10 Temmuz 2020 Cuma

FETÖ ve AKP Merkezli Müslümanlık



“Böylece biz, her ülkenin önde gelenlerini -orada hîleli düzenler kursunlar diye- oranın suçlu-günahkârları kıldık. Oysa onlar, hîleli düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna varmazlar” (En-âm 123).

İslâm, “bilgi ve bilincin kaynağı Kur’ân” olan, “amel ve eylemin kaynağı ise Peygamber’in güzel örnekliği (Sünnet) olan” Dîn’in adıdır. O hâlde müslüman da, “Kur’ân ve Sünnet-merkezli olan kişi”dir. Kur’ân ve Sünnet’e uygun olan ve aykırı olmayan şeyler de İslâm’dan kabûl edilebilir. Türkiye müslümanları ise, aslında müslümanlığı ilk kabûl ettikleri günden bêridir Kur’ân ve Sünnet-merkezli ol(a)mamışlardır. Onun yerine ataları, ulu kişileri, maddî ve mânevî gücü, destanları, efsâneleri, masalları, rüyâları, uydurmaları ve zırvalıkları kabûl etmişler-ederler ve din diye bunları konuşurlar ve bunlara uyarlar. Kur’ân’ı teberrüken ve anlamadıkları orijinâl dilinden okurlarken, Peygamber onlar için ruhsal-mânevî bir kişiliktir ve  böyle olunca da onu örnek almayı imkânsız zannederler. “Ama o peygamber” sözü Türkler arasında çok söylenen bir sözdür. Bu sözle zımnen: “Biz o’nun gibi olamayız” demek isterler. Oysa Allah, peygamberleri “örnek alınsınlar” diye göndermiştir.   

Muhâfazakâr müslüman Türkler, modern Türkiye’nin demokrasiye geçtiği günden bêridir sağ muhâfazakâr demokrasi ve neo-nurculuk denen siyâsî ve dînî iki akıma uymaktadırlar. Bu akımların başa geçen lîderleri onların “doğal lîderleri” durumundadır. Öyle ki bu lîderler onlar için “yolunda ölünecek kişiler”dir. Onlara karşı hiç-bir eleştirileri yoktur. Ne derlerse-desinler kabûlleridir. Türk müslümanlarının içinde az bir kesim istisnâ, bunlara uğramayan ve uymayan kişi olmamıştır. Bu kişiler arasında okumuş-yazmış ve çobanlıktan fabrikatörlüğe kadar her alandan ve kesimden insan vardır.

Peki bu nasıl olmaktadır?. Niçin olmaktadır?. Çünkü dediğimiz gibi, Türk müslümanları diğer bir-çok kavimlerin müslümanları gibi, İslâm’ı Kur’ân ve Sünnet’ten yâni, Peygamber’in hayâtından öğrenmemişlerdir. Onun yerine nefse ve duygulara hitâp eden siyâsetten, siyâsî lîderlerden ve sözde dinden ve dînî lîderlerden öğenmişler ve hayatlarını da bunlara göre düzenlemişlerdir ve düzenlemektedirler. Böyle olunca da nefse ve duygulara hitâp eden herkes ve her-şey kutsal olarak görülür ve bu kişilere ölümüne ve tapılırcasına bağlanılır. İşte AKP-Erdoğan ve Neo-nurculuk-Fethullah bağlılığı da en son bağlılıklardan ve bağlanılanlardan ikisidir.

Bu iki akım AKP iktidârı ile güçlerini birleştirip birlikte hareket etmeye başlayınca oldukça büyük bir güce ulaşmışlar ve hattâ birileri de zamânında “bunlar artık yıkılmaz” demişti. Diğer bâzıları da “yıkılır ama nasıl yıkılır” sorusunu sormuş ve bir cevap bulamamıştır. Zâten onlara olan bağlılık en çok da bu dönemde artmış ve onlar da Türkiye’de İslâm’a aykırı olan siyâsi ve dînî düzeni ve inancı en çok bu dönemde yerleştirmişlerdir. Şimdilerde birbirlerine can düşman olsalar da aslında ikisinin de dînî ve dünyevî düşünceleri aynıdır. İkisi de maddî güce yâni paraya tapmaktadır ve bu uğruda İslâm ve müslümanlar yerine İslâm düşmanı ülke, ideoloji ve lîderleri desteklemekte ve şeytânî düzenlere uymaktadırlar.

İslâmî ve  insânî yapının yıkılmaması için bağlılığın “sâdece Allah’a” olması gerekir. Allah’a ve O’nun gönderdiği Kitab’a ve Peygamber’e bağlı olanlar kenetlenmiş bir duvar gibi sımsıkı dururlar ve yıkılmazlar. Nefsî ve duygusal bağlılıkların ise yıkılması an meselesidir ve AKP-FETÖ bağı ve bağlılığı en küçük bir çıkar çatışmasında yıkılıvermiştir. Hiç yıkılmayacak gibi duran bu tür yapılar en küçük bir anlaşmazlıkta ve çıkar çatışmasında sarsılır ve yıkılır gider ve öyle de olmuştur. Öyle ki birbirlerine can düşman olurlar. Böylece onların bağlıları da ayrılmış ve dağılmış olur.

Bu iki akım da aslında aynı düşünce ve zihnî yapıya sâhiptirler. İkisi de güçten ve güçlüden yanadır ve ikisi de bu nedenle bâtıldır. Zîrâ “En Güçlü Olan”a bağlanmazlar da kendilerinde güç vehmettiklerine sarılırlar. ABD ve İsrâil’in ebedîliği merkezinde hayâtiyetlerini devâm ettirirler. İki kesim de İslâm’a ihânet etmiştir. İlk çıkış noktalarında bir nebze de olsa iyi şeyler söylerlerken, sonunda varıp-dayandıkları yerde birbirlerine düşman oldukları gibi İslâm’a da düşman olmuşlardır. Zîrâ İslâm-dışı akımları dinleştirmişler ve onları izlemektedirler. Allah ve Peygamber’e değil de, şeytana, nefse ve beşerî olanlara bağlıdırlar ve onlara inanmaktadırlar.

Darbe girişiminden sonra FETÖ’den ayrılıp AKP’ye geçenler olduğu gibi, AKP’den kopup Fetö’cülüğe devâm edenler de oldu. Bir de ikisini de bırakıp Atatürkçü olanlar var. Fakat bunların câhil olduğu şey şudur ki, bunların bağlandıklarının hepsi de “aynı şey”dir. Farklı olan ise, “hepsinden vazgeçip Allah’a ve Peygamber’e yâni İslâm’a bağlanmak”tır.

Türkiye’de 15 Temmuz sonrası bir-çokları için ortaya çıkan çâresizlik, “denize düşenin yılana sarılması” şeklinde bir sonuç ortaya çıkarmıştır. Çünkü bir çâresizlik varsa, âcil bir durum varsa, halk aceleci davranır ve ortaya çıkan düşüncelere ve hareketlere çok çabuk kanar ve eklemlenir. Çünkü insan başına gelen bir sorunu hemen çözmek ister yada o sorundan bir-an önce kaçıp kurtulmaya bakar. İşte bu nedenle bu sorunlara çâre olduğunu söyleyen yapılara hemen bağlanabilir ve o anda hem bir kriz durumu olduğu için hem de Kitap ve Sünnet-merkezli bir din-düşünce anlayışı olmadığı için bir direnç ve sabır olmaz ve bu hareketlere hemen bağlanılabilir ve benimsenebilir. İşte 15 Temmuz’da olan da budur. Çok güvendikleri kişilerin yaptıkları karşısında şok olan genel halk, çâreyi o yapıdan uzaklaşmakta bulmuş fakat Allah yerine, yine kendilerinde hayâl kırıklığı yaratan kişiler gibi benzer kişilere ve kurumlara sığınmışlardır. Bunu “kurtuluş” ve “doğru davranış” zannetmektedirler. Zîrâ o anki olağan-üstü durum karşısında doğru düşünememişler ve çâresiz bir durumda kalmışlardır. O çâresizlik durumu ve “sürekli cehâlet” onları doğru yola ulaştıramamıştır.

Körü-körüne olan bağlılıklar bir konuda değerlendirmeyi de yanlış yapmaya neden olur. AKP ve FETÖ-merkezli Türkiye müslümanlarının değerlendirmeleri çok yanlıştır. Zîrâ Kitap ve Sünnet’i bilmedikleri için (çünkü onlar bağlı oldukları lîderleri tarafından bu konuda bilerek câhil bırakılırlar) değerlendirmelerini “bir-önceki”ne göre yaparlar. Maddî duruma ve seviyeye bakarak yaparlar. Fakat bu tür değerlendirme doğru sonuçlar vermez ve yanlış sonuçlar verir. Hak değerlendirme elbette hakka ve hakîkate yâni İslâm-merkezli yapıldığında ortaya çıkar.

Meselâ iktidardaki parti, AKP ve AKP’li müslümanlara(!) ve onun o zamanki mânevî destekçiliğini yapmış olan FETÖ ve FETÖ’cü müslümanlara(!) göre her-şeyi iyi yapmıştır ve yapmaktadır. Fakat iyi yapmadığı şeyler ne olacak?. Bâzıları değerlendirmelerini sâdece “maddî olan” üzerinden yapınca, yapılan onca işlerin kötü sonuçlarını göremiyorlar ve de görmek istemiyorlar. İstatistiği sâdece ekonomik yönden değerlendirmek bir hastalık hâline geldi. Bir değerlendirme yapılacağı zaman hemen, yapılan maddî şeylerin hesâbı ve bilançosu ortaya atılıyor. İyi de bu yapılanların bedeli nedir, faturası kime çıkarılmıştır ve bunlar yapılırken gözden kaçanlar nelerdir?. Meselâ İslâm’a göre insanın ayırıcı özelliği olan “ahlâk”tan ne haber?.

Başbakanlık İnsan Hakları Kurulu’nun 2010 yılında yaptığı bir araştırma var. Bu araştırma ve sonuçları mecliste ateşli bir şekilde tartışılmıştı. Buna göre; “2002 yılında 25.000 (yirmibeşbin) olan ‘hayat kadını’ sayısı 100.000’i (yüzbin) geçmiş durumdadır. Ekonomide pembe tablolar çizmek, rakamlara takla attırmak gittikçe artan fuhuş sektörünün bu hükûmet döneminde ulaştığı zirveyi gizlemeye yetmiyor. Daha da vahimi, “40 bin kadın da vesîka alabilmek için genelevlerin kapısında bekliyor” deniyordu. “Bunlar resmî veriler. Bu rakamlar devletin telaffuz ettiği rakamlar. Ekonomi bozuldukça ‘hayat kadını’ sayısı da artmıştır” denilmiştir.

AKP’nin başa geldiği 2002 yılında ülke nüfusu 68-69 milyon iken, vesîkalı hayat-kadını (fâhişe) sayısı 25.000 idi. 2014 yılında nüfus 78 milyona ulaşmasına yâni sâdece %12-13 artmasına rağmen, 2014 yılında vesîkalı hayat-kadını sayısı %400-500 artarak 100.000 sayısını aşmıştır. Bu rakam gayr-ı resmî olarak 300.000’dir. Bu kadınlar sâdece zevk nedeniyle mi bu işi yapıyorlar?. Tabî ki de hayır!. İnsanlar ya yaşamak için yada kıyas yaptıkları görece iyi yaşama ulaşmak için bu seviyesiz işi yapıyorlar ve yapmak zorunda bırakılıyorlar. Bir kadının fâhişelik yapmasının iki nedeni olabilir; ya ahlâkı bozulmuş ve mâlûm yollara düşmüştür, yada geçim zorluğuna düşmüş ve mecbûren o yola girmiştir. Bülent Arınç’ın da dediği gibi; “AKP mânevî alanda başarılı olamamıştır. Eğer AKP hükûmeti iffet kavramına otoyol, demiryolu, gökdelen yapımı kadar önem vermiş olsaydı, şüphesiz tablo bu denli vahim olmayacaktı”. Bir ülkede ahlâk bozulmuşsa, her-şey bozuk demektir. Ahlâkın bozuk olduğu yerde hiç-bir şey iyi ve düzgün değildir ve olamaz.

İşte değerlendirme böyle yapılır. Ülkede ahlâk ne hâldedir?, adâlet ne durumdadır?, eğitim nasıldır? vs. önemli olan bunlardır. Yoksa dökülen betonun çoğalmasına bakarak doğru değerlendirmeler yapılamayacağı gibi, yanlış değerlendirmeler şirke ve küfre de kapı aralar. AKP ve FETÖ müslümanlığında olan şey budur.

Şirk iki türlüdür. Siyâsetle, ideolojiyle, lîderle (madde) şirk koşmak; hurâfeyle, uydurmalarla, şeyhlerle (mânâ) şirk koşmak. Bunun günümüz Türkiye’sindeki popüler yansıması; “AKP-Tayyip ile şirk koşanlar” ve etkisi azalsa ve bitme noktasına gelse de, dînî bilgi bağlamında “FETÖ-Fethullah ile şirk koşanlar” şeklindedir.

AKP’nin politikaları için hiç-bir eleştirisi-îtirâzı olmayan ve tam-aksine yanlış uygulamalarını bile şiddetle savunanlar, AKP’yi Rab-İlah edinmiş olup Allah’a şirk koşmaktadırlar. FETÖ’nün dînî ve dünyevî düşüncesi için hiç-bir eleştirisi olmayanlar da FETÖ’yü Rab-ilah edinmiş olup şirk koşmaktadırlar.

Zamânında (ve şu-anda) AKP’ye oy veriyor diye on numara müslüman olduğunu zanneden kişiler vardır. Zaman Gazetesi’ne, Sızıntı Dergisi’ne abone olduğu için, Samanyolu TV’yi izlediği için kendini on numara müslüman ve “dindar” zannedenler olmuştur ve hâlen de vardır. Müslümanlık-mü’minlik, şirke ve küfre dolayısı ile zulme düşmüş dînî ve siyâsî lîderlere ve akımlara kapılmakla değil, “sâdece Allah’a” bağlamakla, Kur’ân’a uymakla ve Peygamber’i izlemekle olur.
 
AKP’ye, yâni liberâl demokrasiye oy veren ve FETÖ’ye bağlanan müslümanlar, 28 Şubat’ın çözüp dağıttığı kişilerdir. Bu dağılma onların dînî düşüncelerini ve duruşlarını da bozup dağıtmıştır. Liberâl, kapitâlist, muhâfazakâr demokrat ve şimdilerde lâik-Atatürkçü olmalarının nedeni budur.

CHP’nin adamakıllı bir muhâlefet yap(a)mamasının nedeni; Erdoğan’ın, AKP’nin ve AKP’lilerin de zâten lâik-seküler-demokratik-kapitâlist-liberâl ideolojileri benimsemiş olmasından dolayıdır. Bu durumda CHP neye karşı çıkacak ki!. Tayyip Erdoğan ve AKP, Türkleri-müslümanları batı’nın yörüngesine sokmakta CHP’den daha başarılı olmuştur. FETO da onlara çanak tutmuştur. Atatürk’ün ürettiği CHP zihniyeti ile, AKP ve FETÖ’nün ürettiği AKP-FETÖ zihniyeti arasında, “lîderleri-kişileri ilahlaştırmak” anlamında bir fark yoktur.

Kendilerini “FETÖ câhiliyesi”nden kurtaranlar, “Allah’a sığınmak” varken, “AKP câhiliyesi”ne sığındılar. AKP câhiliyesinden kurtulanlar da, “Allah’a sığınmak” ve “Peygamber’i izlemek” yerine “Atatürkçülük-Kemalizm câhiliyesi”ne sığınıyorlar. Buna, “bâtıldan bâtıla kaçmak” denir.

Peki Türkiye’li müslümanlar bunları ne uğruna yapmışlardır ve yapmaktadırlar?. Tabî ki de cehâletleri ve Dünyâ’ya olan bağlılıkları yüzünden. AKP-FETÖ işbirliğinin sonucunda Türkiye’de görece bir maddî çoğalma olmuş ve Türkiye’li müslümanların bir-çoğu da bundan çok yararlanmıştır. Sonuçta dünyevîleşmişlerdir ve bu çok hoşlarına gitmiştir. Maddî olarak zenginleşmişlerdir ve bu durumdan çok memnun olmuşlardır. Fakat bunu hangi tâvizleri vererek ve nelerden vazgeçerek yapmışlardır?. Dinden, merhâmetten, vicdandan, adâletten, delikanlılıktan vs. verdikleri tâvizlerin sonucunda bu duruma gelmişlerdir. İşte bu akımlara kapılmalarının nedeni aslında budur. Yahya Bin Muaz’ın hitâbını düşünelim. Ne diyordu:

“Ey İnsanlar! görüyorum ki; evleriniz Rum Kayseri’nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra’nın tutumuna, servet peşinde koşmanız Kârûn’un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefisleriniz Ebu Cehil nefsine, gurûrunuz Ebrehe’nin gurûruna, yaşayışınız sefihlerin yaşayışına benziyor. Allah için söyleyin bana, Ümmet-i Muhammed’den olanlar nerede?”.

Ey müslümanlar!: “Sizin içinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten vazgeçiren bir topluluk bulunsun” (Âl-i İmran 104).

Evet; bir Uygur Doğu Türkistan atasözü olan: “Bu-gün göz yumduklarımız, yarın bize göz açtırmayacak olanlardır” sözü tezâhür etmiştir-etmektedir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Aralık 2019















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme