11 Nisan 2016 Pazartesi

Beyin-Omurilik, Akıl-Kâlp ve Îman


Modern zamanlarda çok fazla öne çıkarılan beyin-zekâ, modernizmin madde-merkezli düşünüp işleyişi nedeniyledir. Beyin ve zekâ madde konusunda çok beceriklidir. Ne de olsa beynin kendisi de maddedir. Bu nedenle kendi türünden olanı anlamakta zorluk çekmez. Bir beyne sâhip olan hayvanlar da maddeyi iyi tanırlar ve o doğrultuda işlenirler. İyi görürler, iyi koklarlar vs. Zâten gerek modern insanda gerekse hayvanlarda madde konusunda beyinden omuriliğe bir geçiş olmuştur ve iş otomatiğe bağlanmıştır. Beyin artık çok da fazla kullanılmaz. Bu aynen şunun gibidir:

Araba kullanmasını bilmeyen kişiler arabayı ilk-başta “beyinleriyle kullandıkları” için aşırı zorlanırlar. Çünkü vitesi değiştirdiğini, gaza-frene bastığını, aynaları kontrôl ettiğini, direksiyon hâkimiyetini vs. her-şeyi kontrol etmek zorundadırlar ve yaptıkları her hareketi beyinlerine onaylatmak zorundadırlar. Dolayısı ile yaptıklarını beyinleriyle yaptıkları için tam bir kontrôl sağlayamazlar ilk-başta. Çünkü sınırlı bir kapasiteye sâhip olan beyin tüm bunları ayı-anda yapmakta zorlanır. Bu nedenle de bocalar. Bu iş “arabayı omuriliğe sürdürme”ye başlayıncaya kadar devâm eder. Nihâyet artık iş omuriliğe kalınca, debriyaj-fren-gaz ayarlaması, vites değiştirmek, direksiyon çevirirken aynaları kontrôl etmek ve bilumum sürme işinin nasıl olduğu düşünülmez bile. Çünkü artık iş beyinden çıkmış ve omuriliğin kontrôlüne girmiştir. Yâni araba kullanmak artık meleke hâline gelmiştir. Omurilik, kişi araba kullanırken “meleke kesbetmiş” yâni alışmış olduğundan, artık düşünmeden, hareketleri beyne onaylatmadan bir refleksle kullanıverir arabayı. Uzun zamandır araba kullanmasına rağmen hâlen bir bocalama yaşayanlar, beyinlerinden kurtulamadıkları için yaşarlar bocalamayı. Hâlen beyinleri ile kullanmaktan vazgeçip de omuriliğe vermemişlerdir direksiyonu. Hem de el ve ayakları bile hareketlere alışmış olmasına rağmen.

İşte aslında ilmî konu da böyledir. İlk-başta her-şeyi ezberleyip öğrenme şeklinde ilim yolunda gidenler, öğrenilecek çok-çok fazla şey olduğu için, belli bir seviyeye nasıl ulaşacağını düşünemezler ve bu nedenle zor gelir bu iş onlara. Çünkü bu işi beyin yada akıllarıyla yapmaktadırlar. Bir fikir öğrenirler, tam doğru sonuca vardım derlerken farklı bir fikirle karşılaştıklarında bir bocalama yaşarlar ve bu böyle sürüp gider. “Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah’ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sâhibidir” (Lokman 27) Âyetin dediği gibi ilmin bir sonu olmadığı için, akılla bu işin sonuna gelinemez. Fakat aynen araba kullanmada olduğu gibi, yâni beyin ile başlayıp omurilikle devâm ettiği gibi, bu iş de akılla başlayıp, “akleden kâlp”e geçilmedikçe ilim kemâle ermez. İş “akleden kâlb”e bırakıldığında ise leb demeden leblebi idrâk edilir ve akılla 1 ayda ulaşılan şeye îcâbında tek bir günde ulaşılabilir. Artık bir “Furkân” kesbedilmiştir ve Furkân ile meseleler kolay idrâk edilebilir. Peki idrâk edilecek olan nedir?.

Kur’ân’ın bir rûhu, bir şuuru vardır ve anlaşılması bilinmesi gereken şey de budur. Başta Peygamberimiz olmak üzere sahabe işte bu rûhu idrâk edip bilmişti. Bu rûha ulaşmak Kur’ân’ın âyetleri (yada âyet grupları) sayısıncadır. Her âyetinden çıkılarak bu rûha ulaşılabilir. Çünkü o rûh Kur’ân’ın tümünü kuşatmıştır. Yoksa kelimelerin bizzat lafzı değildir Kur’ân’ın tamâmı. O lafızlar Kur’ân’ın rûhuna ulaştırmak içindir ve o rûh da bilgi-bilinç-eylem-devlet-medeniyet sürecine dâvet eder ve sokar kişiyi. Artık o uğurda malıyla-canıyla mücâhede etmekten geri durmaz. Kur’ân kişiye kolaylaşır artık. İş akıldan çıkmış, kâlbe ulaşmıştır çünkü. Akleden kâlbe. Allah, Peygamberimizi bu konuda uyarmıştı. Kur’ân’da Peygamberimize şöyle söylenir:

“Onu (Kur’ân’ı, kavrayıp belletmek için) aceleye kapılıp dilini onunla hareket ettirip-durma!. Şüphesiz, onu (kâlbinde) toplamak ve onu (sana) okutmak bize âit (bir iş)tir. Şu hâlde, Biz onu okuduğumuz zaman, sen de okunuşunu izle. Sonra muhakkak onu açıklamak Bize âit (bir iş)tir” (Kıyâmet 16-19).

Âyetin söylediği gibi; önemli olan kâlp ile kesbetmektir o rûhu. Yoksa iyi derecede arapça öğrenmek; Kur’ân’ı kelime-kelime ezberlemek; onlarca tefsir okumak; kavramlarını araştırmak; orda nasıl geçiyor, şurda ne diyor diye Kur’ân çalışmaları yapmak kişisel çalışmalar için faydalı olur ve o rûha ulaşmak için gereklidir de. Fakat Kur’ân’ın o rûhunu idrâk etmek demek bunları yapmak demek değildir. Dediğimiz gibi Kur’ân’ın bir rûhu vardır ve o rûha ulaşmaktır önemli olan. Fakat o rûha da yine akılla Kur’ân üzerinde samîmi-ciddî-gayretli bir şekilde çalışırken ulaşılabilir. Bir-kısım işrâkilerin zannettiği gibi oturulup durulan yerde şakkadak gelmez o şuur, idrâk ve rûh kişiye. İşte o rûha ulaşıldığında ve o rûha ulaşıp vahyi gerçek anlamda idrâk edenler çoğalınca eyleme geçilmeli ve devlet-medeniyet süreci başlamalıdır. Zîrâ Allah’ın murâdı budur. Çünkü ancak böyle bir süreç ile zulümler bitip insanlar o doğal mutluluğa ve huzûra kavuşabilir.

“Sağ elindekini atıver, onların yaptıklarını yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hîlesidir. Büyücü ise nereye varsa kurtulamaz. Bunun üzerine büyücüler, secdeye kapandılar: ‘Hârûn’un ve Mûsâ’nın Rabbine îman ettik’ dediler. (Firavun) dedi ki: ‘Ben size izin vermeden önce O’na inandınız öyle mi?. Şüphesiz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür. O hâlde ben de ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve sizi hurma dallarında sallandıracağım. Siz de elbette, hangimizin azâbı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız. Dediler ki: ‘Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla tercih edip-seçmeyiz. Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünyâ-hayâtında hükmünü yürütebilirsin” (Tâ-hâ 69-72).

Hiç kolay değil aslında; tüm bilgi-birikimini, inancını değiştirmek ve ölümleri pahasına bir zorbaya karşı gelmek. Peki bunu sihirbazlara yaptıran neydi?. Akılları-zekâları-beyinleri mi?. Hayır, çünkü onlar zâten eskiden bêri bunlara sâhiptiler. Başka bir şey olmalı bu. Sihirbazlar akıllı-zeki kişiler olmasına rağmen îmâna ulaşamıyorlardı fakat bir mûcize yetiyordu onların o güçlü îmâna yönelmeleri için. Demek ki Hz. Mûsa ve Hârûn’un söyledikleri vahiy üzerinde araştırmalar yaptılar ve üzerinde düşündüler. İçten-içe söylenenlerin doğru olduğunu anladıkları hâlde zekâları yetmedi îmâna. Gönüllerinin tatmin olması için bir görüntü gerekiyordu, o da mûcize ile gerçekleşti. Mûcize kâlplerini etkiledi ve îmâna ulaştırdı onları. Sürekli akıl üzerinde oldukları için olağan-üstü bir durum onları bir-anda îmâna ulaştırmaya yetti. Akıllı oldukları için akılsızlar gibi “üstün bir sihirbazlık bu” demediler. Onun sihir olmadığını hemen anladılar zîrâ. Açıklayamadıkları şey başka bir şeydi ve ancak üstün bir kudret ile alâkalı olabileceğini anladılar onun. Dolayısı ile hemen secdeye kapandılar.

İşte îmâna ulaşmak böyle bir süreçle olur ancak. Îmâna ulaşan yerinde duramaz. Harekete-amele geçmek için sabırsızlanır durur. Bu rûh-idrâk kavranılmadıkça kişide bulunan şey îman değil, inançtır. Çünkü akıl ancak inanca ulaşabilir, îmâna değil. Fakat îmâna ulaşmak için inançtan ve akıldan yola çıkmak gereklidir. O rûhu idrâk etme süreci böyle işler. Kur’ân bu nedenle: Yâ eyyuhellezîne âmenû âminû billâh. “Ey îman edenler îman edin” der. Yâni “ey gerçek îmâna ulaşmamış olduğu için eyleme-amele geçemeyenler!, îmân edin de İslâm’i bir eylemde-amelde bulunun” demek ister.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Nîsan 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme