18 Eylül 2016 Pazar

Mevlid Dindarlığı


“İnsanlardan öyleleri vardır ki, bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve onu bir eğlence konusu edinmek için sözün ‘boş ve amaçsız olanını’ satın alırlar. İşte onlar için aşağılatıcı bir azab vardır” (Lokman 6).

Mevlid lûgatta: “Doğma. Dünyâ’ya gelme. Doğulan yer veyâ zaman. Peygamberimiz’in doğumunu anlatan manzum eser, dînî manzûme” anlamındadır.

Bugün kabûl edilen nüshasına göre, Vesîletü’n Necât her biri “bahir” olarak adlandırılan, “münâcaat” (Cenâb-ı Hak’ka yalvarma), “vilâdet” (Peygamberimiz’in doğumu), “risâlet” (Peygamberliği), “mirâc” (Gökyüzüne yükselişi, cennet ve cehennemi görmesi), “rıhlet” (Vefâtı) ve “duâ” gibi ana bölümlerden oluşan 16 kısım ve 770 beyit’ten meydana gelir.

Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i yazarken referans aldığı kişilerden biri de Muhyiddin İbn-i Arâbi ve o’nun Füsûsûl Hikem adlı eseridir. Bu eser vahdet-i vücut şirki ve sapıklığını zirveleştiren bir kitaptır. Bu yüzden Mevlid’de de yoğun bir tasavvuf ve “Peygamber’i aşırı yüceltme” örnekleri görülür. Hattâ Mevlid’de Peygamber, “insan” bile değildir. Zâten Süleyman Çelebi’nin “çelebi” sıfatı, o’nun, aynı-zamanda bir mevlevî dedesi olduğunu, yada en azında mevlevilikle yoğun bir ilişkisi olduğunu gösterir.

Mevlidler ve Türklere has olan Mevlid, hristiyanlığa bir öykünmedir. Hz. Îsâ’nın doğum gününe (Milâd) nazîre olarak yazılmıştır. Aslında burada bi-ince “peygamber yarıştırmak” durumu vardır. Zaman ismi olarak aynen Hz. Îsa’nın doğumunu belirten “mîlâd” kelimesinde olduğu gibi, “mevlîd” terimi de “Mevlîd”te, Hz. Muhammed’in doğduğu zamânı belirtir.

Süleyman Çelebi Mevlid’e “Vesiletü-n Necat” yâni “kurtuluş vesîlesi” ismini koymuştur. Bununla; “Mevlid güzel bir sesle okunduğunda ve dinlenildiğinde “kurtuluş”a erilecektir” mesajı verilmek istenir gibidir. Oysa kurtuluşuntek vesîlesi Kur’ân ve Sünnet’tir. Kur’ân’a ve Sünnet’e uymakla kurtuluşa erilir, yoksa Mevlid’te bulunana şirk ve şatahat sözleri değil.

Nâim Tatlıcı, Mevlid hakkında şunları söyler:

“İslâm dünyâsında mevlid merâsimi ilk defâ hicretten yaklaşık 350 yıl kadar sonra, Mısır’da hüküm süren Şii Fâtımîler (910-1171) tarafından tertiplenmiştir. Bu merâsimler saraya âit olup, sâdece devlet erkânı arasında cereyân etmiştir. Fâtımîler, Hz. Ali ve Hz. Fâtıma’nın doğum günlerinde de mevlid merâsimleri tertip ederlerdi. Sünnî müslümanlarda ilk mevlid merâsimi, Hicrî 604 yılında, Selahaddin Eyyubî’nin eniştesi ve Erbil atabeği Melik Muzafferüddin Gökbörü tarafından tertiplenmiştir. Osmanlılar tarafından mevlid, ilk defâ III. Murat zamânında, 1588’de resmî hâle getirilmiştir. Sarayda tertiplenen merâsimlerin yanı-sıra, önceleri Ayasofya Câmii’nde, sonraları Sultan Ahmed Câmii’nde yapılan merâsimlere devlet erkânıyla birlikte halk da katılırdı. Bu merâsimlerde, Kur’ân-ı Kerîm tilâveti, vaaz ve mevlid okunması icrâ edilirdi. Târih içerisinde farklı dillerde bir-çok mevlid yazılmasına rağmen, zamanla Süleyman Çelebi’nin 1409 yılında yazdığı Vesîletü’n-Necât isimli mevlidinin okunması âdet hâline gelmiştir. Önceleri yalnız Peygamberimizin doğum gününde okunan mevlid, daha sonra bütün mübârek gecelerde okunmaya başlamış ve giderek yaygınlaşarak, vefât eden kişilerin arkasından okunur hâle gelmiştir”. 

Mevlidte Peygamberi aşırı bir şekilde yüceltme vardır. Öyle ki, bâzı sözler onu ilahlaştırmaya kadar varır. Belki de bu tarzda aşırı şekilde övüleceğini fehm eden Peygamberimiz daha o zamanlarda şöyle demiştir:

“Hristiyanların (peygamberleri) Îsâ’yı övmede aşırı gittikleri gibi siz de beni övmede aşırı gitmeyin” (Ahmed b Hanbel, I, 23, 24, 47, 55, V, 32; Dârimî, Rikâk 68; Buhârî, Enbiyâ 48).

Bir yazıda şöyle denir:

“Süleyman Çelebinin söylediklerinin Kur’ân’i hiç-bir dayanağı yoktur. Hattâ bâzı söylediklerinin siyerde ve hadislerde bile kaydı yok. “Bir bal dolusu şerbet”in Âmina Hâtun’a hûrilerin eliyle sunulması, evinin melekler tarafından Kâbe gibi tavaf edilmesi, Sündüs isimli bir meleğin havaya onun için döşek sermesi örneğinde olduğu gibi. Buram-buram “peygamber tapkınlığı” kokan ve bir-sürü zırva içeren bu şiiri; çocuğunun doğumunun şerefine, onu sünnet ettirirken, evlendirirken, askere gönderirken okutanları görebilirsiniz. Hacc dönüşünde okutulacak mevlid hele bir de yemekliyse işte onun sevâbı sizi cennete doğru kanatlandırıp uçurur.

Akşam düğünde göbek atıp eğlenen insanlar ertesi gün oturup mevlid okurlar. Neden acaba?. Tabî ki olaya kutsallık katmak için. İyi de bu safsata dolu şiiri abartılı bir makamla okumanın çocuğun sünnet olmasıyla yada gençlerin evlenip yuva kurmasıyla alâkası nedir?. Saçma-sapan bir şiir gelenekleştirilerek tâ mâbetlerimize kadar girmiş, alâkasız faaliyetlerimizde ibâdet coşkusuyla edâ edilmiş ve bir-nevî, bu faaliyetlerimizi kutsama aracı olmuş. “İbadet coşkusu” derken bir örnek vereyim. Mevlid isimli şiiri okurken bir-yerde (Geldi bir ak kuş kanâdiyle revan, arkamı sıvadı kuvvetle heman) ayağa kalkılır, kıbleye dönülür, eller aynen namazdaki gibi bağlanır ve mevlidin bir kısmı bu hâl üzere okunur”.

Şirkle ve uydurmalarla dolu bir metindir aslında “mevlid” denilen Vesîletü’n-Necât. Tasavvuf-merkezli düşünceyle yazılmış olan mevlidte Peygamber aşırı övülüp “insanlığından” çıkarılır ve bir “ilah” derecesine yükseltilir. Bir-kere mevlide başlarken “seyyid-i kâinat” diyerek başlanır ki, aslında kâinâtın tek seyyidi yâni efendisi Allah’tır, Peygamberimiz değil. Peygamberimiz âlemlere rahmettir. Seyyid; “efendi baş, reis” demektir. Peygamberimizin soyundan gelenlere de sonraları yanlış bir isimlendirme olarak seyyid denmiştir. Çoğulu “sâdet”tir ki Kur’ân’da: “Ve dediler ki: ‘Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize (sâdet=seyyidler) itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular” (Ahzâb 67) olarak geçer. Bu nedenle, bir kişi bir bölgenin seyyidi olabilir ama kâinâtın seyyidi olamaz. Kâinâtın seyyidi yâni efendisi Allah’tır.

Mevlidte Peygamberimiz varlığın sebebi olarak gösterilmiştir:  

“Pes Muhammed’dir bu varlığa sebeb,
Sıdk ile ânın rızâsına kıl taleb”.

Mevlid’de Peygamberimiz annesi ile birlikte şu şekilde aşırı yüceltilir:

“Ol gice kim doğdu ol hayrûl beşer,
Ânesi anda neler gördü neler.

Dedi gördüm ol Habîbin ânesi.
Bir acep nûr kim güneş pervânesi.

Berk urup çıktı evimden nâgehan,
Göklere dek nûr ile doldu cihan.

Gökler açıldı ve feth oldu zulem,
Üç melek gördüm elinde üç alem.

Biri meşrık biri mağribde ânın,
Biri damında dikildi Kâbe’nin.

İndiler gökten melekler sâf ü sâf,
Kâbe gibi kıldılar evim tavaf.

Hem hava üzre döşendi bir döşek,
Adı Sündüs, döşeyen anı melek.

Çün göründü bana bu işler ayân,
Hayret içre kalmış idim ben hemân.

Yarılıp çıktı divardan nâgehan,
Geldi üç hûri banâ oldu ayan.

Geldiler lutf ile ol üç mehcebin,
Verdiler bana selam ol dem hemin.

Çevre yanıma gelip oturdular,
Mustafayı birbirine muştular.

Üç alem dâhi dikildi üç yere,
Her birisin edeyim nerden nere.

Dediler oğlun  gibi hiç-bir oğul,
Yaradılalı cihan gelmiş değil.

Bu senin oğlun gibi kadr-i cemil,
Bir anâya vermemiştir ol Celil.

Ulu devlet buldun ey dildare sen, 
Doğuserdir senden ol hulki hasen.

Bu gelen  ilm-i ledün sultanıdır,
Bu gelen tehvid-i irfan kânıdır.

Bu gelen aşkina devreyler felek,
Yüzüne müştakdürür ins ü melek.

Âmine eder çü vakt oldu tamam,
Kim vücuda gele ol hayrül enam.

Susadım gâyet hararetten kati,
Sundular bir cam dolusu şerbeti.

Şerbeti karşımda tutdu hûriler,
Bunu sana verdi Allah dediler.

Kardan ak idi ve hem soğuk idi,
Lezzeti dahi şekerde yok idi.

İçtim ânı oldu cismim nûra gark,
Edemedim kendimi nurdan fark.

Geldi bir ak kuş kanâdiyle revan,
Arkamı sıvadı kuvvetle heman.

Doğdu ol saatte ol sultan-ı din,
Nûra gark oldu semavât ü zemin”.


Oysa Peygamberimiz peygamberliğinden önce peygamber olacağını hem bilmezdi, hem de yolunu ve ne yapacağını şaşırmış (dalâlet) durumdaydı:

“Böylece sana emrimizden bir rûh vahyettik. Sen, kitap nedir, îman nedir bilmiyordun. Ancak Biz onu bir nûr kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidâyete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip-iletiyorsun” (Şûrâ 52).

“Bir yetim iken seni bulup barındırmadı mı?. Ve seni yol bilmez şaşkın bir hâlde (dalâlet) iken, ‘doğru yola yöneltip iletmedi mi?. Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi?” (Duhâ 6-8).

Câhil müslümanlar, Allah’ın adı tek-başına anıldığında rahatsız olurlar. Mevlide “Adım ile yazdım adını” denir. Böylece câhiller, Allah ile birlikte Peygamberin adını görmekten-duymaktan mutlu olurlar. Hâlbuki bu, müşriklerin bir tavrıdır:

“Sâdece Allah anıldığı zaman, âhirete inanmayanların kâlbi öfkeyle kabarır. Oysa O’ndan başkaları anıldığında hemen sevince kapılırlar” (Zümer 45).

Mustafa İslamoğlu mevlid hakkında şunları söyler:

“Mevlid, Peygamberimizin hayâtıyla başlamış bir uygulama değildir. Sahabenin, tabiinin vs. tarafından bilinen ve uygulanan bir uygulama değildir. Mevlid, Fâtımiler tarafından 11-12. yy. da ilk defâ ortaya çıkmıştır. Fâtımiler, Sûriye’de Hristiyanlardan gördükleri peygamber yüceltmelerini kendileri de uygulamak istiyorlar ve mevlid uygulaması başlatıyorlar. İlk Mevlid Türkçe değil, Kürtçedir. Yahudilerin Yom Kippur ve Kurtuluş bayramlarına mukâbil Peygamberimiz de “Ramazan ve Kurban bayramlarını kutlayın” diyor. Kadir Gecesi hâriç diğer “özel” günler âdettir. İbâdete dönüşmedikçe bid’at olmaz. Mevlidlerin kandile dönüşmesi ilk olarak Osmanlı zamânında 2. Selim zamanında yine Hristiyanları taklit ederek başlamıştır. Hristiyanların “mum”u yerine “kandil” yakmışlardır ibâdet-hânelerde. Mevlid okumak Kur’ân okumak gibi kabûl ediliyor. Siz mevlidi alıp Kur’ân’ın yerine koyarsanız, Kur’ân’ı nereye koyacaksınız?. Mevlidin Vilâdet Bahrinde “indiler gökten melekler saf saf” diyen kişi mevlide göre Âmine hâtundur. Bu hiç-bir kaynakta doğrulanmaz. Hattâ uydurmaların bile içinde yoktur. İnsanlar Peygamberimizin hayâtını mevlidten öğreniyorlar ama yanlış öğreniyorlar. Peygamberimize annesinin mezarını ziyâret için izin verildi ama duâ için izin verilmedi. Âmine Hâtun, mevlidte farklı, hadislerde farklı bir şekilde anlatılır”.

Ahmet Kalkan:

“Peygamberimiz’in doğumunu anma esprisi de unutulmuş, Peygamber için yazılan bu şiirin okunması kendi-başına bir dînî törene, bir ibâdet kabûlüne dönüşmüştür. Bugün bir-çok âile, ölüleri için sevap, hattâ mutlakâ yapılması gerekli dînî vecîbe gibi düşünmektedir. İbâdetler, Allah’a nasıl yaklaşıp hangi uygulamalarla sevâba girileceği nassların hükmü ile belli olur. Yâni ibâdetler, fıkhî deyimiyle “taabbudî” alandır, tevkîfîdir, vahyîdir. Din tamamlanmıştır, artırma da eksiltme de yapılamaz. Resûlün ve ashâbın hayâtında mevlid diye bir uygulama kesinlikle mevcut değildir. Mevlidi savunanlar şöyle derler: “Mevlid bir vesîledir, biz bu vesîleyle Kur’ân okuyoruz, salât ve selâm getiriyoruz, duâ ediyoruz; esas amaç da bunlardır”. Cevap olarak deriz ki: Mevlid dışında sayılanların kendi-başlarına okunmaları hâlinde hangi zorluk ve eksiklik çıkıyor da Süleyman Çelebi’nin şiirine sığınılıyor?. Süleyman Çelebi’den önce Kur’ân okuyanların okudukları boşa mı gitti?. Kur’ân ve sünnet, ibâdet anlayışı ile böyle şiir okuyarak sevap kazanılacağı bir ibâdetten bahsetmez. Ayrıca, mevlid şiir gibi değil; Kur’ân okunur gibi Kur’ân makâmıyla okunmakta, Kur’ân dinlenir gibi dinlenmektedir. Mevlid türünden kutlamalar, din kaynaklı değil; folklor ve âdet kaynaklıdır. Bu kutlamalar, câmide olmadığı sürece, ibâdet ve sevap kabûl edilmemek şartıyla, Kur’ân makâmıyla ve kutsal metinmiş gibi icrâ edilmediği özelliklerde, salt şiir okur gibi okunursa bir sakıncası olmaz. Bugünkü şekliyle ise, en azından büyük bir bid’at ve hurâfedir. Bugün, bir şiir, ölülere rahmet ve cennete ulaşma vesîlesi gibi kabûl edildiğinden, Kur’ân’dan öne çıkarıldığından, dînin temel ilkeleri açısından çeşitli sakıncalar içerir. Örf dinleşince, din de örfleşir. Örfün kutsallaşmasına seyirci kalmak, dînin tahribine seyirci kalmakla eş anlamlıdır. Tevhid, ibâdet kasdıyla “Allah’ı da anmak” dînî değil; “sâdece Allah’ı anmak” dînîdir. Câmiye sokulup ibâdet kasdıyla okunan mevlidin, sâdece bid’at olarak kalmayacağı, bu anlayış ve kabûlün şirk kapsamına girebileceğini bu riski taşıdığını belirtelim” der.

Mevlid bid’at içinde bid’attır. Çünkü mevlid hem bid’attır, hem de halk tarafından yeni bid’atların çıkarılmasına neden olur. Halk tarafından oluşturulmuş mevlid tavırları vardır. Bir-kere onu okuyan kişi; biraz üzgün, biraz kibirli, sanki çok önemli bir şey yapıyormuş edâsında, biraz sert bir tavırla ve avazı çıktığı kadar bağırarak okumalıdır mevlidi. Sesi ne kadar gür ise o kadar “derin hoca” olarak kabûl edilir. Bu nedenle her zaman o kişi çağırılmalıdır mevlid okumaya. Tabi adamın “hakkı”nı da (hediye) vermek lâzım. Yalnız burada önemli olan bir husus vardır ki; adamın morâlini bozmayacak bir miktar olmalıdır verilen “hediye(!). Bir de şu çok önemlidir ki, hocanın pilavı “bol etli” olmalıdır. Ayranı çirf-çift olmalı, lokum, lokma ve şerbeti zinhar ihmâl edilmemelidir. Yoksa hoca bir dahaki sefere -Allah muhâfaza- gelmez de perişân olunur.

Halktan kimseler de mevlide katılmanın yapmacık ciddiliği ve huşûsu ile mevlidi dinler ve o anda bir konuşan olursa sert-sert bakışlar atar. Hoparlörler evin dışına gelecek şekilde koyulmalı ve tüm mahallenin duyacağı kadar açılmalıdır. Herkes sizin mevlid okuttuğunuzu bilmelidir. Ses güçlü çıkmazsa nereden bilecekler?. Komşunun beyi, oğlu vs. gece işten gelmiş, hasta varmış, çocuk uyuyormuş.. olsun mevlid daha önemli ve zâten hiç kimse de mevlid okunurken rahatsızlığını dile getir(e)mez.  Aman haaa!; sonra ne derler?. Mevlide karşı çıkılır mı?.

Kadınlara gelince; “mevlide has” giyinişler olur. Bâzen de “altı kaval, üstü şeşhâne” olan bir giyim-şekli olur. Kadınlar için en önemli kural, olmazsa-olmaz şart, “başın kapatılması”dır. Mini-etek giyilse bile baş kapatılmalıdır. Böylece ortaya çok absürd resimler çıkar. O baş-örtülerini daha doğrusu mevlid örtülerinin altında ağır makyajlar sırıtır. Sünnet olunurken, askere uğurlamada, evlilikte, hacca giderken, ölünün arkasından; yedisinde, kırkında, elli-ikisinde, yılında-senesinde vs. “Allah rızâsı için” mevlidler okunur-okunmalıdır.

Regâip-mevlid-beraat-mîraç gecelerinde mevlid okunması olmazsa-olmaz bir durum hâline gelmiştir. Bu geceler bid’attı ve zâten mevlid de bid’at olduğundan; mevlid okumak-okutmak, “bid’at içre bid’at” oluyor.

Köy yerlerinde mevlidler “ağır” olur. Öyle bir kasa lokum ve gülsuyu ile mevlid olmaz ve okunmaz. Hocanın biri: “Kardeşim!, bir kasa lokumla, bir gül suyuyla mevlid olmaz. Mevlid dediğin ‘ağır’ olur. 2 kilo lokum alıp da ‘mevlid oku’ demeyin bana” demişti ve “mevlid fıkhı”nın bir kuralı daha ortaya çıkmıştı. Mevlid yüzünden nice “danalar”-“inekler” kurbân oldular. Tabi hakkını yemeyelim; nice et yiyemeyen kişiler de et ve diğer mevlid ikramlarıyla karınlarını doyurmuş oluyorlar.

Neden ille de Süleyman Çelebi’nin mevlidini yâni şiirini okuyorlar. Meselâ neden “kasîde-i bürde” okunmuyor?. O da çok güzel bir kasîdedir. Fakat mevlid Türkçe ya; herhâlde ondan olsa gerek. Sakın Süleyman Çelebi’nin mevlidinin tüm İslâm âleminde okunduğunu zannetmeyin. Bu mevlid sâdece Türkiye, Kıbrıs ve biraz da Azerbaycan ve müslüman balkan ülkelerinde, o da bâzen okunuyor. Zâten Süleyman Çelebi’nin mevlidi Türkçedir. Türkçe bilmeyenlerin bu mevlidi okumaları beklenemez.

Vel hâsıl kelam; Mevlid okumak; farz, sünnet, vâcip vs. değildir. Mevlid bir bid’attır ve bunu ibâdet neşvesinde yapmaktan vazgeçmek gerekir. Onun yerine Kur’ân okumalı ve sünnetten bahsedilmelidir. Böylece insanlar bir bilgiye ve hattâ bilince erebilirler.

 En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Eylül 2016





Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme