11 Nisan 2016 Pazartesi

Tembellik ve Korkaklık


Müslümanların modern zamanlarda edindikleri en önemli olumsuz iki huydur tembellik ve korkaklık. Bu iki huy, mağlûbiyetin bir netîcesidir. Demek ki “yenilmişlik” duygusu bir korku doğuruyor ve bu korku da zamanla tembelliğe dönüşüyor ve iletiyor kişiyi. Yenilgi ve başarısızlık bir korku oluşturuyor ve bir daha aynı korkuyu yaşamamak için de korkak bir şekilde yaşamaya râzı oluyor kişi. Bir-şey yapmaktan korkan kişi, o şeyi yapmak için harekete geçemediğinden, zamanla başka şeyleri yapmaya da korkar oluyor ve zamanla bu durum tembelliğe dönüşüyor. Tembellik de korkaklığı daha fazla arttırıyor. Bu nedenle korkaklık ile tembellik birbirinin neden-sonucudur.

Farsça olan “tembel” kelimesi “iş görmeyi, çalışmayı sevmeyen, çaba göstermekten, sıkıntıdan kaçan kimse, haylaz” diye geçer TDK sözlüğünde.

Tembellik olgusu Şeytan’ın en büyük silahlarından biridir. İnsanları kolayca ayartabildiği ve en çok baş-vurduğu yoldur. İlginçtir, tembellik insanlar tarafından şiddetli eleştirilere konu olmaz. (Hattâ tembel insanların tembelliklerine özenenler de vardır). En fazla; “tembel-tembel oturma, kalk!” denir tembele kişiye. Hâlbuki tembellik “günahların anası”dır.

İnsanlar doğuştan tembel olmazlar. İnsanlar ilk doğduklarında tembel değildirler. Hiç-bir bebek tembel değildir meselâ. Her-an hareket hâlindedir bebek. En-azından bakınır durur çevresini tanımak için. Kendisiyle ilgilenenlere duyarsız kalmaz. Bebekler sık-sık bağırır, isyân ederler. Sürekli sükûnet hâlinde kalamazlar. “Haklarını” isterler ve avazları çıktığı kadar bağırırlar. Ergenlik çağına kadar çocuklar da tembel değildirler. Tembeller “hiç-bir şey yapmama”yı tatlı bir keyif olarak görürken, çocuklar için hiç-bir şey yapmadan durmak çok sıkıntı verici bir durumdur. Henüz tembelliğe alışmamış olan çocuklar tembelliğin tezâhürü olan “hiç-bir şey yapmama”yı olağan-üstü sıkıcı bulurlar. Doğal olan, tembellik değil çalışkanlıktır zîrâ. Hiç-bir hayvan tembel değildir meselâ. Zâten tembel olsalardı yaşayamazlardı. İnsan bir amaç için ve bir amaca göre yaratılmıştır ve bu amaç tembellikle yerine getirilemez.

Modernizm, ürettikleri ürünlerle (ki bunların çoğu gereksiz ürünlerdir) insanları hareketsizleştirdi ve tembelleştirdi. İnsanlar kendilerine tembellik yapacak vakit açmak için her şeyi yapar hâle geldiler. Yaptıkları iş, ulaşım, pratik yemekler, işleri başkasına yüklemek gibi şeylerle kendilerine vakit açmak/ayırmak istiyorlar. Aslında ayrılan bu vaktin %90’ı tembellik için ayrılan vakittir. Kısa bir aktif çalışmadan sonra kazandığı parayı “lüks bir tembellikle” yemek, insanların en büyük hedefleri hâline geldi. “Hiç-bir şey yapmamak için her-şeyi yaparım” cümlesi “tembelliğin ata-sözü” hâline geldi neredeyse. Modern dönemde kendini “konformizm” şeklinde gösteren tembellik, neo-nihilist bir akım oldu. Zîra tembeller aynı-zamanda hiç-bir şeyi kafaya takmamayı iyi bir haslet olarak görüyorlar. Hiç-bir şeyi kafaya takmayanların sayısı çoğalınca da hiç-bir şey düzelmiyor tabi. Çünkü insan “kafaya taktığı” şeyi yapar.

Tembellik aslında tam bir hareketsizlik durumu değil, “dengesiz yapmalar” bütünüdür. Yapılması gereken bir şey dururken yapılmaması gereken şeyleri yapmaya başlarlar. Çünkü yapılması gereken işi yapmak istemediğinden ya tembellik yaparak o işi erteleyecek, ya da biraz olsun yapmayı sevdiği başka bir işle uğraşarak o durumu atlatacaktır. Yâni tembellik aslen, “yapılması gereken işi yapmayan”dır. Bir de “yapılması gereken işi zamânında yapmayan”dır. Tembeller bir işi zamânında yapmazlar/yapamazlar. Bu nedenle de aslında o işi hiç yapmamış olurlar. Zamânında yapılmayan iş, hiç yapılmamış gibidir çünkü. İsterse bu erteleme yâni işi zamânında yapmama kısa müddetler için olsun yine de fark etmez. Bunu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: Biten tuvalet kâğıdı, zamânında takılmazsa, âcil olarak tuvalete giren kişi tuvaletten götü ıslak bir şekilde çıkar. Çünkü tuvalet kâğıdı bitmiştir ve zamânında takılmamıştır. Üstelik bu kişi bu durumu sık-sık yaşıyordur. Tuvalet kâğıdını o kişi tuvaletten çıkar-çıkmaz takmanın bir faydası olmaz artık. O iş zamânında yapılmadığı için hiç yapılmamış gibidir poposu ıslak kalan kişi için. Tembeller ibâdetlerini yapmakta da çok zorlanırlar:

“Gerçek şu ki, münâfıklar (sözde), Allah'ı aldatmaktadırlar. Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman, tembel/isteksizce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı ancak çok az anarlar” (Nîsa 142).

Korku; “kötülük gelme ihtimâli karşısında uyanan kaygı duygusuna deniyor. Kur’ân “havf” ve “haşyet” olarak korkuyu ayırır.

Havf: Normâl-doğal olan bir korkudur. Aslandan, yılandan-çıyandan ya da bir kazâ-belâ olmasından duyulan korkudur ki belli bir sınırı aşmadıkça normâl ve doğal olan bir durumdur ve hayvâni ve insâni bir duygudur. Havf, aynı-zamanda, cehennemden emin olmayı ve korkmamayı ifâde eden kelimedir. Bu durum Kur’ân’da şöyle ifâdesini bulur:

“Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah’a teslim ederse, artık onun Rabbi katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır” (Bakara 112).

Dünyâ’da çeşitli zorluklarla imtihan edilecek olan insanın duyacağı korku, “havf” kelimesiyle ifâde edilmiştir:

“Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele” (Bakara 155).

“Umûdu yanında olan” bir korku şeklidir havf:

“O size şimşeği korku (havf) ve umut olarak gösteren, (yağmur yüklü) ağırlaşmış bulutları (inşâ edip) ortaya çıkarandır” (Ra’d 12

Havf bâzen de terbiye etmek için hissettirilen korkudur:

“Allah bir şehri örnek verdi: (Halkı) Güvenlik ve huzur içindeydi, rızkı da her yerden bol-bol gelmekteydi; fakat Allah’ın nîmetlerine nankörlük etti, böylece Allah yaptıklarına karşılık olarak, ona açlık ve korku elbisesini tattırdı” (Nâhl 112).

O hâlde havf, Allah’ın istediği gibi yaşadıktan sonra âkıbetten emin olmak ve korkmamaktır.

Haşyet: Haşyet ise, “sâdece Allah karşı duyulan bir korku”dur ki bu korku, havf gibi doğal ve normâl bir korku gibi değil, Allah’ın sevgisini-merhâmetini-ilgisini yitirme korkusudur. Haşyet duyanlar, zâten havf içindedirler fakat bununla yetinmeyip çift taraflı bir râzılık peşindedirler. Önde gidenlerin korkusu ve duygusudur bu. Çünkü:

“Onlar, Rablerine karşı gayb ile (O’nu görmedikleri hâlde) bir haşyet içindedirler ve onlar, kıyâmet saatinden içleri titremekte olanlardır” (Enbiyâ 49).

Bu korku, sonunda cehenneme gitme korkusuyla birlikte olur. Zîrâ Allah’ın sevgisini-merhâmetini-ilgisini kaybetmenin sonucu cehennemdir. Havf korkusu canlılara âit bir korkuyken, haşyet ise, cansızlarda bile olabilen bir korkudur Kur’ân’da bu şöyle anlatılır:

“Bundan sonra kâlpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hattâ daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla (haşyet) yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan gâfil (habersiz) değildir” (Bakara 74).

İnsanlar için haşyeti şu âyetler güzel bir şekilde açıklar:

“Ve onlar Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar. Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar” (Ra’d 21).

“Onlar, Rablerine karşı gayb ile (O’nu görmedikleri hâlde) bir haşyet içindedirler ve onlar, kıyâmet saatinden içleri titremekte olanlardır” (Enbiyâ 49).

“Gerçekten, Rablerine olan haşyetlerinden dolayı saygıyla korkanlar..” (Mü’minûn 57).

Haşyet korkusu, bir şeyden “Allah’tan korkar gibi korkmak” anlamındadır. Allah insanların kendisinden başkalarına haşyet duymalarını istemez ve râzı olmaz:

“Kendilerine ‘Elinizi (savaştan) çekin, namazı kılın, zekatı verin’ denenleri görmedin mi?. Oysa savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, insanlardan Allah’tan korkar gibi -hattâ daha da şiddetli bir korkuyla- (haşyet) korkuya kapılıyorlar ve ‘Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamâna ertelemeli değil miydin?’ dediler. De ki: ‘Dünyâ’nın metaı azdır, âhiret, ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz ‘bir hurma çekirdeğindeki ip-ince bir iplik kadar’ bile haksızlığa uğratılmayacaksınız” (Nîsâ 77).

Yine -zor bir durum olmasına rağmen- Allah yoksulluktan dolayı haşyet duyulmasını istemez:

“Yoksulluk endişesiyle (haşyet)çocuklarınızı öldürmeyin; onlara ve size biz rızık veririz. Şüphesiz, onları öldürmek büyük bir hatâ (suç ve günah)dır” (İsrâ 31).

Bizi asıl ümitsiz bir duruma düşüren şey, (istisnâlar hâriç) İslâm âleminin, Allah’tan başkalarına karşı, belli bir sınırı geçmedikçe çok fazla kınanmayacak olan “havf”tan başka, haşyet-vâri bir korkuya kapılmaları ve hattâ haşyet duymalarıdır. Oysa Allah kendisinden başkasından haşyet duyulmasından râzı olmaz. Öyle ki, müslümanlar, Allah’tan başkalarından haşyet duymakla, onlara karşı derin bir korkudan başka, onların sistemlerini, ideolojilerini, fikirlerini, üretim-tüketim şekillerini, giyim-kuşamlarını, kavramlarını-sözlerini vs. kullanarak, onlardan medet umuyorlar ve onlara bir nevî kulluk yapmış oluyorlar. Onların güyâ “güçlerinden” korkarak (haşyet) gazâbından çekiniyorlar. Onların hiç-bir şeylerine eleştiri, îtiraz ve isyân etmiyorlar bu nedenle. Onlara karşı derin bir saygı ve korkuları (haşyet) var. Resmen olmasa da fiilen onların dinlerine girmişler.

Adiyy bin Hatim'den rivâyet edildiğine göre o şöyle söylüyor: “Bir-gün peygamberin yanına gittim; o sırada peygamber Tevbe Sûresi'ni okuyordu. 31. âyete gelince; “Allah’ın dışında hahamları ve râhipleri Rabler edindiler” dedi." Ben, “Ey Allah'ın Resûlü, bizler onları Rabler edinmiyorduk” dedim. Resûlullah buyurdu ki: “Aksine!; Onlar size Allah’ın haram (müsaade etmediğine) kıldıklarını helâl (müsâit), helâl (müsaade ettiğine) kıldıklarını da haram (yasak) kılarken sizler onlara itaat etmiyor muydunuz”. Ben de, “Evet” dedim. Sonra şöyle buyurdu: “İşte bu, sizin onları Rab edinmenizdir” (Sünen Tirmizi 3095 no’lu hadis).

Bu nedenle artık müslümanlar mevcut duruma eleştiri-îtiraz-isyan üretemiyorlar ve “kendileri” olamıyorlar. Kendi medeniyetlerini tekrar kurmanın düşüncesini bile yapamıyorlar ve hattâ bu konuları konuşmaktan korkuyorlar. Tembellik ve korkudur bunu yapmaktan alıkoyan şey. Tembelliğin görece rahatını bırakmak istemiyorlar ve korkunun verdiği endişeye de düşmek istemiyorlar. Hâlbuki âhiretin sıkıntısı daha beterdir:

“Allah’ın elçisine muhâlif olarak (savaştan) geri kalanlar oturup-kalmalarına sevindiler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi çirkin görerek: ‘Bu sıcakta (savaşa) çıkmayın’ dediler. De ki: ‘Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir’. Bir kavrayıp-anlasalardı. Öyleyse kazandıklarının cezâsı olarak az gülsünler, çok ağlasınlar” (Tevbe 81-82).

“Allah dilediğine rızkı genişletir-yayar ve daraltır da. Onlar ise dünyâ-hayâtına sevindiler. Oysaki dünyâ-hayâtı, âhirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta’dan başkası değildir” (Ra’d 26).

“(Tek-başına) Gerçekten dünyâ-hayâtı, ancak bir oyun ve tutkulu bir oyalanmadır. Eğer îman ederseniz ve sakınırsanız, O, size ecirlerinizi verir ve mallarınızı da istemez” (Muhammed 36).

Müslümanların durumu -bâzıları her ne kadar görmek istemese ve kafasını kuma gömse de, perişân bir hâldedir. Bu durumdan kurtulmak hem insâni hem de İslâm’i vazîfemizdir. Bunun için de ilk önce, Dünyâ’nın geçici bir hayat, âhiretin ise -cennetle sonuçlandığında- ebedî huzur diyârı olduğuna tam olarak îman etmek, bundan sonra da tembelliği bırakıp ciddî-samîmi ve gayretli bir şekilde bilgi-bilinçlenme sürecine girmek ve korkaklığı (havf-haşyet) bırakıp, eylem-devlet-medeniyet sürecine geçmek ve bu uğurda çaba sarf etmek gerekir. Tâ ki sonu “hıtâmıhû misk” olsun.

İslâm; “îman, hicret ve cihad”tır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Nîsan 2016
















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme