11 Eylül 2016 Pazar

Îmânın Şartı Kaçtır?


“Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, (1) Allah’a, (2) âhiret gününe, (3) meleklere, (4) Kitaba ve (5) peygamberlere îman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefâ gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttakî olanlar da bunlardır” (Bakara 177).

 

“Ey îman edenler, Allah’a, elçisine, elçisine indirdiği kitaba ve bundan önce indirdiği kitaba îman edin. Kim (1) Allah’ı, (2) meleklerini, (3) kitaplarını, (4) elçilerini ve (5) âhiret gününü inkâr ederse, şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapıtmıştır” (Nîsâ 136).

 

İslâm’ın temel kaynağı olan Kur’ân’da îmânın şartları arasında “kadere îman”dan söz edilmemesine rağmen müslümanlar “kadere îman” maddesini eklemişlerdir. Bu madde Kur’ân’a değil, Cibril Hadisi denilen hadise dayanmaktadır. Abdullah b. Ömer’in, babası Hz. Ömer’den naklettiği bu hadis şöyledir:

 

“Bir gün Resûlullah (s.a.s.)’in yanında bulunduğumuz sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zât çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor, bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğru Peygamber (s.a.s.)’in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu. Ve: ‘Ya Muhammed!; bana İslâm’ın ne olduğunu söyle?’ dedi. Resûlullah (s.a.s.): ‘İslâm; Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah'ın Resûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt’i hac etmendir’ buyurdu. O zât: ‘Doğru söyledin’ dedi. Babam dedi ki: ‘Biz buna hayret ettik. Zîrâ hem soruyor, hem de tasdik ediyordu’. O zât; ‘bana îmandan haber ver?’ dedi. Resûlullah (s.a.s.): Âllah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe inanman, bir de kadere, hayrına şerrine inanmandır’ buyurdu. O zât yine: ‘Doğru söyledin’. dedi. Bu sefer: ‘Bana ihsandan haber ver?’ dedi. Resûlullah (s.a.s.): Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni muhakkak görür’ buyurdu. O zât: “Bana kıyâmetten haber ver?’ dedi. Resûlullah (s.a.s.): ‘Bu meselede kendisine sorulan, sorandan daha çok bilgi sâhibi değildir’ buyurdular. ‘O hâlde bana alâmetlerinden haber ver’ dedi. Peygamber (s.a.s.): ‘Câriyenin kendi sâhibesini doğurması ve yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının binâ yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir’ buyurdu. Babam dedi ki: ‘Bundan sonra o zât gitti. Ben bir süre bekledim. Sonunda Allah Resûlü bana: ‘Ya Ömer!. O soru soran zâtın kim olduğunu biliyor musun?’ dedi. ‘Allah ve Rasûlü bilir’ dedim. O Cibrîl’di. Size dîninizi öğretmeye gelmişti’ buyurdular” (Buhârî, Îman 1; Müslim, Îman 1).

 

İslâm’da bâzı formülleştirmeler vardır. İslâm’ın şartı, îmânın şartı, 32 farz, 54 farz, orucun şartı, namazın-abdestin-haccın şartları, farzları vs. Bunlar, İslâm târihi boyunca birilerinin bâzen işe de yarayan formülleştirmeleridir. Fakat formülleştirmelerin şöyle bir sakıncası vardır ki; insanlar formülleştirilen şeyleri mutlak-doğru ve eksiksiz-kusursuz zannederler. Bu sâdece dînî alanda değil, bilim alanında da öyledir. Bir bilimsel formül varsa, artık o formül eleştirinin ve îtirâzın konusu olmaktan çıkar ve o formül doğrultusunda düşünülür. Okullarda o formül ezberletilir, o formül hakkındaki yazılar ve kitaplar yazılır ve hattâ kabûl edilmiş o formüle îtirâz edenler espri konusu yapılır.  

 

Aslında bilimsel formüllerin çoğu, formülleri ortaya atanlar tarafından, bir şeyi açıklamakta yetersiz kaldıklarında ortaya attıkları yöntemlerdir. Yaptıkları hesaplar bir türlü tutmayınca formülün ara bir yerine bir sâbite eklerler ve formül yerine oturur. İstenilen ve arzu edilen şey ortaya konana kadar araya sokuşturulan sâbiteler, özel yasâlar, kurallar, ilkelerle ortaya atılan formül düzenlenir ve ideâl(!) hâle getirilir. Bu bâzen bilime aykırı olarak, matematiğe aykırı olarak da yapılır. Burada önemli olan şey, çağın seküler idrâkine uygun olan sâbiteyi-formülü her ne pahasına olursa-olsun oluşturabilmektir.

 

İşte aynen bunun gibi; dînî alanda da insanların anlayışlarını şekillendirmek için de bâzı formülleştirmeler yapılır. İnsanlar bir şeyi çok fazla eleştirip îtirâz ediyorsa, hemen bir klişe söz, sükseli bir düşünce, bir örnek şahsiyetin fikri, olmadı uydurma rivâyetlerle kişilerin tasavvurları ve düşünceleri şekillendirilir. Meselâ aslında Peygamberimiz ve halifeler zamânında hutbe Cumâ namazının arkasından okunduğu hâlde, Emeviler zamânında ehl-i beyte yapılan küfür nedeniyle, o zamana kadar yaşamış olan sahabeler hutbeyi dinlemeden çıkıp gidiyorlardı ve halk da “sahabe çıkarsa ben de çıkarım” diyerek onlar da hutbeyi dinlemeden çıkıp mescidi terk ediyorlardı. Böylece devletin istediği şekilde zihinlerin inşâ olması gerçekleşemiyordu. Zîrâ o dönemde hutbe, “medya” işlevi görüyordu. Bunun çâresi olarak Emevi zihniyeti bir-kaç hadis uydurarak ve yalanlar söyleyerek, Peygamberin hutbeyi namazdan önce uyguladığı, hutbeyi dinlemenin farz olduğu, hattâ hutbe sırasında konuşmanın büyük günah olduğu ve üç kere üst-üste Cumâ’ya gelmeyip de hutbeyi dinlemeyenlerin nikahının düşeceği yalanı profesyonel bir şekilde açıklandı. Âlimler öldürülmüş yada sindirilmiş olduğundan ve de devletin baskısı ve devleti destekleyen yalakalar nedeniyle bu yalan kabûl edildi. Böylece günümüzde de hâlen devâm eden şekilde hutbe namazın önüne alınmış oldu ve artık bu îtikâdın bir konusu hâline geldi.

 

Bu durum sâdece hutbe için değil, dînin çok çeşitli alanlarında da yapıldı ve yapılıyor. Kur’ân ve sünnet-merkezli düşünme şeklinden uzaklaştırılınca ve yiğitlik de bir kenara bırakılınca münâfıklara gün doğar ve onlar dîni-siyâseti-iktisâdı diledikleri gibi şekillendirebilirler. İşte; formülleştirilen “îmânın şartı” konusu da bu yolla olmuştur. Îmânın şartı yüzlerce sayıda olmasına rağmen bunu 6 ile sınırlandırmışlardır. Fazla îman, şerefsizler için sorun olur çünkü. Îmânın şartını 6 ile sınırlandırmak yanlıştır fakat aslında burada daha önemli olan bir yanlış vardır ki bu; İslâm’da olmamasına rağmen îman sınıflandırmasına altıncı bir şartın eklenmiş olmasıdır. İslâm’da, sünnette-Kur’ân’da olmayan ve hattâ İslâm’ın-Kur’ân’ın-Peygamberin zulmün kaynağı olarak görüp yıktığı bir madde eklenmiştir ve bu madde hâlen de geçerli olan ve kabûl etmeyenlerin zındık-kâfir-îmansız îlân edildiği bir maddedir. Bu madde; “kadere îman” maddesidir.

 

Bu maddeye göre Allah, kâinatta olmuş ve olacak her şeyin ne zaman, nasıl, nerede, niçin, olacağını ve bir şeyin geleceğini ve geçmişini ezelden bilip, levh-i mahfuzunda takdir etmesi ve yazmıştır. Allah tabî ki de en ince ayrıntısına kadar her şeyi bilir. Fakat bu bizi ilgilendirmez. Allah’ın bu bilgiye sâhip olması bizim inancımıza göre yaşamamızı etkilemez çünkü. Zîrâ biz her şeyi bilmiyoruz. Bu madde şöyle ifâde edilir: “Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna îman etmek, kabûl etmek. (Ve bil kaderi hayrîhi ve şerrîhi minallâhi tealâ). İyi de bu inanış nereden gelmiş?. Bir şeyin “inancın konusu” olması için vahyî bir dayanağı olması gerekmez mi?. O hâlde bunun bir inanç olması için müslümanların bu inancın kaynağını Kur’ân’da bulmaları şart değil midir?. Böyle bir inanç Kur’ân’da olmadığı gibi, Kur’ân zâten bu inancı yıkmaya gelmiştir. Yazının başında verdiğimiz iki âyet îmânın ana şartlarını sayarken “kadere îman” maddesine yer vermez. Niçin?. Çünkü müslümanlarda olsa da İslâm’da öyle bir inanç şekli yoktur. Hattâ İslâm ve Peygamber, bu inanışı yıkmak için vardırlar. Zîrâ “kadere îman” denilen şey bir zulüm şeklidir.

 

Kaderin neyine îman edilecek?. Kader nedir?. Kader, Allah’ın bir şeyi yada kişiyi yaratmadan önce onun nasıl bir hayat yaşayacağı, başına nelerin geleceği, nasıl biri olacağı yâni tipi ve karakterinin nasıl olacağı, “sâid” mi olacağı “şâki” mi olacağı, kaşı-gözü, boyu-posunun nasıl olacağının belirlenmiş olması demek değildir. Bizim fizîki özelliğimizi, Dünyâ’nın neresinde, kimin evladı olarak ve hangi zamanda doğacağımızı biz belirleyemeyiz ve bunu Allah belirler. Fakat bu durum bizim buna îman etmemizi gerektirmez ki. Meselâ ben, müslüman-türk-Türkiye’li-erkek olarak doğmaktan ve ana-babamdan memnunum ama ben bunu kadere îman konusu yapmam ki?. Kaderle alâkası yoktur çünkü. Bu Allah’ın bir dilemesidir. Zâten hiç-bir insan bağlı bulunduğu kavimden olduğuna yanıp yakılmaz. Yine hiç kimse erkek yada kız doğduğuna üzülmez. Bunlar kadere îmânın konusu değildir. Kadere îmânın konusu yapılan şeyler, insanların bir kısmının zor bir hayat yaşarken, diğer bir kısmının çok kolay ve rahat bir hayat yaşamasıyla ilgilidir. Bir de orta-hallî yaşayanlar vardır tabi. İşte bu durum Allah’ın dilemesiyle olmamaktadır.Tam aksine; Allah’ın dilemesine aykırı davranmaktan dolayı olmaktadır. Allah yaratmayı doğal yapar ve yarattıklarında aşırı farklı uç durumlar olmaz. İnsanları da birini çok zor bir hayat yaşayacağı şekilde, diğerini de zenginlik içinde, kolay, rahat ve zevk içinde yaşayacağı şekilde yaratmaz. Böyle bir arzusu yoktur Allah’ın. İmtihana mebnî olarak ve fesatlığa yol asmayacak oranda bâzı küçük farklılıklar olur sâdece. Zâten İslâm’da “rızıkta eşitlik” ilkesi vardır. Makam-mevki ve beceriler farklı olsa da, yaratılmış olan tüm insanlar aynı rızklardan faydalanabilecek şekilde olmalıdır. Birileri yerken diğerlerinin ona hasret kalması ve bunun “kadere îman” bağlamında normâl karşılanması vicdansızlıktır, adâletsizliktir ve şerefsizliktir. Böyle bir farkı normâl görenler, “ben yiyeyim de gerisi ne olursa olsun” demiş olurlar. Allah böyle bir eşitsizliği zinhar kabûl etmiyor ve hattâ bu ayar bir şekilde bozulmuşsa ve “birileri yiyip birileri bakar” hâle gelinmişse bunun nefse en ağır gelecek şekilde ayarlanmasını emrediyor:

 

“Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kıldı; üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altında bulunanlara onda eşit olacak şekilde çevirip-verici değildirler. Şimdi Allah'ın nîmetini inkâr mı ediyorlar?” (Nâhl 71).

 

Kadere îman diye uydurulmuş olan bu madde, zâlimler tarafından uydurulmuştur. Bu madde, durumları gâyet yerinde olanlar tarafından baş ütüne konulmuş, ezilenler tarafından ise ilk başta bir îtirâz ve isyân konusu olsa da, zamanla “pes” edilerek îman umdesi yapılmıştır. Zayıf ve ezilmişlere, kendilerinden kaynaklanan kötü durumlarından şöyle bir silkinip kurtulmak varken, “kader” diyerek işin içinden sıyrılmak çok daha kolay ve câzip gelmiştir-gelmektedir. Zîrâ buna karşı çıkmak, îcabında malını ve canını kaybetmeye bile neden olabilecektir. Fakat bu onursuzlaşmamak için şarttır. Bu kişiler buna rağmen çok zor bir hayat yaşasa ve ezilip dursa da ve onuru pahasına da olsa buna karşı çıkmamakta ve sıkıntılı bir hayâtı tercih etmektedir. Zamanla bu duruma alıştıktan sonra artık kadere îman etmiştir ve kadere îman etmeyi “Allah’a itaat” olarak görmeye başlamıştır. Birileri onlara, “ne kadar sabrederseniz o kadar îmanlı olacağını” söylemiştir. Böylece kendilerine karşı yapılacak olası bir eleştiri, îtirâz ve isyânın önünü baştan kesmiş oluyorlar. Bunu siyâsi nedenlerle de yapanlar olmuştur. İslâm’da her melânetin altından Emeviler çıkar. Bu maddeyi de Emeviler uydurmuşlardır. Tabi İslâm-öncesi temellerine başvurarak. Emeviler’in, günahlarını örtmek için uydurdukları-uydurttukları bir konudur kadere îman. Kedi çıkarlarına ve inanışlarına göre ortaya oydukları siyâset, birilerine ve dîne büyük zararlar veriyordu ve bu nedenle büyük sesler çıkıyordu. İşte bunun önüne geçmek için akla ziyan söylemlerle oluşturmuşlardır bu kadere îman denilen uydurmasyonu. Meselâ Yezid, kadere îman inancına göre şöyle bir şey söyleyebilmiştir:

 

Hz. Hüseyin Kerbelâ’da öldürülüp şehit edilince kesik başı Yezid’in yanına getiriliyor ve önüne atılıyor. Hz. Hüseyin’in kızı Zeyneb de o sırada oradadır. Zeyneb “ona nasıl kıydın” deyince, Yezid; elindeki sopayla Hz. Hüseyin’in dudaklarına vurarak, “onu Allah öldürdü” diyebilmiştir. Yezid’in komutanı-vâlisi İbn-i Ziyad, Zeyneb’e; “bak, Allah babana ne yaptı” demiştir. Yâni birleri, “kadere îman” ederek, kendi yaptıkları şerefsizliği Allah’ın üstüne atmıştır-atmaktadır.

 

İnsanları pasifleştiren bir maddedir bu. Böylece insanların elini-ayağını bağlıyor. Tevekkül etmekle kadere îman karıştırılıyor. Tevessül, sebeplere başvurduktan ve bir işi yaptıktan sonra sonucunu Allah’a bırakmaktır. Kadere îman etmesi istenilen kişiler, durumu kötü ve zor olanlardır genelde. Zîrâ durumu iyi olanlar için kadere îman etmenin bir zorluğu yoktur. Oturdukları yerden kadere bol-bol îman edebilirler. Bu nedenle kadere îmâmı en çok, durumu zor olmayanlar ve genel anlamda iyi bir hayat sürenler çok fazla savunurlar. Bir de, kötü durumda olmalarına rağmen bu durumu değiştirmek için çaba harcamak istemeyenler. O nedenle kadere îman denildiğinde bilin ki büyük oranda “kötü bir kader”den bahsediliyordur. Durumu iyi olanlar, çok zor bir hayatları olanlardan o kötü kadere katlanmasını istiyorlar ki isyân edip de onların durumlarını da bozmasınlar. “İyi kader”e katlanmanın zâten bir zorluğu yoktur. Kadere îman ile halkı gütmek çok kolay oluyor. Fakat bu durum “Allah ile aldatmak”tır. Kur’ân bunu şu şekilde söyler ve insanları sakındırır:

 

“..Şüphesiz Allah'ın vaâdi haktır. Artık dünyâ-hayâtı sizi aldatmaya sürüklemesin ve aldatıcı(lar) da sizi Allah ile aldatmasın” (Lokman 33).

 

Başımıza gelen iyiliklerin tamâmı Allah’tandır. Başımıza gelen kötülüklerin ise tamâmı kendi yüzümüzdendir. Kendi ellerimizin yaptıkları nedeniyledir. Allah sâdece, kötü seçimimize “râzı olmayarak” izin verir. Kadere îman maddesinde söylendiği gibi başımıza gelen her şey fakat özellikle de kötü şeyler Allah tarafından bir-zaman önce yazılmış değildir. Allah hiç-bir kimseye; “şu adam şu yaşa gelince evlensin, şu yaşta trafik kazâsında felç kalsın, yada şu yaşta büyük para kazansın da işleri yolunda gitsin, sâid olsun, şâki olsun, yâni îmanlı yada îmansız olsun” diye yazmamıştır. Kader, “Allah’ın yazısı” değil, yasalarıdır. Bardağı elinizden bırakırsanız kırılır. O hâlde kader, cam eşyâlar yüksekten bırakılınca yerçekimi etkisiyle düşerler ve cam malzemeler bu düşmenin etkisiyle kırılırlar” anlamına gelir. Buzda yatılırsa hasta olunur. Meselâ Allah benim için; “19 yaşında Romatoid Artrit hastalığına yakalansın ve 10-15 sene sonra çalışamayacak duruma gelsin, zor bir hayâtı olsun, ağrılar içinde kıvransın, fakat rahmetimizden de bir mâlûllük emekliği alsın ve belki çok da uzun olmayan bir hayat yaşasın” diye bir yazı yazmamıştır. Fakat Allah ilkeleri koymuştur. Demiştir ki: “vücut direnci zayıf olanlar şöyle-şöyle yapacak olurlarsa Romatoid Artrit hastalığına yakalanırlar ve çok zor bir hayatları olur. Bu nedenle böyleleri şöyle-şöyle önlem almalıdırlar. Aksi-takdirde başlarına hastalık gelmesi yüksek ihtimâldir. İşte bu nedenle başımdaki bu zorluk Allah’ın bana önceki bir zamanda yazmış olduğu bir “yazı” değil, gerek kişisel yanlış yaşantım, gerekse toplumsal yanlışlıklar nedeniyledir. Yâni kendi ellerimin yaptıkları nedeniyle başıma bu kötü iş gelmiştir.

 

Kişilerin görünüşte kendi ellerinde olmayan nedenlerle başlarına gelen kötülükler bile bilinen anlamda kader değildir. Meselâ bir kişinin başına yolda giderken yukarıdan bir saksı düşse ve o kişi bu nedenle yaralansa, bu o kişinin suçu değildir, saksıyı oraya koyanların aymazlığı nedeniyledir. Fakat insan toplumsal bir varlık olduğu için bu kötü durumun nedeni yine insandır. Başımıza gelen iyiliklerin Allah’tan, kötülüklerin ise kendimizden olduğu Kur’ân’da çok açık bir şekilde ifâde edilir:

 

“Sana iyilikten her ne gelirse Allah’tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik; şâhid olarak Allah yeter” (Nîsâ 79).

 

“Size isâbet eden her musîbet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) Çoğunu da affeder” (Şûrâ 30).

 

Evet; “kadere îman”, “Allah’ın yasalarını tanımak ve ona göre davranmak” demektir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Eylül 2016

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme