10 Eylül 2016 Cumartesi

Söz Mü Üstündür, Kredi Kartı Mı?



“Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir” (İsrâ 34).

“Ahidleştiğiniz zaman, Allah’ın ahdini yerine getirin, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın; çünkü Allah’ı üzerinize kefil kılmışsınızdır. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı bilir” (Nâhl 91).

Modern zamanlar, artık sözlerin bir kıymetinin kalmadığı, “söz” ile bir işin yapılmadığı ve zâten sözün resmen de bir geçerliliği olmadığı için, insanlar artık birbirlerine güvenmez olmuşlar, çek-senet-noter-imzâ vs. gibi çeşitli şekillerde işlerini sağlama almaya(!) çalışmaktadırlar. Fakat bu kadar önleme rağmen bunlar da işe yaramamakta, mahkemeler; karşılıksız çekler, ödenmemiş senetler, kredi-kartı borçları dâvâları ile neredeyse kilitlenmiş ve tıkanmış hâle gelmiştir. O kadar modern ve resmî “garantiye alma” yöntemleri beş para etmiyor ve bu önlemler sağlam bir sözün yerini zinhar tutmuyor.

Sözün bir değerinin kalmaması 1950’li yıllarla birlikte başlamış olsa da, etkisi daha çok 1980’li yılların sonunda çift-blôklu yapı dağılıp kapitâlizmin egemen olduğu dünyâda görüldü ve yaygınlaştı. Özellikle belli bir yaşın üstündekiler bu durumdan dolayı çok sıkıntı çekmektedirler. Zîrâ onlar gençliklerinde ve orta yaşlarda işlerini yaparken -her ne kadar senet yapılsa da- söze bakıyorlardı ve sözün o dönemlerde bir geçerliliği vardı. Fakat artık deverân dönmüş ve söz etkisini yitirmiştir. Belli bir yaşın üstündeki insanlar, bir zaman önce alış-veriş yada anlaşmada söz ile birbirlerini bağlamışlar ama aradan uzun yıllar geçip sözün bir hükmü kalmayınca ve “öyle konuşmamış mıydık?”, “şöyle-şöyle demiştik ya” gibi sözlerin bir işe yaramadığı görünce hem çok kızıyorlar hem de üzülüyorlar.

Evet, bu durumun ağır mağdurları 2. dünyâ savaşı öncesi ve 1950’li yıllardan önce doğanlardır. Çünkü onlar çocukluklarında, atalarından hep böyle görmüşler, gençliklerinde ve hattâ kısmen 80’lere kadar hayatlarında hep sözlerle işlerini yürütmüşleridir. Artık sözün para etmediğini görmeye anlam veremiyorlar ve bunu çok abes karşılıyorlar. “Öyle konuşmuştuk ve söz vermiştik ya” sözünün bir geçerliliği olmaması onlar için çok anlamsız oluyor ve bu durum onlarda büyük bir sıkıntı yapıyor. Zâten yaşlıların çabuk dolandırılması, hâlen devâm eden “söze olan güven”lerindendir. Yaşlılar sözün hâlâ geçerli olduğunu düşünerek dolandırıcı şerefsizlere güvenmektedirler. Tabi bu durum artık sözün değerini yaşlılar nezdinde de düşürmekte ve yok etmektedir.

Söz vermek ve sözü yerine getirme şuuru öylesine derin ve sağlam olmalıdır ki kişi verdiği sözü yerine getiremeyeceği endişesiyle tir-tir titremeli ve geceleri uyuyamamalıdır. Hâlbuki insanlar artık verdiği sözü hiç tınlamamakta fakat iş kredi-kartı ekstresini ödemeye gelince, bir yerlerini yırtmaktadırlar ve zâten çoğu kişi de gününden önce öder kredi-kartı borcunu. İmzâlanan senet, yada “kart geçmek, verilen söz Allah adına olsa da Allah’ın dediğini yaparak söz vermekten daha üstün duruma gelmiştir. Tabi alış-veriş için verilen sözün bir değeri olmayınca, zamanla “sözün en büyüğü” olan “Lâilâheillâllah” sözünün de bir değeri olmamaya başlıyor. Bu durumda Lâilâheillâllah sözü bir klişe, bir gelenek olarak söylenmeye devâm ediyor. Bu nedenle “lâilâhe” demeden “illâllah” deniyor ve kelimenin ilk bölümü çıkartılıyor. Böylece “lâ” denilmesi gerekenlerin tamâmı orta yerde iktidârını kurmuş oluyor. Sözün bir değerinin kalmamış olması, en büyük söz olan Lâilâheillâllah sözünün ve “gâlû belâ” sözünün de bir değeri olmuyor ve îmanlar flûlaşıp kayboluyor. Sözün değerinin düşmesi yada kalmaması, îmânın değerinin düşmesi yada kalmaması anlamına geliyor.

Hâlbuki verilen söz “îman” içeren bir söz ise, bu, kredi-kartından, çekten, senetten çok daha sağlamdır. Zîrâ verilen söz “Allah adına” verilmiş olduğundan, îmânın verdiği söz çok sağlam olur ve bu sözden hiç kimse dönemez. Kredi-kartı, çek ve senetlere bir-sürü hîle karıştırılır ama bir mü’minin Allah adına verdiği söze hiç-bir zaman hîle karıştırılamaz.

Peygamberler sözü tutmada örnek şahsiyetlerdir. Onlar söze sadık kalmada zirve şahsiyetlerdir:

“Hani biz peygamberlerden kesin sözlerini almıştık; senden, Nûh’tan, İbrâhim’den, Mûsâ’dan ve Meryem oğlu Îsâ’dan. Biz onlardan sapasağlam bir söz almıştık” (Ahzab 7).

Mü’min demek, “verdiği sözü yerine getiren” demektir ve Allah sözlerine sâdık olanları çok sever:

“Onlar Allah’ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri kesin sözü (mîsâkı) bozmazlar” (Ra’d 20).

“Hayır; kim ahdine vefâ eder ve sakınırsa şüphesiz Allah da sakınanları sever” (Âl-i İmran 76).

Çek-senet yüzünden hapse girenlerin sayısı o kadar artmıştır ki, devlet artık çek-senetten dolayı hapse girmeyi iptâl etmiştir. Hattâ icrâ nedeniyle dağılan yuvalar o kadar çoğalmıştır ki, artık evdeki değerli olmayan eşyâların alınması yasaklanmak zorunda kalınmıştır.

Allah ahidlerini-sözlerini bozanların îman etmemiş olduğunu söyler:

“Ne zaman bir ahidde bulundularsa, içlerinden bir bölümü onu bozmadı mı?. Hayır, onların çoğu îman etmezler” (Bakara 100).

Kur’ân’a göre, verilen söze sadâkat göstermemek yeryüzünde bozgunculuk çıkartmak anlamına gelir:

“Ki (bunlar) Allah’ın ahdini, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozarlar. Allah’ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Kayba uğrayanlar, işte bunlardır” (Bakara 27).

Mü’minler yapmayacakları şeyin sözünü vermedikleri gibi, yapmayacakları şeyleri konuşmaktan bile men edilmişlerdir:

“Ey îman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz?. Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında bir gazap (konusu olması) bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti)” (Saff 2-3).

Verilen sözün yerine getirilmemesi ve sözün tutulmaması fâsıklık (yoldan çıkma) olarak gösterilir Kur’ân’da:

“Onların çoğunda ‘verdikleri söze bağlılık’ görmedik, ama onların çoğunu fâsıklar (yoldan çıkanlar) olarak gördük” (A’raf 102).

“Sözleşmeler sözlü değil, kesinlikle yazılı olmalıdır, sözlü anlaşmaların bir değeri yoktur” düşüncesine karşı şunu söylemek istiyoruz; Bu denilen şey modern zamanlarda doğru ve geçerli olsa da, İslâm devleti-ülkesi-medeniyeti için mecbûri bir geçerliliği yoktur. Bilindiği gibi Allah’a da söz verilir. Fakat Allah ile yazılı sözleşmeler yapılamayacağına göre, Allah’a nasıl söz verilecek ve bu söz nasıl bağlayıcı olacak?. Demek ki yazılı sözleşme şart değilmiş. Evet, gerçek sözleşme “söz” ile olandır. Kur’ân’da “ticâretinizi, anlaşmalarınızı yazıya geçirin” diyor fakat, bunu  mü’minler arasında olası bir anlaşmazlık çıkmasın diye söylüyor. Yoksa mü’minlere yakışan, unutmaya karşı önlem olarak bir-iki şâhidin de bulunduğu bir ortamda verilen sözdür.

Lâkin; artık günümüzde özellikle belli yaşın üstündekilere (üzülerek) anlaşmalarını-sözleşmelerini yazılı olarak yapmalarını tavsiye ediyoruz. Böylece olası kötü durumlarla karşılaşılmamış olacaktır. Zîrâ modern zamanlarda söz geçersizdir. Fakat birbirlerine çok güvenen insanlar olursa o zaman başkadır tabi.

Peygamberimiz, sözünde durmayanları münâfık olarak îlân etmiştir. Ebû Hüreyre’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:

“Münâfığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünde durmaz. Kendisine bir şey emânet edilince hıyânet eder” (Buhârî, Îmân 24, Şehâdât 28, Vesâyâ 8, Edeb 69; Müslim, Îmân 107-108. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 14; Nesâî, Îmân 20).

Mehmet Âkif Ersoy söze büyük kıymet veren biriydi. Hattâ sözünü tutmayana insan nazarıyla bakmazmış. Şöyle bir olay yaşanmış:

Üsküdar’da ikâmet ederken, Çengelköy’de oturan bir arkadaşıyla Pazar günü buluşmak üzere sözleşmişler. Ama Pazar günü İstanbul’da öyle bir ayaz olmuştu ki, yer-gök donmuş sanki. Ulaşım araçlarının hiç-biri çalışmıyormuş. Ama Âkif söz vermiş bir kere. Arkadaşından emânet aldığı bineğe biner ve Çengelköy’ün yolunu tutar. Yağmur ve fırtınaya rağmen Çengelköy’e varır, sırılsıklamdır. Kapıyı çalar, karşısına evin hizmetçisi çıkar. Hizmetçi, ev-sâhibinin komşuya gittiğini söyler. Âkif’i içeriye alıp efendiye haber verecektir. Âkif kabûl etmez. “Havanın biraz soğuk olmasına bakarak benim sözümü tutmayacağımı düşünen bir insanın evine misâfir olamam” der. Tekrar o yağmur ve fırtınada Üsküdar’a döner. “Benim verdiğim sözde durmamam için, ya ayağa kalkamayacak kadar hasta olmam, yada ölmem gerekir” diyen biridir Âkif.

Hâlâ insanlar “söz-leşme” yaparlar, yaptıkları anlaşmaya “sözleşme” derler. Bu, sözün sağlamlığını gösterir.

Sözün bir değerinin kalmaması, insanlar arasındaki güvenin de bitmesine neden oldu-oluyor. Öyle ki ana, baba ve kardeşler arasında bile artık birbirlerine güven kalmadı. Birbirlerine senet imzâlatanlar var. Sözün değerini yitirmesinden kaynaklanan nedenlerle birbirlerini öldürenler ayyuka çıktı.

Modern zamanlarda “üstün” kabûl edilen insan, “sözüne sâdık olan” değil, “kredi-kartı limiti yüksek olan insan”dır. Eğer kredi-kartı limitiniz yeterliyse yada sınırsızsa “üstün insan” oluyorsunuz. Hâlbuki üstünlük sâdece takvâdadır. Takvâlı olmak ise, kredi-kartı limitinin yüksek olması ile değil, sadâkat ile kazanılır. Sadâkatin ilk göstergesi de “doğru sözlü olmak” ve “sözünü tutmak”tır.   

Evet; artık kredi-kartına olan güven, -hâşâ- Allah’a olan güvenden daha etkili hâle geldi. Allah’ı şâhit tutarak; “vallâhi bir hafta sonra vereceğim” sözünün bir önemi olmazken; “post makinesi”nden onay alan kredi-kartı, olması gerekenden çok daha fazla değer kazandı. Hâlbuki söz Allah’ın sözü iken, kredi-kartı -tâbir-i câizse- tâğutun sözüdür. O hâlde sözün gücü karşısında gücün sözü (kredi-kartı) arasında olan bir mücâdele vardır. Modern zamanlarda “sözün gücü” kaybolmaya yüz tutmuş ve “gücün sözü” ise aşırı değer kazanmıştır. Mü’minlerin görevi bunu tersine çevirerek sözün gücünü gücün sözünün üstüne çıkartmaktır. Yada şöyle de diyebiliriz: “Sahte güç” sâhibi olanların sözünü değil, Gerçek Güç Sâhibi Olan’ın sözünü üstün görmeliyiz.

Vel hâsıl kelâm; kredi kartları, modernizmin muskalarıdır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Eylül 2016
















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme