13 Şubat 2016 Cumartesi

İçi Boşaltılmış Namaz: Cum’a


“Ey îman edenler, Cum’a günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ı zikretmeye koşun ve alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır” (Cum’a 9).

Cum’a; “toplanma”; “Perşembeden sonraki, Cumartesi’den önceki gün”; “müslümanların kutsal günü” anlamındaki Cum’a, haftanın altıncı gününe denk gelen gündür. İslâm’dan önce araplar bu güne “Arûbe Günü”, yâni “arapların toplanma günü” diyorlardı ve bu günde toplanıp çeşitli görüşmeler ve işler yaparlardı. Araplar, o günü müsâit bulmuş olmalılar ki o günde toplanıp çeşitli nedenlerle bir-araya geliyorlardı.

İslâm’dan sonra da müslümanlar için bir toplanma günü ihtiyâcı doğdu. “Hangi gün olsun” belirlemeleri yapılırken; Cumartesi (sebt) Yahudilerin günü; Pazar (ahad) hristiyanların günüydü. Aslında ilk-başta hristiyanların günü Cum’a idi, sonra değiştirildi ve paganizmin günü olan Pazar’a alındı ve Sunday=Güneş-günü dendi. Çünkü Roma’lı paganlar Güneş’e taparlardı ve Pazar günü Güneş’e tapma âyinleri vardı. Müslümanlar bu nedenlerle herkesin zâten toplanmaya alışkın olduğu altıncı gün olan Arûbe gününü “Cum’anın=toplanmanın günü” olarak seçti ve kabûl etti. Bu güne, “toplanma” anlamında Cum’a denildi. Araplar bu günde toplanmayı benimsemişlerdi. Zâten o güne Cum’a değil, Arûbe Günü diyorlardı.

Cum’a, “toplanılan gün”ü ifâde eden gündür aslında. Bu nedenle ne zaman toplanırsa o zaman Cum’a yâni toplanma olur ve ne zaman toplanılıyorsa o güne Cum’a denilir. Yâni Cum’anın Cum’a günü (altıncı gün) olması şart değildir. Çünkü Cum’a gününün diğer günlerden farklı bir özelliği yoktur. O günü özel ve değerli yapan şey, toplanmanın kendisidir. O toplanmadan doğacak hayırlar o günü değerli kılar. Hiç gerek yok ama sâdece fikir olarak söylüyoruz ki; müslümanlar ümmet olarak bir-araya gelip “bundan sonra Cum’ayı yâni toplanmayı Salı (üçüncü gün) günleri yapalım” diye karar alsalar Allah katında bunun bir vebâli olmaz. Fakat dediğimiz gibi buna gerek yoktur. Demek istediğimiz sâdece, Cum’a adlandırmasının, günün değil, toplanma eyleminin adı olduğudur. Bu toplanma Arûbe yâni altıncı günde yapıldığı için müslümanlar da bunu devâm ettirmişler ve Cum’anın yâni bir-araya gelmenin yapıldığı güne Cum’a demişlerdir. Hâlen de aynı günde toplanmalar devâm ediyor.

Peygamberimiz zamânında Medine’de yapılan Cum’ada iki rekatlık bir namazdan sonra yapılan hutbe ve istişâreler Cum’ayı yâni toplanmayı anlamlı kılan sebeplerdi. O dönemde hutbeler namazdan sonra okunurdu ve hutbe, interaktif bir şekilde yapılırdı. Yâni cemaat de hutbeye katılırdı. Şimdiki gibi, ağızlar hiç kıpırdatılmamacasına kapalı kalmazdı. Herkes derdini-düşüncesini söyler, fikirlerini bildirirdi. Zâten günlük her namazdan sonra imamın cemaate dönmesi; “bir sıkıntısı-derdi olan var mı, bir şey söylemek isteyen var mı?” diye sormak için yaptığı bir dönüş idi. Yoksa milletin kara kaşına-kara gözüne bakmak için değildi bu dönüş hareketi. İşte hutbe de, tüm müslümanların katıldığı haftalık bir istişâre olayı idi ki 4 rekatlık öğle namazının yarısı kesilip bu hutbeye ayrılmıştı. Yâni hutbeye namaz kadar önem verilmiştir. Çünkü halk hem derdini-sıkıntısını paylaşır ve yardım ister, hem de görüş ister yada görüş belirtirdi. Aynı-zamanda bir haftadır görüşmeyen müslümanlar bir-birlerini görüp hâl-hatırlarını sorar, kucaklaşır ve kardeşlik bağını güçlü tutarlardı. Zâten başka türlü bir-araya gelmenin bir anlamı olmaz. Cemaatle kılınan namazın 27 kat sevâbının olması boş bir laf değildir. Çünkü cemaatte bir bereket vardır ve bu bereket, “çözüm noktasında oluşan ve açığa çıkan” bir berekettir. Yâni insanlar bir-araya gelerek namazdan sonra bir-birlerine çeşitli yardımlar, görüşler muhabbetler yaparak bir ilişki kurarlar yada ilişkilerini kuvvetlendirirlerdi. İslâm’ı üstün kılan en önemli bir-kaç özellikten biri budur zâten. Müslümanlar için Cum’a günü bu nedenle bayramdır.

Bir “saltanat yönetimi” olan Emevi yönetimi için, bu tarz bir içeriğe sâhip olan Cum’a namazı ve hutbesi işlerine gelmiyordu. Bunun için Cum’anın içeriğini değiştirmeye kalktılar. Zâten Hz. Ali ve âilesine olan düşmanlıkları nedeniyle hutbelerde onlara küfür de ediyorlardı ve halkı onlardan soğutmaya çalışıyorlardı. Câhil halkın bir-kısmı buna inansa da büyük bir kısmı inanmıyordu ve Enes bin Mâlik gibi yaşı ilerlemiş olan sahabeler bu hutbeleri dinlemeyerek namazdan sonra câmiyi terk edip gidiyorlardı. Bunu gören diğer müslümanlar; “Hz. Enes gibi biri çıkıyorsa biz de çıkmalıyız” diyerek onu tâkip ederek onlar da câmiden çıkıyordu ve Emeviler’in halka duyurmak istediği şeyler duyurulamıyordu ve yapmak istedikleri şeyler akim kalıyordu. İşte bu nedenle namazdan sonra yapılan hutbeyi namazın önüne aldılar ve “hutbesiz namaz olmaz” dediler. Hem de hutbede konuşmanın hattâ ağzı bile açmanın çok günah olduğunu belirten sözler uydurdular ve bunları “hadis” diye îlan ettiler. Böylece insanlar namazdan önce Emeviler’in dayattığı şeyleri dinlemek mecbûriyetinde kaldıkları gibi, ne bu görüşlere îtirâz edebildiler ne de bir görüş öne sürebildiler. Çünkü “hutbede konuşmak büyük günah”tı. Bu uygulamalar nedeniyle halkın bir-kısmı Cum’alara gelmemeye başlayınca da; “üç kere Cum’aya gelmeyenin nikâhı düşer” gibi sözlerle namazdan daha fazla değer verdikleri, Emevi zihniyetini yansıtan düşüncelerin söylendiği hutbeleri halka bu yolla dinletmenin yolunu bulmuş oldular. Halk Emeviler’in şiddetinden korktuğundan; “peki evli olmayanların nikâhı düşmeyeceğine göre, onlara günah yok mu” diyemedi yada çok cılız çıkan sesler oldu.

Peygamberimiz zamânında Cum’a hutbesinin namazdan sonra okunduğunun delîli şu âyettir:

“Oysa onlar (kendilerini tümüyle Allah’a ve İslam’a teslim etmeyenler) bir ticâret yada bir eğlence gördükleri zaman, (hemen) ona sökün ettiler ve (hutbede) seni ayakta bıraktılar. De ki: Allah'ın katında bulunan, eğlenceden ve ticâretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır” (Cum’a 11).

Bu âyet, eğlenceye-ticârete gidenlerin, “namazı kılmadan gittiklerini” değil, “hutbeyi dinlemeden gittiklerini” gösterir. Peygamberimizi, ayakta hutbe okurken bırakmışlardır yâni. Dolayısı ile Peygamberimiz zamânında hutbe, “namazdan sonra”dır. Hutbenin namazdan önceye alınması, “millet dağılmasın” diye Peygamberimizin tarafından değil; “Ehl-i Beyt’e ve Hz. Ali’ye edilen küfür ve yapılan hakaretten dolayı insanların hutbeyi dinlemeden gitmelerini önlemek için, Emeviler’in hutbeyi öne alması” şeklindedir.

Hüseyin Bülbül:

“Muâviye’nin ölümünden sonra oğlu Yezid hilfâet koltuğuna oturunca, ilk îtiraz, o günkü Medîne’nin İmamı İbrâhim En Nehâî den gelmiştir. Yezid’i meşrû görmediği için Cum’a namazına gitmemiş. Kanaatine göre Cum’a namazına katılmak adına hutbe okunan devlet-başkanını ve otoritesini tanımak “itaat etmek” olacağından Cum’aya gitmemiştir. Bunu duyan Yezid iki mêmur görevlendirmiş ve sürüyerek cum’aya götürtmüştür.
 
Olay iki rekât namaz kılmaktan ibâret değildir. Bu-günkü anlamda ifâde edilecek olursa, devlet-başkanının halk ile buluşarak birinci elden hesap verme, hesap sorma ve en yüksek düzeyde halkı bilinçlendirme eylemidir. Merkezde bizzat devleti temsil eden şahıs tarafından yapılırken; taşrada ise özel görevlendirilmiş Cum’a imamları tarafından icrâ edilir idi.

İşte bu târihten îtibâren aynı cesâreti gösteremeyen ‘âlimler’ “Zuhru âhir, son öğle namazı” adı altında “o günün öğle namazının da kılınması gerekir” fikrini ileri sürmüşlerdir. “Çünkü İslâm’a göre meşrû bir devletin olmadığı ve İslâm hukûkunun hâkim olmadığı yerde Cum’a namazı olmaz” der.
         
Serahsi şöyle der:

“Hz. Peygamberin sünnetinde ve “dört halife” döneminde Cum’a günü hutbe, Cum’a namazından sonra olup, önce Cum’a namazı kılınıyor, sonra konuşma yapılarak halk dağılıyordu. Fakat Emeviler hutbeyi Cum’a namazından önceye almışlardı. Bunun sebebi, Emevi yönetimi hutbede helâl olmayan bâzı sözler söylüyorlar, halk da bu sözleri dinlememek için namazdan sonra mescidden çıkıp gidiyordu. Bunu önlemek için Emeviler hutbeyi Cum’a namazından önceye almışlardı” (bkz. Serahsi, el-Mebsut, 2/37)

Burada bahsedilen namaz sâdece bayram-namazı değil, aynı-zamanda Cum’a namazıdır da. Emeviler herhâlde, senede iki kere yapılan bayram hutbelerinden bir beklentileri olmadığı için, Cum’a hutbesini öne almışlar ama bayram hutbelerini öne almaya gerek duymamışlardı. Hutbenin namazdan sonra okunması uygulaması, “bayram-namazları”nda hâlen devâm eder ve hutbe bayram-namazından sonra okunur.

İbn-i Ömer anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselam ve ondan sonra gelen iki halife Hz. Ebu Bekr, Hz. Ömer İbnu’l-Hattab, bayram-namazını hutbeden önce kılarlardı”.

Hattâ “yağmur duâsına çıkıldığında bile hutbe namazdan sonra yapılmıştır:

Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselam bir-gün yağmur duâsına çıkmıştı. Ezan ve kâmet olmaksızın bize iki rek’at namaz kıldırdı. Sonra bize hutbe okudu. Yüzünü, elleri kaldırılmış olarak kıbleye çevirdi. Ayrıca ridâsını ters çevirdi: sağ yanını solu, sol yanını da sağı üzerine aldı”.

Ebu Davud; Merâsil adlı eserinde şöyle der:

“Resûlullah (s.a.v.), iki bayram namazında olduğu gibi, Cum’a namazını hutbeden önce kıldırırdı. Tâ ki, bir Cum’a günü yine Hz. Peygamber namazı kıldırmış, hutbe okurken bir adam içeri girerek, “Dıhye b. Halife ticâretiyle geldi” dedi. Dıhye geldiğinde ehli onu def çalarak karşılamışlardı. Cemaat dışarı çıktı. Onlar hutbeyi terk-etmekte bir sakınca olmadığını sanmışlardı. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah: “Onlar bir ticâret yada eğlence görünce, hemen dağılıp ona gittiler ... “ (Cum’a 11) âyetini indirdi. Hz. Peygamber bu olay üzerine Cum’a günkü hutbeyi öne aldı ve namazı da sona bıraktı. Artık burnu kanayan yada abdesti bozulan bir kimse dâhi, baş-parmağını kaldırıp, Resûlullah’tan izin isteyip, Hz. Peygamber de ona dışarı çıkması için eliyle işâret ederek izin vermedikçe dışarı çıkmıyordu”.

Ebu Davud, olayı doğru anlatmış ve “hutbenin namazdan sonra olduğunu” doğru tespit etmiş fakat, hutbeyi öne alanın Peygamberimiz olduğunu söylemekte hatâ etmiştir. Herhâlde Emeviler’in uygulamasını Peygamberimizin uygulaması zannetmiş; yada ilmî-siyâsi bir nedenden dolayı öyle söyledi.

Şu rivâyetler de, Hz. Ali’ye edilen küfrü ve yapılan hakâretleri gösterir:

Ömer b. Ali b. Hüseyin babası Ali (imam Ali el-Zeynelabidin a.s)dan rivâyet etti, dedi ki: “Bir-gün Mervan (vâli iken) dedi ki: “Şu topluluğun içinde Osman bizim adamımız olduğu hâlde onu sizin adamınızdan -yani Ali’den- daha fazla müdafaa eden kimse olmamıştır”. Ben dedim ki: “Peki ne oluyor da siz ona, hutbeye çıkınca sövüp sayıyorsunuz!”. Mervan dedi ki: “bu idâre işi ancak böyle yürüyor”.

İbn-i Esir bu konuda, Muâviye’nin şöyle dediğini nakleder:

“Hikmet-sâhibi bir kişinin aslında sana bir şey öğretmeye kalkışmaması gerekir. Ben sana bâzı şeyleri tavsiye etmek istedim, ancak ileri görüşlülüğüne güvenerek bunları sana bıraktım. Bununla birlikte bâzı şeyleri tavsiye etmekten de kendimi alamıyorum. Ali’ye sürekli olarak küfretmeyi ve onu kötülemeyi ihmâl etmeyeceksin. Osman’a da rahmet okuyup sürekli mağfiret dileyeceksin. Ali’nin ve adamlarının ayıplarını her fırsatta ortaya koyacak, onları kötüleyip duracaksın. Osman’ın taraftarlarım sürekli övecek, Ali’nin taraftarlarını ise yere batıracaksın. Muğîre onun bu sözlerine: “Sen beni denedin ve bu şekilde ben de denenmiş oldum. Sen de aynı şekilde deneneceksin ve sonunda ya iyilikle anılacak veya sürekli kötülenip duracaksın” diyerek karşılık vermiş, Muâviye de bunun üzerine: “İnşallah ikimiz de sürekli olarak iyilikle anılıp duracağız” demişti” (İbn-i Esir, “el-Kâmil fit Târih”, 3/326).

Evet, bu süreç bu şekilde devâm etti ve hâlen de aynı şekilde devâm ediyor. Günlük namazlarda imam, namazdan sonra cemaate dönüyor ve hiç-bir şey konuşmadığı için bu dönüş sâdece şekilden ibâret kalıyor. Yâni “Peygamber de dönerdi” diye dönüyorlar ama “Peygamber niye dönerlerdi” diye sormadıkları için sâdece cemaate karşı dönüyor ve namazdan sonra da kalkıp gidiyorlar. Büyük çoğunluğu emekli-yaşlılardan oluşan halk câmilere 27 derece sevap için geliyor ama “cemaatle kılınca neden 27 kat fazla sevap oluyor”u sormadığından, namazı kılıyor ve çıkıp gidiyor câmiden. Zâten bir-çoğu da cemaatten bir-çoğuyla kavgalı ve küs durumda. Bu nedenle onlarla zâten konuş(a)mazlar. Onlara hâl-hatır sormazlar ve çeşitli şekilde kardeşliği canlı tutacak bir ilişkiye girmezler. Câmiye geldi ya, imama uydu ya, tamam aldı 27’yi. Böylece “içi boşaltılmış bir namaz” üretiliyor.

Günlük namazlarda da bu-şekilde olan durumu, büyük çoğunluğu emekli-yaşlılardan oluşan halk için “fizîki bir hareket oluyor” düşüncesi ile hadi fazla eleştirmeyelim. Fakat Türkiye’yi ele alırsak, halkın 3’de 1’inin Cum’aya gittiği ülke-insanları için Cum’a ne anlama geliyor?. Neden diğer vakitleri kılmazken yada câmiye gitmezken Cum’aya gidiyorlar?.

Bir müslüman Cum’a günü şöyle yapıyor: Güzelce abdestini alıyor ve belki de yıkanıyor, temiz elbiselerini giyiyor ve düşüyor câminin yoluna. Câmiye girdiği andan îtibâren ne kimse ile konuşuyor, ne bir kimseye selam veriyor, ne yanına oturduğu insana selam verip gülümsüyor ve omzuna ufak bir dokunuş yapıyor, ne hutbeyi dinlerken yanlış olan bir konuya îtirâz ediyor yada bir fikir ileri sürüyor. İmama uyup namazı kılıyor, sonra yanındaki adamın yüzüne bile bakmadan câmiden girdiği gibi çıkıp gidiyor. Yâni camiye girdiği andan çıktığı âna kadar ağzını bile kıpırdatmıyor, kimsenin yüzüne bakmıyor, vücut-dili ile bile olsa bir harekette-eylemde bulunmuyor vs. vs. İyi de, câmiye niye geldin ki?, geldin de ne oldu?. Gelmeseydin ne olacaktı?. Normâl vakit namazını evde kılınca oluyor da Cum’a namazını evde kılınca niye olmuyor?. Çünkü câmiye girdin çıktın; bir farkı olmadı ki!. Sâdece daha kalabalık bir cemaatle kıldın namazını, ama yine tek-başına. Değişen bir şey olmadı. Nasıl ki her-hangi bir vakit-namazını kendi başına kıldığında toplumsal anlamda bir şey olmuyorsa ve değişmiyorsa, Cum’a namazını câmide kılınca da bir şey olmuyor ve değişmiyor. Zâten “diyânetin mêmuru” olan imam, “yasak” olduğu için, diyânetin kendisine verdiği hutbeden başka bir metni okuyamıyor ve sâdece diyânetin verdiği metni okumak ve onların dediği gibi namazı kıldırmaktan başka bir sorumluluğu kendinde duymadığı için, hutbede cemaate: “Kardeşlerim!, bir derdi sıkıntısı olan var mı?. Yardıma ihtiyâcı olan var mı?. Bir düşüncesini yada başına gelen bir olayı paylaşmak isteyen var mı?” diye sormuyor, soramıyor. Kimse de çıkıp, meselâ; “Benim yardıma ihtiyâcım var, kömürüm taşınacak ve ben yaşlıyım taşıyamıyorum, bana yardım edin”; yada “bana bir haftalığına 100 lira lâzım, bir hafta sonra Cum’a da geri vereceğim”; veyâ “şu şu konuda bilgisi olan arkadaş varsa namazdan sonra bir-yerde oturup konuşabilecek var mı” vs. vs. çeşitli insânî şeyler için bir ilişki biçimi olmuyor-oluşmuyor. Ya ne oluyor?.  Mal gibi câmiye girip-çıkan insan sürüsü. Mal gibi girip mal gibi çıkılıyor; Hurrâ!. Cum’a öyle bir şekle indirgenmiş ki, ona “Cum’a namazı” deniyor da “bir-araya gelme” denmiyor ve böyle bir düşünce bile yok. Bu nedenle, içi boşalmış-boşaltılmış ve sâdece şekle indirgenmiş olan Cum’a için Cum’a günü câmiye gidilmemesi, gidilmesinden bin kat daha iyi olur. Zâten “somut bir iş” ortaya konmadığı ve iyiliğe dönüşmediği için ortada sevap da olmuyor. Gitmeyin daha iyi. Hiç olmazsa diyânetin zırvalarını dinlememiş olursunuz. Hattâ dînin aslına karşı olan söylemleri dinlemek zorunda kalmamış olursunuz. “Sürü” olmaktan kurtulmuş olursunuz böylece.

Evet; evimiz, ders-hânemiz, karargâhımız, kardeşlik merkezlerimiz, yardımlaşma derneklerimiz olması gereken câmiler, içi boşaltılmış ve sâdece şekle indirgenmiş olan ritüellerin-hareketlerin yapıldığı, devletin-diyânetin güttüğü “insan sürülerinin” olduğu devlet kurumlarına dönmüştür:

“Zarar vermek, inkârı (pekiştirmek), mü’minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah’a ve elçisine karşı savaşanı gözlemek için mescid edinenler ve: ‘Biz iyilikten başka bir şey istemedik’ diye yemin edenler (var ya,) Allah onların şüphesiz yalancı olduklarına şâhidlik etmektedir. Sen bunun (böyle bir mescidin) içinde hiç-bir zaman durma. Daha ilk gününden takvâ temeli üzerine kurulan mescid, senin bunda (namaza ve diğer işlere) durmana daha uygundur. Onda, arınmayı içten-arzulayan adamlar vardır. Allah arınanları sever” (Tevbe 107-108).

Câmiler de artık câmi olmaktan, mescid olmaktan çıkıp birer tapınak hâline gelmiştir. Herkes gidip tapınmasını yapıyor ve kimseyle muhâtap olmadan çıkıp gidiyor.

Evet; câmiler “mescid-i dırar” hâline gelmiştir-getirilmiştir. Yeniden “Peygamber mescidi” gibi olana dek, -diyânetten bağımsız mescidler hâriç- ve Allah yerine devlete yada bâzı kurum ve kişilere uymanın merkezleri olan câmilerde namaz kılmak şirke düşmek demektir. Bu nedenle ey müslüman!, âyetin dediği gibi: “bu yerlerde namaza durma!”.

Peygamberimiz Mekke’de Cum’a namazı kılmamıştı ve zâten emredilmemişti de. Çünkü İslâm’ın hâkim olmadığı yerde, Cum’a/toplanma/karar alma demek olan Cum’a kılınamaz, kılınsa da bir anlam ifâde etmez ve “yarım öğlen namazı” gibi olur. İktidâr olmadığı yerde Cum’a da olmaz. Zîrâ Cum’a, hem dînî hem de sosyâl, ekonomik, kültürel ve siyâsi olaydır. Sosyâl, ekonomik, kültürel ve siyâsi yönü kopuk olan şey Cum’a değildir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2016






















1 yorum:

  1. İçerik olarak güzel bir yazı. Bütün kabahati Emevilere atan bir anlayışın uzantısı olarak görüyorum. Halbuki bugünkü cumanın mimarları Emeviler değil Osmanlı Sultanlığıdır.

    Dikkat ederseniz Cuma konusunda hüküm veren imamları ve onların talebelerinin Emevilerle ilgisi yoktur. Sanıyorum olayları sıralarken kronolojik bir hata yapılıyor.

    Ebu Hanife ve İmam Malik Emevi zamanında hayatına başlamış, Emevilere karşı düşmanlıklarıyla bilinen, Abbasi devrinde ölen kişilerdir. İmam Şafi ve Hanbelin ise doğum tarihleri Abbasilerdir.

    Sultani Ahkamiye Abbasiler döneminde şekillenmiş, Osmanlı'da bugünkü halini almıştır.

    Kemalist Yaşar Nuri'nin Alevi Bektaşi mantığından giderek bugünün sorunlarını Emevilere dayatması temel bir yanılgıdır.

    Burada maksat Emevileri aklamak değil, işin gerçeğini yakalamaya çalışacak onurlu çalışmaların yapılmasıdır.

    YanıtlayınSil