasının bir sonucu değildir. İslâm medeniyetine ilmî anlamda kimse galebe çalamaz zîra. İslâm medeniyetinin yıkılması; bir sinerji yakalamış savaşçı başka bir milletin İslâm milletine savaşta üstün gelmesi ve İslâm topraklarını/insanlarını/medeniyetini/kültürünü yıkması neticesinde gerçekleşti. Moğol istilâsından bahsediyorum. Selçukluların çöküşünden sonra karşılarında güçlü bir devlet kalmayınca bu fırsatı kaçırmadılar ve istilâya başladılar ve hemen-hemen tüm İslâm ülkelerini harâbeye çevirerek bir medeniyeti çökerttiler. Memlüklülerin onları bir bölgede durdurması da bu yıkımı durdurmaya yetmedi. Bu nedenle tekrar ayağa kalkmak ve medeniyeti yeniden inşâ etmek için ilk-başta tüm İslâm âlemini kapsayan bir güç oluşturmak şarttır. Daha sonra ilim ve medeniyet yolunda çalışılmalıdır. Yıkıldığımız yerden kalkmak böyle olur. Biz, ilimde geri kalmaktan değil, “birlik”in bozulmasından kaynaklanan askerî gücün zayıflaması nedeni ile yıkıldık. Zâten medeniyet yıkıldığı için medeniyetin göstergesi olan ilim geriledi. Zâten moğollar maddî-mânevi bir yıkım yapmışlardır. Kitâbî-İslâm’i bilgiyi zayıflatıp-yıkıp, sezgisel-heretik bilgiyi-inançları bilerek-bilmeyerek çoğalttılar ve sağlamlaştırdılar. Çünkü moğolların önünden kaçan heretik topluluklar aynı yerde buluşunca bir-birlerini bilgi alanında kuvvetlendirdiler. Moğollar ilimde sanki İslâm âleminden daha mı fazla ilerlemişlerdi de İslâm medeniyetini yıkabilmişlerdi? Tabî ki de hayır. Haçlıların savaş-gücü sınırlı idi. Müslümanlar bu saldırıyı püskürttüler. Fakat çok daha güçlü ve savaşçı moğollar karşısında dayanamadılar ve medeniyet yıkıldı/yakıldı. İslâm toprakları harâb oldu. Şimdi; mesele kültür/ilim/bilgi vs. meselesi ise, “haçlılara yeten kültür moğollara mı yetmedi?” sorusu çok yerinde bir soru olur..

İbn Hâldun, toplumların yükseliş ve çöküşünü dîne bağlayıp din temelinde îzah etmenin çok da doğru olmadığını söyler. İslâm’i bir medeniyeti kurmanın yolu, mevcut dünyâ-düzenine aykırı radikâl kararlar almak ve eylemlerde bulunmakla gerçekleşir. Bu da ilmin yanında savaşı da göze almakla olur. Hele müslümanların birleşerek kuracakları ilmî/askerî bir güç, Dünyâ’nın gidişâtını ve görünümünü değiştirecek İslâm medeniyetinin tekrar kurulmasını sağlayacaktır.

Cihad denince yüzlerinin rengi atan, sesi titreyen, istemsiz bir yutkunmadan sonra cihadı çağ-dışı bir terör gibi gösterecek şekilde konuşan sözde müslümanlar var. Oysa cihad îmânın bir uzantısıdır. 

Ahmet Kalkan:

“Savaşın, çok-yönlü bir hareketler serisine vücut vereceği açıktır. Başlangıcı meşrû bir kıtâl devresine girildiğinde bunun içinde saldırılar ve savunmalar ardarda gelir. Bunları bir-birinden ayrı düşünemeyiz.

Şurası kesindir ki; Kur’ân, bağlılarının silâhsızlanmasına gidecek bir yola onay vermez. Böyle bir şey, Kur’ân’ın insanını, korumak ve yüceltmek zorunda olduğu değerleri savunmada yetersiz bırakır. Kur’ân’ın insanı Allah yolunda savaşacak, ezilip itilen, yurtlarından edilen çocuklar, kadınlar, ihtiyarlar için didinecektir. Böyle bir mukâtelede/savaşta yer almak Allah’ın sevgisini kazandırır (Nîsâ, 75-76; Saff 4). Böyle olunca, Kur’ân bağlısı, her-an kıtâle girebilecek hâlde olmak zorundadır. Çünkü onun görevi evrensel bir görevdir. O, kendi nefsinin keyfini yerine getirmekle işini bitirmiş olmuyor. Sırtında bir büyük emânet vardır.

“Allah yolunda seferber olun” dendiğinde, iğreti hayâtın zebûnu olarak olduğu yere çakılıp kalmak îman adamına yakışmaz. Bu yolu seçenler, rezil ve zelil olurlar ve nihâyet Allah onları siler süpürür ve yerlerine, emâneti yüklenebilecek cihad eri başka topluluklar getirir. (Tevbe 38-39).

“Ey îman edenler, ne oldu ki size, Allah yolunda savaşa kuşanın denildiği zaman, yer(iniz)de ağırlaşıp kaldınız? Âhiretten (cayıp) dünyâ-hayâtına mı râzı oldunuz? Ama âhirettekine (göre), bu dünyâ-hayâtının yarârı pek azdır. Eğer savaşa kuşanıp-çıkmazsanız, O sizi pek acı bir azabla azablandıracak ve yerinize bir başka topluluğu getirip değiştirecektir. Siz O’na hiç-bir şeyle zarar veremezsiniz. Allah, her şeye güç yetirendir” (Tevbe 38-39).

Allah yolunda savaşı sevmeyen ve onu çirkin görenler bilmelidirler ki zulme karşı mücâdele ve gerektiğinde savaştan kaçış, fitneyi kökleştirir, yâni insanlığın dirlik ve düzenini bozar. İşte bu, kıtâlden çok daha beter bir sonuçtur. Yâni, fitne, kıtâlden daha kötü ve yıkıcıdır (Bakara, 119, 217). İslâm’da savaş, zorla insanları dîne sokmak için değil; savunma ya da düşmana misliyle mukabele için yapılır. Kur’ân’ın genel içeriğinden anlaşılan budur.

Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı tüm kânun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak olduğunu açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki, gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun. Peygamber’in amcası Hz. Abbas’ın dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün (kâfir) Dünyâ’ya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün güçleriyle İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın sâdece gündelik işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi?. Çağdaş müslümanın öyle bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgûl. Bahâneler de çok: “İmkânlarımız yok, itler salıverilmiş, ama taşlar  bağlı...” Filistin’li çocuklardan öğrenin bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu, îmânın en büyük imkân olduğunu, Allah’ın tarafını seçenin destansı direnişini...     

Bu-gün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman edinmeleri gereken kâfirleri dost kabûl etmeleri yatmaktadır. Dünyâ’da izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabûl etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.

Sulh (dâima) hayırlıdır...” (Nîsâ 128)

“İslâm” kelimesi, anlamı barış demek olan "silm" kökünden türemiştir. Barış kökeninden ismi türetilmiş olan bir dînin kitabında savaştan söz edilmesi derinlemesine akletmeyen kimseler tarafından yadırganabilir. Ancak Kur’ân-ı Kerim, hayâller ve ütopyalar üzere kurulu bir kitap değildir. Bir şeyin olmamasını istemek başka, onun varlığını kabûl etmek başka bir şeydir. Savaş, insanlık târihiyle birlikte vâr olmuş ve vâr olmaya devâm edecektir. Henüz insan yaratılmazdan önce melekler, insanın yeryüzünde kan döken ve fesat çıkaran bir varlık olacağını söylemiş, Yüce Allah da, bu iddialarının gerçekleşmeyeceğini belirtmemiştir. Târih de bunu ispât etmektedir. (Halife olarak atanmak, savaşçı olarak atanmak demektir. H.G.)

Din karşıtı tavır takınanların ileri sürdükleri hususlardan biri de, dinlerin savaşlara sebep olduğudur. Ama hiç kimse, dinlerin yönetimler üzerinde etkisinin bulunmadığı günümüzde ortaya çıkan savaşların, hem yoğunluk, hem de tahribatları bakımından dinlerin yönetimler üzerinde etkili oldukları dönemlerden daha az olduğunu söyleyemez.

İslâm’i savaş; sebebi, başlayışı, cereyânı, bitişi ve yenilenlere yapılacak işlemler açısından tamâmen âdil ve bâtıla karşı hakkı savunan, gerçekten İlâhî bir savaştır.

Savaştan korkanların her şeye rağmen bir barış sağlanması dileği, bir bakıma emperyalizme boyun eğmek anlamına gelir. İslâm barış dinidir. Ve biz onu cihadla koruyacağız. "Cihad" ve "barış", birbirine karşıt değil; özdeş kavramlardır. Çünkü bu, barışı yok eden saldırılara karşı bir barış savunusu, barışı hâkim kılma mücâdelesinin adıdır.

Barış güzeldir, ancak barış için savaşılabilir. İslâm, lügat ve terim anlamı olarak gerçek barıştır. Barışı tüm Dünyâ’da gerçekleştirmek için İslâm’ı tüm Dünyâ’ya hâkim kılma gayreti gerekmektedir. Evet, biz barış savaşçılarıyız. Ne zulmederiz ve ne de zulme boyun eğeriz. İnsanlar inandıkları gibi yaşasınlar ve düşündüklerini özgürce ifâde etsinler istiyoruz. Biz Hakk’a tâbîyiz ve hak-sâhiplerinin hakkını savunuruz. 

Barış kula, ya da devlete, ya da servete boyun eğme; onun rabliğini ve hükümranlığını kabûl etme olayı değildir. Nefsinin esiri olanlar da aslında kaybedilmiş bir savaşı ifâde eder. Barış, bir esâret stratejisi değildir.

Peygamberimizi: “Cihad, kıyâmete kadar devâm edecek bir farzdır” der (Ebû Davûd, Cihad, 33).

Fazla uzun bir barışın dertlerini çekiyoruz. Lüks ve dünyevîleşme kılıçtan beter eziyor bizi. Zâlime merhâmet, mazluma zulümdür. Aç canavara karşı sevgi, merhâmetini değil, iştihâsını açar. Hem de diş ve tırnağının kirâsını da ister” der.

“Batı’yla ancak yine onların silahları gibi silahlarla mücâdele edilebilir” düşüncesi çok yanlıştır. Batı’nın silahlarını edinirsem, ben de onlar gibi olurum. İslâm’ın yöntemi bu değildir. Araç önemlidir fakat îman daha önemlidir İslâm’da. Batı bizi bilgiden ziyâde silah ile sömürüyor. Bilginin arkasında silahlar var. Silahları olmasa bilgilerini de takmayız.

 Şeytan’a kulluk yapanlar Allah’a kulluk yapanlara karşı dâima para ve makâmı kullanırlar, savaş-meydanını kullanmazlar. Çünkü bu meydanda her-zaman yenilirler. Bu nedenle müslümanlar bu meydanı boş bırakmamalıdır.

“Savaş hoşunuza gitmediği hâlde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz” (Bakara Sûresi 216).

“Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayınız, tersine onlar yaşıyor ve Allah katında besleniyorlar” (Âl-i İmrân 169).

Sonuçta “megâzi” denilen bir ilim vardır İslâm’da. Bu ilim de sâdece savunma savaşından bahsetmez. Savaşmakla sıvışmayı karıştırmamak lâzım. Savaşmak sıvışmak demek değildir.

Şu âyet çok önemli:

“Yol, ancak insanlara zulmeden ve yer-yüzünde haksız yere tecâvüz ve haksızlıkta bulunanların aleyhinedir. İşte bunlara acıklı bir azab vardır” (Şûra 42).

Müslümanlar İslâm’i bir, devlet-ülke-oluşum kurduğu anda Şeytan’ın uşakları olan tâğutlar sana saldıracakları için (çünkü onlar gayr-ı İslâm’i bir Dünyâ’dan geçiniyor ve zengin oluyorlar) sürekli bir savaş hâlinde olur doğal olarak. Tâ ki gayr-ı müslimler ezilmiş bir hâlde elleriyle cizyeyi verene kadar; din Allah’ın oluncaya kadar:

“Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dîni (İslâm’ı) din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın” (Tevbe 29).

“Fitne kalmayıncaya ve dînin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şâyet vaz-geçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir” (Enfâl 39).

Bu âyetlerle söylenmek istenen şudur: Din/İslâm Dünyâ’da “yaygın değer” olana kadar cihad!.

Salt savunma taktikleriyle savaş kazanılamaz.

Sürekli savunma-savaşından bahsedip de hiç zulmü önleme savaşları olan saldırı savaşından (Fetih) bahsetmeyenlere şu âyeti hatırlatmak isteriz: …“Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünyâ-hayâtındaki cezâsı aşağılık olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” (Bakara 85). 

Müslümanlar özellikle son 100 yıldır savaşmaktan çok korkar hâle geldi. Savaş sözünü duydukları anda şöyle bir yutkunup renkleri değişiyor. Peygamberimiz müslümanların bu duruma gelmesine sebep olan şeyin “vehn” olduğunu söyler:

Sevban’dan (r.a) rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (asm) şöyle buyurmuştur:

"Yakında milletler yemek yiyenlerin (başkalarını) çanaklarına (sofralarına) dâvet ettikleri gibi size karşı (savaşmak için) bir-birlerini dâvet edecekler".

Birisi: "Bu, o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” dedi.

Resûlullah (asm), "Hayır, aksine siz o gün kalabalık fakat selin önündeki çör-çöp gibi zayıf olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak" buyurdu.

Yine bir adam: Vehn nedir? ya Resûlullah diye sorunca:

"Vehn, Dünyâ’yı (fazlaca) sevmek ve ölümü kötü görmektir" buyurdu.

Vehn hadisi olarak bilinen bu rivâyet sahihtir. (bk. Ebu Davud, Melahim, 5) Hadisi Ahmed b. Hanbel de rivâyet etmiştir (el-Müsned, 2/359).

Yâni, dünyâ-hayâtını fazla sevdikleri, âhiret hayâtını geri plâna attıkları ve bu sebeple de oraya gidecek yol olan ölümden de korktukları için dirençlerini kaybederler, gereken mücâdeleye ve mücâhedeye girmekten kaçınırlar ve asrın gereği olan maddî imkânları kullanamadıkları için, nüfusça çok olmalarına rağmen uluslar-arası câmiada hiç-bir kıymet-i harbiyeleri olmaz.

Düşmanları/zâlimleri böyle bir işi yapmaya cesâretlendiren şey, müslümanların azlığı değil, aksine onların takvâ bakımından güçsüzlüğü ve Dünyâ’ya aşırı düşkünlükleri olacaktır. Çünkü ölümden korkan ve Dünyâ’ya fazlaca düşkün olanlar fedâkârlıklara katlanamazlar. Canları ve malları ile katılmaları gereken cihâdı ihmâl ederler. Böylece eskiden olduğu gibi düşmanlara karşı heybetli değildirler ve artık düşmanlar onlardan korkmazlar, çekinmezler.

Orada bulunanlardan biri; “O gün sayıca azlığımızdan mı”? diye sordu. Allah resûlü “hayır” buyurdular “bilakis o gün sayıca siz çok olacaksınız, fakat bir selin getirip yığdığı çer-çöp gibi hiç-bir ağırlığınız olmayacak”. Allah, düşmanlarınızın kâlbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve kâlplerinize “vehn” atacak! “Vehn nedir Ey Allah’ın Resulü?” diyen soran birine: “Dünyâ sevgisi ve ölüm korkusudur” diye cevap verdi.

‘‘Biliniz ki, dünyâ-hayâtı oyundan, eğlenceden, süs ve gösterişten, bir-birinize karşı övünmeden, mal ve evlâdı çoğaltma yarışından ibârettir. Bu hayat, ekini ve bitkisi çiftçisinin yüzünü güldüren bol yağmura benzer. Fakat bir süre sonra kuruyan bu bitki-örtüsünün sarardığını görürsün. Arkasından da ot kırıntılarına dönüşür. Âhirette ise bir yanda ağır bir azab, öbür yanda Allah’ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Dünyâ-hayâtı, aldatıcı bir hazdan başka bir şey değildir” (Hadid 20).

Hasan En Nedvi ümmetin çöküşünü iki şeye bağlar: 1-İctihadsızlık, 2-Cihadsızlık.

Ahmet Kalkan:

“Barış kelimesiyle aynı kökü paylaşan ve anlamlarından biri de barış olan “İslâm”da asıl ve doğal olan sulh, selâmet ve barıştır. Gel gör ki İslâm’ın düşmanları, barış çağrılarının önünde engel oldukları, yeryüzünde fitne çıkarttıkları, insanlara ve insanî değerlere zulmettikleri için, yeryüzünü ıslah etmekle görevli bulunan Peygamber ve O’nun izinden giden müslümanlar, fıtrat/insanlık düşmanlarının zararlarına engel olmak maksadıyla kaçınılmaz olarak savaşa kapılarını açmıştır.

Bütün insanlığa ve tüm âlemlere rahmet olarak gönderilen peygamberimiz (21/Enbiyâ, 107), Allah’a dâvetin önünde engel olan zâlimlere karşı; kendisinin, aynı-zamanda “savaş peygamberi” (Câmiu’s-Sağîr, 1/108) olduğunu belirtmiştir. Dost-düşman, kabûl etmek zorundadır ki, O’nun savaşları da baştan-sona bir rahmet ve merhâmet kuşağı idi. O ve O’na bağlı insanlar, mecbûriyet dışında savaşmazlarken, savaştıklarında da insanları öldürmemek; tam tersine, onları ihyâ etmek için tüm yolları tek-tek kullanıyorlardı. Hz. Peygamber, sulh zamânında olduğu kadar, savaşırken de rahmet peygamberi olduğunu gösteriyordu.    

İslâm’ın kılıç zoruyla yayıldığı gibi bir değerlendirme, özellikle Hz. Peygamber dönemi ve O’na bağlı yönetimler açısından kesin ve büyük bir iftirâdan başka şeyle tanımlanamaz. Şâyet İslâm, kendisine karşı iknâ ve delil ile savaşılabilen bir düşünceye karşı kılıçla savaş açmış olsa, bu, belki barış-severlik açısından kınanabilirdi. Ancak, ona kulak vereceklerin önüne geçip İslâm’ın önünde bir engel olarak duran güce güçle/kılıçla savaş açmasını ayıplamak, ayıplanacak bir suçtur. Çünkü kuvvet, ancak kuvvetle engellenir. İnsanları zulüm, fitne ve fesattan kurtarmak için, başka türlü yola gelmeyen saldırgan fesatçı tâğutlara karşı savaştan başka çıkar yol yoktur.

İslâm düşmanları, çoğunlukla düşünceye karşı savaş açarlarken; İslâm, savaşı bile düşünce ile önlemenin yollarını aramıştır. İslâm dâvetini, hidâyeti kabûllenmeleri, cizye vermeyi kabûl etmeleri veya barış antlaşmasına rızâ göstermeleri gibi barışçı çözümleri savaşı durduracak ve ona alternatif olacak şekilde, insanlara, hattâ saldırgan savaşçılara şans tanıyarak sunmuştur. Bütün bunlara rağmen, “kâfirler tâğut ve bâtıl dâvâlar yolunda savaştıkları” (Nîsâ 76)  için, “îman edenler de Allah yolunda savaşmak” (Nîsâ 76) zorundadır; çünkü “onlar, eğer güçleri yeterse, müslümanları dîninden döndürünceye kadar onlara karşı savaşa devâm ederler” (Bakara 217). Saldırganlara karşı teslimiyet değil; onlara hadlerini bildirmek ve hiç kimseye zulmetmelerine fırsat vermemek gerekir: “Dîninize saldırırlarsa, küfrün önderleriyle savaşın” (Tevbe 12). “Fitnenin tamâmen yok edilinceye ve din (kulluk) yalnız Allah için oluncaya kadar savaşmakla” (Bakara 193) emrolunan mü’min, iyi bilmelidir ki; “şâyet savaştan vazgeçerlerse zâlimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur” (Bakara 193). Bu konuda ölçü bellidir, aşırılığa gitmek, Allah için yapılması gereken savaşa dünyevî ve nefsî istekler karıştırmak yasaklanmıştır: “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin; çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez” (Bakara 190)” der.

Peygamberimiz “Mü’minlerin dertleriyle dertlenmeyen, onlardan değildir. Müslümanlardan imdat isteyen bir mazlumun feryâdını işitip de karşılık vermeyen, müslüman değildir!” der.

Ahmet Kalkan, “Filistin ve Mescid-i Aksâmız Nasıl Kurtulur” yazısında şunları söyler:

“Cihad, sâdece silâhla savaş değildir. Ekonomik savaş, günümüzde silâhlı savaştan daha az etkili değildir. Kur’ân’da cihadla ilgili hemen her âyette, önce “mallarınızla cihad edin” ifâdesi dikkat çekicidir. “Müslümanım” diyenler, çoğunlukla yahûdilere hizmet veren bankalardaki paralarını çekse, Ortadoğudaki petrôl üreten ülkeler petrôlü ambargo, fiyat ayarlaması vb. şekilde silâh olarak kullansa, müslüman halklar İsrâil ve onun sömürgesi Amerikan mallarına boykot uygulasa... bırakın İsrâil denen yapay ülkeyi, ABD bile dünkü Sovyetler Birliği gibi teslim bayrağını çeker. İmamın dediği gibi, müslümanlar birlik olup birer kova su dökse İsrâil’i sel alır götürür.

Gazetelere yansıdığı şekliyle CIA’in resmî istatistiklerine göre, Dünyâ’da sigara içen insan sayısı 1 milyar 150 milyon. Sigara içen müslümanların sayısı 400 milyon. En büyük sigara üreticisi Phillip Morris. Bu da kazancının % 12’sini İsrâil’e gönderiyor. Müslümanların, çeşitli markalarla piyasaya sunulan Morris’e günlük cirosu: 800 milyon dolar. Müslümanlarların ortalama günlük kâr katkısı 80 milyon dolar. 9.600.000 dolar müslüman parası hergün İsrâil’e gitmiş oluyor, evet her gün!. Ve Türkiye, yıllık 150 milyon kg. sigara tüketimiyle; Brezilya, Güney Kore ve Hindistan’dan sonra 4. sırada yer alıyor. Dünyâ Bankasının 1999-2000 yıllarında yaptığı sigara araştırmasının sonuçlarına göre, sigara kullanımı son on yılda Dünyâ’da % 4,12 azalırken, Türkiye’de ise % 52,18 oranında arttı.
                                                                                                                                                                  
Her “kaka kola” İsrâil için bir kurşun, her MC Donald hamburgeri, bir tank mermisi, her Amerikan ve Yahudi firmalarının sattığı bir ürün, bir Filistin çocuğunun ölümü demek. Bankalara ve özel sigortalara para yatıran müslüman, farkında olmasa da, İslâm’a ve müslümanlara savaşa katkıda bulunuyor, tâğut yolunda infâkçı ve savaşçı oluyor. Kapitâlistin de siyonistin de dini-îmanı para ve madde olduğuna göre, onlarla savaşın bir cephesi de ekonomik olmalı ve siyonizme hizmet edenlerin mallarını alarak, kurumlarıyla çalışarak İsrâil silâhlarına kurşun taşıma ihânetini terk etmeliyiz. İnternet sitelerinden binlerce ses yükseliyor: "İsrâil’in ve İsrâil’e yardım edenlerin mallarını protesto edelim!. Ve uzunca marka ve mağaza listeleri sıralanıyor. Tercih ettiğimiz bir marka, bilinçli veya bilinçsiz, hangi safta yer aldığımızı ele veriyor: “Îman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O hâlde şeytan’ın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytan’ın kurduğu düzen zayıftır”. (Nisâ 76). Ve iki hadis rivâyeti: “Kim bir zâlime yardım ederse, Allah Teâlâ, o zâlimi ona musallat eder”. “Kim, bildiği hâlde zâlime yardım kastı ile onunla berâber yürürse, o kimse İslâm’dan dışarı çıkmış olur”. 

Zorbalıkları için silâh ve teknolojilerine güvenenler bilmelidirler ki, maddî silâhlar dayanıksız ve yetersizdir. Îman silâhı ise ne kadar yok edilmeye çalışılsa daha da keskinleşmekte, muvahhid elindeki ebâbil taşı, Hak düşmanı zorbanın fil benzeri tankına gâlip gelebilmektedir. “Onların kâlplerinde sizin korkunuz, Allah’ın korkusundan fazladır. Böyledir, çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. Onlar müstahkem şehirlerde veya duvarlar arkasında bulunmaksızın sizinle toplu hâlde savaşamazlar. Kendi aralarındaki savaşları ise çetindir. Sen onları derli-toplu sanırsın; hâlbuki kâlpleri darmadağınıktır” (Haşr 13-14)

Batı’lı kâfirlere, hristiyan ve özellikle de yahudilere âit Kur’ân’da beyân edilen nice olumsuz özellik, bu-gün "müslümanım" diyenlerde hiç eksiksiz bulunmaktadır. Dolayısıyla hristiyan ve yahudilere verilecek dünyevî ve uhrevî cezâlar, mü’minlerden onları örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu, ilâhî adâletin gereğidir. Lânete, gazâba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/damgaları da. Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar; toplum için de geçerlidir. Toplumların, devlet ve rejimlerin, lânetli ve sapık yolu izledikleri zaman, helâkleri ve cezâları, tarihtekinden farklı olmayacaktır. Sünnetullah’ta (Allah’ın toplumsal kânunlarında) bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak ve sahâbeleşmek mümkün olduğu gibi, İsrâil’leşmek de mümkündür. Bu tercih; mutluluk veya felâketi, cennet veya kıyâmeti seçmektir. Dışımızdaki yahudiden daha tehlikeli olan, içimizdeki yahudidir. Kâlp ve kafamızdaki, el ve dilimizdeki küfürdür Dünyâ’mızı perişân, âhiretimizi zindân edecek olan. “Ey îman edenler!, Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca, dalâlette olan kimseler size zarar veremez” (Nîsâ 105). Gönüllerdeki yahudiliğe savaş ilân edip içimizdeki işgâli kaldırmadan, dıştakine tavır almak mümkün değildir.   

“Bir toplum, kendini değiştirinceye kadar Allah onlarda bulananı değiştirmez” (Ra’d 11). “Ey îman edenler! Eğer siz Allah(ın dînin)e yardım ederseniz, Allah da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar” (Muhammed 7) “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten îman etmişseniz, üstün gelecek olan sizsiniz” (Âl-i İmrân 139) “Ey îman edenler, îman edin!” (Nîsâ 136).

Ortadoğudaki müslüman kıyımına bakıp “sıra bize de gelecek” diyenler de, bilsinler ki; onlar bizim kardeşimiz ve sıra bize çoktan gelmiş. Onları ümmetin parçası olduğu hâlde, kendimizden, bizden saymıyorsak, safımızı kontrôl etmek durumundayız. Son vahşi olaylar bir kez daha gösteriyor ki, insanlık İsrâil eliyle hızla Dünyâ savaşına doğru sürükleniyor. Kıyâmet savaşının sirenleri çalıyor. Plânlarımızı, hazırlıklarımızı buna göre yapmak, yaşantımızı ufukta gözüken bu geleceğe göre gözden geçirmek zorundayız. Bâtıl cephe zâten her çeşidiyle soğuk savaşı tüm şuurlu müslümanlara karşı gösteriyor. Nice İslâm toprağında da ateş gibi yakıcı sıcak savaş sahneleri uyguluyor. Müslüman, Dünyâ’nın neresinde yaşarsa yaşasın, bunlara seyirci kalamaz, tarafsız olamaz. Ber-taraf olmak istemeyen bî-taraflığı seçemez. Müslüman, gündelik basit işlerle oyalanamaz. İki yoldan birini seçmek zorundadır, yol ayrımına gelmiş insanımız. Ya cenneti ya cehennemi; ya izzeti ya zilleti; ya cihadı ya mağlûbiyeti; ya Allah’ı ya Dünyâ’yı. Allah’ı tercih edenlere selâm olsun!.
   
Gâvurlaşmaya, yahudileşmeye giden yolu bırakıp, kendilerine nîmet verilen peygamberlerin, sıddıkların, şehid ve sâlihlerin yolunu tâkip eden ve Allah için her imkânıyla cihad edenlere ne mutlu!”.

“Muhammed, Allah’ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında merhâmetlidirler. Onları, rükû edenler, secde edenler olarak görürsün; onlar, Allah’tan bir fazl (lütuf ve ihsan) ve hoşnutluk arayıp-isterler. Belirtileri, secde izinden yüzlerindedir. İşte onların Tevrat’taki vasıfları budur: İncil’deki vasıfları ise: Sanki bir ekin; filizini çıkarmış, derken onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış, sonra sapları üzerinde doğrulup-boy atmış (ki bu,) ekicilerin hoşuna gider. (Bu örnek,) Onunla kâfirleri öfkelendirmek içindir. Allah, içlerinden îman edip sâlih amellerde bulunanlara bir mağfiret ve büyük bir ecir vâdetmiştir” (Fetih 29).

Kur’ân’da savaştan korkanlar/kaçanlar ağır bir şekilde eleştirilir ve onların namazının bile kılınması yasaklanır:

“Bundan böyle, Allah seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de, (yine savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: ‘Kesin olarak benimle hiç-bir zaman (savaşa) çıkamazsınız ve kesin olarak benimle bir düşmana karşı savaşamazsınız. Çünkü siz oturmayı ilk defâ hoş gördünüz; öyleyse geride kalanlarla birlikte oturun. ‘Onlardan ölen birinin namazını hiç-bir zaman kılma, mezarı başında durma. Çünkü onlar, Allah’a ve elçisine (karşı) inkâra saptılar ve fâsık kimseler olarak öldüler” (Tevbe 83-84)

İslâm’da savaş, “kutsal savaş”tır. İslâm ordusu zulmün olduğu her yere saldırır. Zâten en iyi savunma, saldırıdır.

Hüseyin Alan:

“Müslümanlar devlet organizasyonuna sâhip oldukları her savaşta her zaman şu üç şartı ileri sürmüştür:

1-Bizimle savaşmayın, kardeşler olalım.

2-Teslim olun, güvenlik, emniyet ve huzûrunuzu biz têmin edelim, buna karşı bize haraç verin. Yönetiminize ve işlerinize karışmayalım ama bizim, sizin aranızda vahyi yaymamızı engellemeyin.

3-Bunları kabûl etmezseniz, Allah ya size ya bize zafer verene kadar savaşalım” der.

İncil’de Hz. Îsâ şöyle konuşur: “Yeryüzüne barış getirmeye geldim sanmayın; ben selâmet değil, fakat kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben adamla babasının ve kızla anasının ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim. Ve adamın düşmanları kendi ev-halkı olacaktır. Babayı veyâ anayı benden ziyâde seven bana lâyık değildir; oğlu veya kızını benden ziyâde seven bana lâyık değildir…” Matta 10: 34-37.

Bünyamin Zeran:

“İslâm, barış deyince “Allah’a karşı hasımlığın sonlandırılması”nı kasteder. İslâm, birilerinin ifâdesiyle; “yalnızca savunma savaşı yapan bir din” değildir ki Bedir Savaşı bunun en güzel örneğidir. İslâm ilk saldıran taraf olabilir ama saldırmadan son bir kez savaşacağı kavmi, ülkeyi Allah’a kulluk etmeye çağırır. Eğer ki Allah’a teslim olmamada diretirlerse, işte o vakit savaş kaçınılmaz olur. İslâm’ı bâtıl dinlerden ayıran taraf, savaşın sömürge mantığından uzak olmasıdır. Hiç-bir mü’min ganîmet için, yer-altı ve yer-üstü mâdenleri için bir ülkeyi işgâl etmez ve o ülkenin zenginliklerini sömürerek halkını fakirleştirmez. Aksine o ülke-insanlarının sömürülmesinin önüne geçer ve kullara kulluk etmekten onları kurtarır.

İçinde yaşadığımız Dünyâ’da müslümanların yaşadığı dünyâyla savaşmaları, üzerlerine zâten farzdır. Küfrün kuşatmışlığı bu denli artmışken, müslüman coğrafyalar kâfirlerin şirk düzenleri altında yağma edilirken, insanlar hem bedenen hem zihnen zâlim efendilerin kölesi kılınırken, bir mü’minin rahat olması zâten küfürdür. Bu-gün bize, İslâm barış dînîdir diye vâzedenler aslında kendi rahatlarını bozmak istemeyenlerdir. Bunlar atalar-kültü İsâm’ına inanan kimselerdir. Dillerini eğip bükerler ki konuştuklarını kitaptan sanalım. Müslümanlar bir-bir yok edilirken yalnızca efsunlu duâlar etmeyi önerirler. Onlara göre bu durum karşısında duâ etmekten başka çıkar-yolumuz yoktur. Oysa Allah Nîsâ Sûresi 75. âyette; “Nasıl olur da Allah yolunda savaşmayı ve ‘Ey Rabbimiz!, bizi halkı zâlim olan bu topraklardan kurtar(ıp özgürlüğe kavuştur) ve rahmetinle bizim için bir koruyucu ve destek olacak bir yardımcı gönder!’ diye yalvaran çâresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar için savaşmayı reddedersiniz?” buyuruyor. İslâm, barış dînîdir demek yerine; “İslâm, gereksiz yere savaş açmayan, sömürgeleştirmeyi hedeflemeyen ve insanları Allah’a kul etme dışında bir gâye ile savaşmayan bir dindir” demek daha doğru bir tanımdır” der.

İslâm, ne savaş dîni ne de barış dînidir. Savaş ve barış dinidir. Savaştan sonraki barış dînidir. Tâ ki Allah’ın sözü Dünyâ’da hâkim oluncaya kadar sürecek bir savaş ve kıyâmete kadar sürecek bir barış. Tevhid budur.

Sürekli müdâfa hâlinde bulunmak, sürekli saldırıya mâruz kalmakla sonuçlanır Çünkü sürekli müdafâda olanlara sürekli saldırılır ve bu saldırılar zamanla artarak çoğalır. En sonunda da müdâfa yapacak mecâliniz de kalmaz. En iyi savunma saldırıdır. Hücum etmezseniz, savaşı asla kazanamazsınız.

Sürekli defansta kalanlar, zorlukla önleyebildikleri ataklardan sonra mutlakâ gôl yerler. İlk gôlü yiyince de diğer gôller arkadan peşi-sıra gelir. Çünkü sürekli defansta olan taraf gôl atmayı unutmuştur ve artık berâberlikten başka bir-şey düşünmez-düşünemez duruma gelmiştir. Zîrâ atağa geçme irâdesi ve cesâreti kaybolmuştur.

İsmâil Kaplan:

“Sürekli savunma hâlinde kalıp, elindekini korumaktan başka bir amaç düşünemez hâle gelmek, bir-zaman sonra elde kalanların korunmasını da zorlaştırır” der.

İslâm devlet anlayışı cihad üzerine kuruludur ve doğal olarak da yayılmacıdır.

Savunma durumunda fetih olmaz. Fethin olabilmesi için saldırı da olmalıdır. Fetih bir işgâl ve sömürü hareketi değildir. İmkânların ve îmanların önünü açmak için yapılan sefer hareketidir. Fetihte ille de savaş, kıyım gerçekleşmesi gerekmez. Fakat oturup durulan yerden fetih olmaz. Peygamberimiz: "Ülkeler ve şehirler zorla alınır: Medîne ise Kur’ân ile fethedilmiştir" dediği kaydedilir (Belâzûrî, Fütûhu’l-Büldân, I/6). "Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsân ettik" (Fetih 1) meâlindeki âyet, askerî bir zaferin değil; Mekke’li müşriklerle hicrî 6, milâdî 628 yılında yapılan Hudeybiye Antlaşması’nın arkasından inmiştir.

“(Hüdhüd’ün mektubu götürüp bırakmasından sonra Saba melikesi Belkıs dedi ki: “Ey önde gelenler!, gerçekten bana oldukça önemli bir mektup bırakıldı. Gerçek şu ki, bu, Süleyman’dandır ve şüphesiz ‘Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla’ (başlamakta)dır. (İçinde de:) ‘Bana karşı büyüklük göstermeyin ve bana müslüman olarak gelin’ diye (yazılmaktadır)”. ‘Ey önde gelenler, bu işimde bana görüş belirtin, siz (her şeye) şâhitlik etmedikçe ben hiç-bir işte kesin (karar veren biri) değilim’. Dediler ki: ‘Biz kuvvet sâhibiyiz ve zorlu savaşçılarız. İş konusunda karar senindir, artık sen bak, neyi emredersen (biz uygularız)’. Dedi ki: ‘Gerçekten hükümdarlar (krallar) bir ülkeye girdikleri zaman, orasını bozguna uğratırlar ve halkından onur-sâhibi olanları hor ve aşağılık kılarlar; işte onlar, öyle yaparlar” (Neml 29-34).

Ortada fiîli bir savaş-durumu yokken, fakat bir yerde şirkin hükmü sürüyorsa, mü’minler bir tebliğden sonra oraya savaş açmakla yükümlüdürler. Bunun örneği Hz. Süleyman’dır:

Hz. Süleyman’ın bulunduğu Filistin ile, Sebe’lilerin bulunduğu Yemen/Mârib arası yaklaşık 2.000 km’dir ve  Hz. Süleyman onlara, “sâdece şirk koştukları için” göz-dağı verip bu şirkten vazgeçmedikleri takdirde ülkelerini işgâl edeceğini söylüyor. Şirk gerekçesi ile sefer hazırlığı yapıyor ki; Sebe’liler alttan almasa 2.000 km. uzaklıktaki bu ülkeye savaş açacaktı. 

Belkıs’ın mâiyetindekilerin; “Biz kuvvet sâhibiyiz ve zorlu savaşçılarız” demeleri, Hz. Süleyman’ın mektubunu savaş îlânı olarak anladıklarını gösterir. Hâlbuki onlar Hz. Süleyman’a saldırmamışlardır ama buna rağmen Hz. Süleyman, “şirkten vazgeçmezseniz size savaş açarım” demiştir. Buna göre; “İslâm’da savaş sâdece savunma savaşıdır ve saldırı-savaşı yoktur” sözü, geçersiz boş bir söz oluyor.

Şu âyetler, aykırı bir durum karşısında açık saldırı-savaşı âyetleridir:

“Andolsun, eğer münâfıklar, kâlplerinde hastalık bulunanlar ve şehirde kışkırtıcılık yapan (yalan haber yayan)lar (bu tutumlarına) bir son vermeyecek olurlarsa, gerçekten seni onlara saldırtırız, sonra orada seninle pek az (bir süre) komşu kalabilirler. Lânete uğratılmışlar olarak; nerede ele geçirilseler yakalanırlar ve öldürüldükçe (sürekli) öldürülürler. (Bu,) Daha önceden gelip-geçenler hakkında (uygulanan) Allah’ın sünnetidir. Allah’ın sünnetinde kesin olarak bir değişiklik bulamazsın” (Ahzab 60-62).

“Burada da bir saldırı vardır, çünkü bâzı aykırı işler yapmaktadırlar, o nedenle bu da bir savunma-savaşıdır” diyorlar. İyi de, o zaman “savunma-savaşı olmayan savaş” hangi durumda yapılır?.

Saldırı-savaşı İslâm devletine yapılan bir saldırı sonunda olduktan başka, fitnenin kaldırılması; Allah’ın dîninin yeryüzüne hâkim olması; mazlumların-ezilenlerin kurtarılması İslâm’i değerlere ve Peygambere yapılacak sözlü saldırılar sonucunda da yapılabilir.

İslâm’i saldırı savaşı olan fetih, bir terör hareketi değildir. Müslüman terör olmaz. Asıl terör, terör olmayan müslümanları terör gibi göstererek onları Dünyâ’ya îlan edenlerdir.

İsrâil ve yandaşları, başta Gazze olmak üzere Dünyâ’nın çeşitli yerlerindeki müslüman kardeşlerimize saldırıyor. Gazze’liler başta merhum Şeyh Ahmet Yâsin olmak üzere tüm İslâm âleminden yardım istiyorlar. Diğer kardeşlerimiz de aynı şekilde. Kur’ân da diyor ki:

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sâhib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nîsâ 75).

Savunma savaşı diye-diye bir yerlerini yırtanlar, niçin Gazze’yi savunmak için savaşmıyorlar?. Çünkü İsrâil oraya saldırıyor. Kardeşlerimize saldırıyor. Onları savunsanıza!. Dünyâ’nın en korkak insanları, “savaş yalnızca savunma savaşıdır” diyenlerdir ve işte onlar “savunma savaşı”nı da yapamazlar. Hattâ belki de saldırganlar evlerine girip mahremlerine el uzatsa bile savaşamayacaklar. Çünkü başta Gazze olmak üzere Dünyâ’nın çeşitli yerlerindeki müslüman kardeşlerine sâhip çıkmıyorlar, onları savunmuyorlar. Onlara her türlü tecâvüz yapılmasına rağmen.

Peygamberimiz bu konuda bakın ne söylüyor: “Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez. Din-kardeşinin ihtiyâcını karşılayanın, Allah da ihtiyâcını karşılar. Müslümandan bir sıkıntıyı giderenin, Allah da kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Bir müslümanın ayıbını örtenin, Allah da kıyâmet gününde ayıplarını örter” (Buhârî, Mezâlim,3; Müslim, Birr,58).

Hiç-bir neden yokken tabî ki de bir saldırı yapılamaz ve İslâm buna izin vermez zâten. İslâm’ın saldırısı bu nedenle, kendisini yada mazlumları savunmak amaçlı” olan saldırılardır.

Ramazan Yılmaz, İslâm’da savaş nedenlerini anlattıktan sonra meâlen şöyle der:

“Savaş, müslümanların devlet olduklarında yapacakları ve dikkat edecekleri görevleridir. Bunlar, İslâm Devletinin görev ve sorumluluklarıdır. İslâm Devleti; yüce Allah’ın indirdiği Kur’ânî esaslarla ve Resûlullah (as)’ın hayâtındaki örneklerle hareket eden, ordusu ve toprağı bulunan devlettir. Bugün yeryüzünde Kur’ânî anlamda, Peygamberi örnekliğe uygun bir İslâm Devleti bulunmadığı için savaşamazlar. Bireyler ve gruplaşan müslümanlar savaş yapamazlar, çünkü o müslümanlar, hem devlet hâlinde değildirler, hem de savaş ile ilgili âyetler genelde Resûlullah (as)’ın devlet başkanı olduğu zaman nâzil olan âyetlerdir ve devlet hâline gelmiş müslümanlara hitâp etmektedir. Birey, grup ve cemaat olan müslümanlar, ancak şirk, küfür ve fısk içinde yaşayan toplumlarda bulunan ve bu toplumlar içerisinde ilâhi mesajı duyurmaya çalışan resûller ve dâvetçiler gibi hareket etmekle mükelleftirler. Bunun dışındaki herhangi bir hareketleri onları, haddi aşan kimseler olarak Allah indinde sorumluluk altına sokacaktır.

Ülke toprakları, emperyâlist güçler tarafından işgâl edilen müslümanlarsa, yukarıda belirtilen hususları dikkate alarak emperyâlistlere karşı özgürlük mücâdelelerini sürdürebilirler. Ancak hiç-bir şekilde suçsuz kimselere, kadınlara, çocuklara, yaşlılara, hastâne, okul ve ibâdet yerlerine zarar veremezler.

“İnsanlara zulmedenlere, yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere (savaşarak) karşı durulmalıdır. İşte can yakıcı azap bunlaradır” (Şûra 42).

Sasani ordularını mağlup eden İslâm ordularının başındaki kumandana sorulan “buraya neden geldiniz?” sorusuna verilen târihi cevap şuydu: “Allah’ın kullarını kula kul olmaktan kurtarıp yalnız Allah’a kul olsunlar diye buradayız”. Yâni Îran’lılar diyorlardı ki; Taa, Medîne’den kalkıp niye buralara kadar geldiniz?. Ne oldu ki?. Fakat orada zulüm vardı, kula kulluk vardı. İşte bu sebeple Medîne’den kalkıp Îran’a, bu zulmü defetmeye gelmişlerdi. Ya güzellikle ya da savaş ile. Burada olan şeye “savunma savaşı” denemeyeceği çok açıktır.

Putperest Moğollar’ın İslâm’a girip müslümanlaşması, Memlüklüler’den aldıkları ilk yenilgiyle birlikte başladı. Savaşın tebliğ yönü de vardır zîrâ. Çünkü fetih-zafer gerçekleşince insanlar fevc-fevc Allah’ın dînine girerler:

“Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman, insanların Allah’ın dînine dalga-dalga girdiklerini gördüğünde..” (Nasr 1-2).

Cihat olmadığından fitne olur. Nasıl ki nifâkın zıddı infâk ise, fitnenin zıddı da cihaddır. Cihad olmadığında fitne başlar. Müslümanlar düşmanlarıyla “cihad” etmediğinde fitne başlamış ve bir-birleriyle didişmişler ve savaşmışlardır. Aynen günümüzde olduğu gibi..

“Savaşın” denilen yerlerin çoğunda “savaş açın” anlamı vardır.

“Onlarla savaşınız ki, Allah sizin elinizle onları azaba çarptırsın, kendilerini perişân etsin, sizi onlara karşı üstün getirsin de mü’minlerin kâlb-yaralarını iyileştirsin, su serpsin” (Tevbe 14).

“Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamber’in haram kıldığı şeyleri haram saymayan ve gerçek dîni benimsemeyen yahudi ve hristiyanlar ile, bunlar size boyun eğip kendi elleri ile cizye verene dek savaşınız” (Tevbe 29).

“Ey mü’minler, size ne oldu da “Allah yolunda savaşa çıkınız” dendiğinde yere çakıldınız. Yoksa dünyâ-hayâtını âhirete tercih mi ettiniz? Oysa dünyâ-hayâtının hazzı, âhiretin hazzı yanında pek azdır”. “Eğer savaşa çıkmazsanız Allah sizi acıklı bir azaba uğratarak yerinize başka bir toplum getirir. Siz Allah’a hiç bir zarar dokunduramazsınız. Çünkü Allah’ın gücü her şeyi yapmaya yeter” (Tevbe 38-39).

“Allah’ın elçisine muhâlif olarak (savaştan) geri kalanlar oturup-kalmalarına sevindiler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi çirkin görerek: “Bu sıcakta (savaşa) çıkmayın” dediler. De ki: “Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir”. Bir kavrayıp-anlasalardı. Öyleyse kazandıklarının cezâsı olarak az gülsünler, çok ağlasınlar” (Tevbe 81-82).

“Ey mü’minler en yakınınızdaki kâfirler ile savaşınız, bunlar sizde sertlik bulsunlar ve biliniz ki, Allah kendisinden korkanlar ile berâberdir” (Tevbe 123).

“Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi yapayalnız ve yardımsız bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etsinler” (Âl-i İmrân 160).

Peygamberimiz, bir savaştan dönerken güyâ; “Şimdi ‘küçük cihad’dan ‘büyük cihad’a döndük” demiş ve nefisle cihadın, kâfirle yapılan cihaddan üstün olduğunu söylemiş. Bu, İslâm’ın askerî gücünü kırmak ve İslâm’ın en büyük ibâdeti olan cihadı hafifletmek ve etkisizleştirmek için uydurulmuş bir sözdür. Uydurmadır, zîrâ İslâm’ın ana prensibine aykırıdır. Çünkü İslâm demek; îman, hicret ve cihad demektir.

“Öyleyse sen kâfirlere itaat etme ve onlara karşı olanca gücünle (büyük bir cihadla) cihad et” (Furkân 52).

“Bizim uğrumuzda cihad edenlere, şüphesiz yollarımızı gösteririz. Gerçekten Allah ihsan edenlerle berâberdir” (Ankebût 69).

“Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara mutlakâ cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefâ gösterecek olan kimdir? Şu hâlde yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur” (Tevbe 111).

İslâm hukukçularının formüle ettiği bir ilkeye göre; cihad görevi, savunma yapmak için sağlıklı müslüman erkeklerin tamâmına, saldırı durumundaysa toplumumun tamâmına düşer. Yâni İslâm’da bir “saldırı savaşı fıkhı” vardır. Bırakın İslâm’da saldırı savaşının olup-olmadığını, bu konuda bir fıkıh bile belirlenmiştir. 

Zâlimlerle ve düşmanlarla savaşmayanlar, -günümüz müslümanlarında da görüldüğü üzere- kendi aralarında savaşmaya başlarlar.

Seyyid Kutup:

“Cihad, “düşmanın saldırılarına karşı yapılan savaş” değil, gayr-ı müslim toplumlar müslümanlara hiç ilişmese bile, kendi ülkelerinde yaşayan insanlara İslâm’ı seçme ve yaşama özgürlüğü tanımadıkları takdirde, müslümanların bu hakkı sağlamak üzere onlara saldırabilmesidir. Cihad “saldırı savaşı”dır ve bunun aksini söyleyenler, içinde bulundukları yenilmişlik psikolojisinin kurbanlarıdırlar” der.

Savaşmayanlar, savaşanların kölesi olmaya başlarlar. Savaşanların “şamar oğlanı” olurlar. Savaşmayanlar korkaklaşır, pasifleşir. Savaşmayanlar şerefsizleşir.

Sadece savunma-savaşı yapmak, “savaşı düşmanların istediği sahada yapmak” demektir ki bu durum, askerî metod ve strateji açısından kabûl edilebilir olmasa gerek. Ahmet Kalkan: “İslâm'da savaşlar, kâfirlerin değil, müslümanların istediği sahalarda kabûl edilir” der.

Müslümanlar, 628 yılından sonra savunma savaşı yerine saldırı savaşına başlamışlardır. Beni Kurayza yahudilerinin bertarâf edilmesi, “son savunma savaşı”dır.

Son Söz

İslâm’da “dâvet” vardır. “İslâm’a girme” dâveti. Bu dâveti kabûl etmeyenler “cizye” vermelidir. Onu da kabûl etmeyenlere ise savaş açılır. O hâlde cizye vermeyenlerle yapılan savaş “savunma savaşı” mıdır?. Tabî ki de değildir. Cizye vermeyenlere açılan savaş, “saldırı savaşı”dır.
Yine; Peygamberimizin vefâtından hemen sonra zekât vermekten vazgeçenlere Hz. Ebubekir’in açtığı savaş “savunma savaşı” değil “saldırı savaşı”dır.
Ey “İslâm’da savaş, sâdece savunma-savaşıdır” diyenler!. Allah aşkına söyleyin.. Sahabeler arasında yapılan yada sahabelerin de katıldığı, kısmen Sıffin, ama özellikle Cemel Savaşı’nda savunma-savaşını yapan kimdi, saldırı-savaşını yapan kimdi?. İslâm’da savaşın sâdece “savunma-savaşı” olduğunu hangi taraf bilemedi ve idrâk edemedi?. İslâm’daki savaşın sâdece “savunma-savaşı” olduğunu Hz. Ali mi anlayamadı; yoksa Hz. Âişe mi?. Onlar anlayamadı da, siz mi anladınız?. Birebir Peygamberimizle muhâtap olan insanlar olarak onlar anlayamadıysa, siz niye anlamış olasınız?. Bu din sizin babanızın malı mı?.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mayıs 2014





Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme