11 Nisan 2016 Pazartesi

Eğreti İnanç


“Gerçek mü’minler ancak Allah’a ve Resûlüne îman eden, ondan sonra aslâ şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla savaşanlardır. İşte îman sözlerinde doğru olanlar onlardır” (Hucurât 15).

Başlıkta da söylendiği gibi; bir îmandan bahsetmiyoruz. Îmânın eğretisi olmaz çünkü. Biz bir “inanç”tan bahsediyoruz ki bu inanç da çok güçlü olan bir inanç değildir. Bu nedenle de eğretidir. Eğreti inançların ise îmâna dönüşmesi çok zordur ve zamanla daha zor hattâ imkânsız hâle gelebilir. Çünkü zâten eğreti inançlar zamanla-târihle birlikte hareket ettikleri için eğretileşmiştir ve ciddiyetini kaybetmiştir. Eğreti inançlar “sözde inançlar”dır. Üst-kimlik değildir, kültürel kimliktirler. İnandığı gibi yaşamanın değil, yaşadığı gibi inanmanın bir sonucudurlar ve bu yüzden bu inançların bir sınırı vardır. Öyle bir yere gelinir ki oradan ileriye bir daha atılmaz. Zîrâ orası bir adım daha atılınca “yanılacak” yerdir. Eğreti inanç-sâhipleri bu noktayı ne kadar da iyi bilirler. Öyle ki bu noktadan bir adım daha ilerisine gitmemek için eğreti inançlarına paralel yeni inançlar eklerler. Yâni tek-başına iknâ etmez inançları onları.

Eğreti inançlıların ilk baştaki belirtileri, inanç noktasında eylemi-ameli olmayan işlerle uğraşmalarıdır. Hiç-bir bedeli olmayan ve oturulup durulan yerde yapılan etkinliklerle inançlarının gereğini yaptıklarını düşünürler. İnançlarının basit amellerini bile yapmakta zorlanırlar. Bir inanışın samîmi ve ciddî olup-olmadığının delîli eylemle belli olur. Eylemi olmayanın samîmiyeti-ciddiyeti de yok demektir. Kur’ân’da bu durum şu şekilde kınanır:

“İnsanlar, (sâdece) ‘îman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 2).

Hikmet Ertürk:

“Müslüman, tüm benliği ile Allah’a teslim olan kişidir. Müslüman olmanın şartı ise öncelikle bizleri Allah’tan uzaklaştıran her-şeye “Lâ” (hayır) demek, ve “illallah” doğrultusunda O’ndan başka tüm ilahları reddetmektir. Hayâtın her alanında Hz. Peygamber’i (s) örnek almak ise bu kutlu kelimeyi tamamlayan yegâne unsurdur (Muhammedur resûlullah). Çocukluk çağlarından îtibâren âilemizden ve toplumdan aldığımız câhili değerlerin kâlbimizde yer ettiği, yadsınamaz bir gerçektir. Dolayısıyla kâlbimizde yer eden câhili değerleri aslolan değerlerle değiştirmek zorundayız. Zîrâ câhiliyeden kalma sevgi, korku, dostluk, arkadaşlık ve dünyâ-hayâtına bağımlılık gibi bir-takım anlayışları kâlbimizden çıkarmaksızın İslâm’ı yaşamaya kalkışmak bizleri garip bir müslüman şahsiyete dönüştürecektir. Bu durumda sâhip olduğumuz inanç, üzerimizde askılıktaki içi boş elbise gibi duracaktır. Hem Allah’tan hem de hakîkati inkâr edenlerden korkan, hem Allah’ı hem kâfirleri seven, kafası karışık, garip bir müslüman tipi.. Bu durumda karşıt değerlerin kâlbimizde oluşturduğu bir ortaklık yâni şirk söz-konusudur. O hâlde hâl ve hareketlerimizin “illâllah” (yalnızca Allah için) olabilmesi, kâlbimizde oluşturduğumuz iyi-kötü ortaklığına “Lâ ilâhe” (Hayır) diyerek şirke son vermekle mümkündür” der.

Eğreti inanç-sâhipleri mevcut inanış şekilleriyle şirkten kurtulamamış durumdadırlar. Eğreti inançtan gerçek îmâna ulaşmak için ödenmesi gereken bedel çok zor gelir onlara. Dîn ile ucundan-kıyısından ilgilenirler. Fakat şirkten kurtulmadan ve gerekirse bedeli ödenmemiş olan inancın çok da bir değeri yoktur ve o inanç-merkezinde yapılan bâzı iyi gibi görünen işler de boşa çıkar:

“De ki: Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrâna uğrayacak olanları size haber vereyim mi?. Onların, dünyâ-hayâtındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar. İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyâmet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız” (Kehf 103-105).

Peygamberimiz şöyle der: “(Allah’a) Şirk/ortak koşan bir müşrik, müslüman olduktan sonra, kâfirlerden ayrılıp müslümanlar arasına katılmadıkça Allah, onun hiç-bir amelini kabûl etmez” (İbn Mâce, Hudûd 2, Hadis No: 2536; Nesâî, Zekât 73, Hadis No: 2558).

Eğreti inanç-sâhipleri, Kur’ân’ın da çok küçük bir bölümü ile ilgilenirler ve diğer âyetleri -ki bu âyetler bedel ödemeyi emreden ve öğütleyen âyetlerdir- göz-ardı ederler. Hattâ bâzen bu ayetlere karşı cüretkâr çıkışlar bile yaparlar. Kur’ân bu durumu ağır bir şekilde kınar:

“..Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?. Artık sizden böyle yapanların dünyâ-hayâtındaki cezâsı aşağılık olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” (Bakara 85).

“Dîni din edinmek” ile “inancı din edinmek” arasında fark vardır. İnancı din edinmek bir yaraya merhem olmaz ve bâzen bu yarayı daha da derinleştirir. Dîni din edinmek ise, Dünyâ’dan nasibini unutmadan âhiret yurdunu aramayı gerektirir. Tabi bu durum, bi-ince “Dünyâ’yı ıskalamak” demek olduğundan, eğreti inanç-sâhiplerini sıkıntıya sokar. Çünkü onlar bir inanca sâhip olmalarına rağmen Dünyâ’dan vazgeçemezler ve Dünyâ’yı da cennet gibi yaşamak isterler. Eleştiri-îtiraz-isyan ve amel-eylem ile ilgili konuları konuşmaktan bile sıkılırlar bu yüzden ve konuyu hemen değiştirmek isterler. Hele ki savaştan bahsetmeyin.. yüzlerinin rengi atabilir. Tabâ ki savaş zor bir iştir fakat bu, îmanları kâlplerinde yer etmiş olanlar için bir dereceden sonra sorun olmaz. Bilirler ki bunu Allah emretmiştir. Bu nedenle sonu iyi olacaktır:

“Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz” (Bakara 216).

“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe îman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın” (Tevbe 29).

Lâilâhe illallah sözünün ne mânâ ifâde ettiğini iyi bilmek gerekir. Bu söz sâdece kültürel bir ifâde değildir. Bunu söylemekle ve kabûl etmekle neleri kabûl ettiğinin farkında değil müslümanların çoğu.

Modern müslüman cennette yaşadığını zannediyor yada cennetteymiş gibi yaşamak istiyor. Hem de Dünyâ’nın çeşitli yerlerinde müslüman kardeşlerine zulmedilirken; mü’min bacılarına tecâvüz edilirken; bebekler-çocuklar ölürken ve yetim-öksüz kalırken. Eğreti inanç sâhipleri, mevcut modern ve sûni cennete o kadar kaptırmışlar ki kendilerini, şimdiden cennette olduğuna göre, ileride de cennete gideceğine garanti gözüyle bakıyorlar. Firavun gibi yaşayıp Mûsâ gibi bir âkıbet bekliyorlar ve Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) yanına kuruluvermeyi umuyorlar. Bunu istemesi ve umması kötü değil tabî ki. Fakat bir kuru ekmeğin bile bir bedeli varken bu istekleri için bir bedel ödemeyi istemiyorlar ve hattâ bir gayret göstermekten de imtinâ ediyolar. Cennet o kadar ucuz mu ki?.

Genelde namaz-oruç-zekat olmak üzere dînin amelî-ibâdet yönü ağır gelir eğreti inanç-sâhiplerinin çoğuna. Bu konularda sürekli yorum yaparlar ve ötelemek-ertelemek isterler ameli. Kur’ân bunu şöyle belirtir:

“Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu, şüphesiz, huşû duyanların dışındakiler için ağır (bir yük)dır” (Bakara 45).

Eğreti inanç-sâhipleri mevcut durumları nedeniyle topluma da kötü örnek olurlar ve toplumda inanç noktasında eğretilik yaygınlaşır. Tembellik, korkaklık, uyuşukluk vs. yaygınlaşarak din hâline gelir. Etliye-sütlüye karışmamak îtikad olur artık.

Eğreti inanç-sâhipleri, inandıkları hakkında pek bilgili de değildirler. Biraz da “bilmemek”tir zâten inançlarını eğreti yapan. İnandığınız şeyin ne olduğunu bilmiyorsanız, o inanç körü-körüne olan bir inançtır. Bilmenin zirvesi îmandır. O îman eyleme ve nihâyet cennete kadar götürür kişiyi. Allah’a, âhirete, gayba îmandan anlık bir gaflette bile, îmâna aykırı, felsefî sözlerle ifâde edilmiş bir-sürü cümle kurulabilir ve zamanla -Allah muhâfaza- eğreti inanca düşülebilir. Şeytanın fısıltısı bitmez bu konuda. Îman etmek, “îmâna göre yaşamak” demektir. Neye/kime/nasıl îman ediyorsanız, ona ve o şeye göre yaşarsınız.

Îman ile eğreti inançlar aynı değildir. Îman etmek, “îmânın gereğini yapmak” demektir. Îman, bedel ödemeye zorlayan şeydir. Seni bedel ödemeye ve harekete geçmeye zorlamıyorsa, îmânında bir sorun var demektir. Îman, bilişsel bir mesele değil, eylemsel bir dinamiktir. Îman, pasif bir kabûlden ibâret değildir. Îman, riske girmektir. Îmânın derecesi, Allah için yapılan işle (amel) belli olur. “Bu-gün Allah için ne yaptın?” demek, “îmânında bir artma var mı?” demektir. Îmânın kendisi en büyük kanıttır. İnanmanın bizzat kendisi, sonsuz problemleri çözecek formüle sâhiptir. İslâm hatır-gönül dîni değil, îman ve eylem dînidir.

Başta müslümanlar olmak üzere mazlumların mazlûmiyetinin ve zâlimlerin sömürüsünün olmasının ve devâm etmesinin nedeni; bu kötü durumun panzehiri olan sağlam îmânın inanca düşmesi-dönüşmesi ve sonra inancın da eğretileşmesidir. Bu eğretilikten ancak, yeniden îmâna dönmekle kurtulabiliriz

Her yana eğilebilen ve “araziye uyma”yı mârifet bilen eğreti inançların dönüştürücü bir gücü yoktur. Eğreti inanç ancak mezara kadar götürebilir kişiyi, fakat ondan sonrası (âhiret) çok zorlu olabilir. Ancak îman ile cennetin bir şûbesi olur Dünyâ ve ancak îman -Allah’ın izni ile- cennete çıkarır mü’mini.  

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Nîsan 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme