26 Eylül 2021 Pazar

İnanmak ve Güvenmek

 

“İnsanlar, (sâdece) ‘îman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 2).

 

Îman “gayba îman”dır; Allah’a, âhirete, meleklere, vahye ve peygamberlere îman. Îman etmek elbette çok önemlidir ki târih boyunca insanın dalâleti, sapkınlığı ve dolayısıyla perişanlığı îman etmemekten yada bâtıla înanmaktan dolayı olmuştur.

 

İslâm’ın ve peygamberlerin muhâtapları hiç-bir şeye inanmayan ateist, agnostik ve deistlerden ziyâde, -güyâ- “Allah’a ve gayba îman edip kabûl etmesine rağmen, hayatlarını Allah’a, vahye ve peygamberlere göre düzenlemeyen, bunların yerine -aslında bir kısım insanların üzerinden rant devşirmek için öne çıkardığı- putlar, bâtıl değerler, bâtıl düşünceler yâni bâtıl inançlar, hurâfeler, adâletsizlik, ahlâksızlık, şirk, küfür, müşrikler, kâfirler ve dolayısı ile zulümler ve zâlimler”dir. Kur’ân’ın muhâtapları bunlardır. Çünkü Kur’ân, ateistleri yada inançsızları adam yerine bile koymaz ki sürekli olarak onlara bir yaratıcının olduğunu söyleyip dursun. Kur’ân’ın konusu; şirk, küfür, adâletsizlik ve dolayısı ile zulümdür.

 

Putların yâni bâtıl değerlerin, bâtıl düşüncelerin, bâtıl inançların, hurâfelerin, adâletsizliklerin, ahlâksızlıkların, şirkin, küfrün, müşriklerin, kâfirlerin ve dolayısı ile zulümlerin ve zâlimlerin ortaya çıkmasının nedeni, “sâdece Allah’a” inanıp “sâdece Allah’a” güvenerek, “hayatın -noksansız- her alanını Allah’a göre düzenlememek”tir. Hayât Allah’a göre düzenlenmediğinde, (hayat bir boşluk kabûl etmeyeceği için) mutlakâ Allah’tan başkalarına ve başka şeylere göre düzenlenecektir ki işte şirk ve küfür budur. Müşrik ve kâfirler, hayâtı Allah yerine, O’ndan başkasına ve başka şeylere göre düzenleyenlerdir.

 

Hayâtın her alanı; sosyâl, kültürel, ekonomik, askerî, hukûkî ve siyâsal her alanı Allah’a göre düzenlenmelidir. Zîrâ ancak böyle olursa Dünyâ’da ve insanlar arasında -aynen göklerdeki gibi- bir nizam kurulabilir. Bu nizam, İslâm nizâmı ve düzenidir. İşte ancak böyle bir düzen ve nizam kurulduğunda yeryüzünde de şirk, küfür, adâletsizlik, ahlâksızlık ve zulüm biter ve de insanlarla Allah arasındaki engeller kalkar. 

 

“Allah’a îman” olmasına rağmen “Allah’a güven” olmadığında şirk ve küfür ortaya çıkar. Şirk ve küfür çok da uzak olmayan bir vâdede mutlakâ zulüm doğurur. Demek ki şirk, küfür, sonrasında da şirkin ve küfrün ortaya çıkardığı adâletsizlik, ahlâksızlık ve dolayısıyla zulmün olmasının nedeni, Allah’a ve gayba -sözde- îman edilmesine yada “îman ettim” denilmesine rağmen, Allah’a güvenerek O’na ve vahye göre bir yaşam-tarzından uzak durmaktır. Gönderilen tüm peygamberler ve indirilen tüm vahiyler, Allah’a îmandan sonra Allah’a güvenmeyi de tebliğ ve ikâme etmek için gönderilmiştir. Çünkü ancak îman edip güvenmek ile kâlpler huzûra erer ve Dünyâ ancak böyle olunca yaşanacak bir yer hâline gelir.  

 

Modernizme gelene kadar tâ Hz. Âdem’den bêri insanların ezici çoğunluğu Allah’a, dîne, peygamberlere ve vahye yada en azından mânevî ve meta-fizik bir şeylere inanmıştır. Lâkin buna rağmen, yâni bir yaratıcıya inanmasına rağmen insanların çoğunluğu, inandıkları yaratıcıya göre hayatlarını düzenleme yoluna gitmemişlerdir. Çünkü ilahlarına ya hiç yada yeterince güvenmemişlerdir. Bu durum, Hz. Âdem’den bu yana müslümanlar için de geçerlidir. Allah’a inananlar yada inandığını söyleyenler, çoğunlukla O’na güvenmemişler ve bu nedenle de hayatlarını Allah’a göre düzenlememişlerdir ki bu en çok da son 200-250 yıldır yürürlükte olan modernizm ile zirve yapmıştır. Öyle bir yere gelinmiştir ki, Allah’a inandıklarını söyleyenler hayatlarını Allah’a göre düzenlemeyi hiç düşünmedikleri gibi, böyle bir şeyi yapmayı ilkellik, yobazlık ve hattâ teröristlik olarak görmeye başlamışlardır. Zîrâ Allah’a inandıklarını söyleseler de aslında O’ndan başka şeylere güvenmektedirler. İnandıkları Allah’a güvenmeyenlerin, hayatlarını Allah’a göre düzenlemeleri elbette söz-konusu bile olmamaktadır. Îmandan sonra güvenmekten ve îmâna göre yaşamaktan bahsedenler ve bunu savunanlar ekstrem ve aşırı olarak görülmektedir. Çünkü genelde tüm insanlar, özelde ise müslümanlar târih boyunca bir-çok kez kuşatılmaya uğramışlar fakat hiç-bir zaman “modern kuşatma” altındayken olduğu gibi, Allah’a ve İslâm’a güvenleri bu kadar kaybolmamıştı. Sözde, Allah’a îman artmış fakat O’na olan güven kaybolmuştur. Zâten imtihan da aslında budur; “hayât kime-neye güvenerek düzenleniyor” sınavıdır bu.

 

Allah’a inanılmasına rağmen O’na güvenmemek ve bu güvenden dolayı hayâtın istisnâsız her alanını O’na göre düzenlemek olmadığında Allah’a inanmanın da bir değeri kalmaz ve o -sözde- inanç “psikolojik bir inanç” hâline gelir. Allah îmanları zâyî edecek değildir fakat îman etmek “O’na güvenmek”e dönmediğinde sâdece bir söylem olarak kalacak ve pek de bir işe yaramayacaktır.

 

İnsanlar -güyâ- Allah’a inanıyorlar ama O’na güvenmiyorlar. Çünkü başka şeylere çok güveniyorlar. Oysa peygamberler bu nedenle gönderilmişlerdir; “Allah’a inanmak tek-başına yetmez, O’na güvenip, hayâtınızı Allah’a göre düzenlemeniz ve O’nun emirleri ve nehiyleri doğrultusunda yaşamanız gerekir” mesajını vermek için gönderilmişlerdir. Üstelik bunun en güzel örnekliğini de göstermişlerdir. Peygamberlerin düşmanları, “Allah’a inanmayanlar” değil, “O’na güvenmeyenler”dir. Çünkü modern zamanlara gelene kadar târih boyunca insanlar içinde sâdece küçük ve önemsiz bir azınlık ateist/deist/agnostik olmuş ve Allah’ı yada dîni inkâr etmiştir. Allah böylelerini çok da adam yerine koymadığı için Kur’ân’ın ana konusu onlar değildir. Kur’â, şirk ve küfür ile, kâfir ve müşriklerle ilgilenmektedir. Peygamberlerin gönderildiği müşrikler ve kâfirler, o Yüce Yaratıcı olan Allah’a hep inanmışlar ve hattâ O’nu en tepeye yerleştirerek “en yüce ilah” olarak benimsemişler fakat buna rağmen O’na güvenmedikleri yâni hayatlarının her alanını O’nun emir ve nehiylerine göre düzenlemedikleri için O’na şirk koşmuşlardır.

 

Allah, Dünyâ’nın “geçici bir imtihan alanı”, kalıcı yurdun ise âhiret ve cennet olduğunu, bu nedenle de Dünyâ’da helâl ve meşrû olmak kaydıyla yiyip-içmeyi, giyinip-gezmeyi yâni yaşamayı helâl kılmış fakat gayr-ı meşrû olanı yasaklamıştır. Bu yasaklama başta şeytanın, nefsin ve tâğutların hoşuna gitmediği için, fısıldadıkları insanların bir-çoğu Allah’a -güyâ- inanmaya devâm etmelerine rağmen, hayatlarında Allah’ı değil; şeytanı, nefsi ve tâğutları râzı edecek şekilde yaşamışlardır-yaşamaktadırlar. Allah’a değil de şeytana, nefse ve tâğutlara güvenmişler ve hayatlarını onlara göre düzenlemişler ve düzenlemektedirler. İşte bu, “Allah’a inanmak” ama “O’na güvenmemek” demektir ki bu durum el-an devâm ede-gelen bir süreçtir.

 

Allah, kendisine inanmada ve güvenmede tâvizsizlik bekler. Fakat “müslümanım” diyenlerin bir-çoğu, inanmada öyle görünseler de, güvenmede tâvizsiz ol(a)mamaktadırlar. Çünkü güvendikleri şey Allah değil, “peşin olarak önlerine konan ve nefislerini tatmin eden şey”dir.

 

Tüm bu olumsuzluklar, Allah’a inanmak ama O’na güvenmemekten kaynaklanır. Çünkü Allah, Kendisi’ne “sâdece inananlara” değil, inandıktan sonra sağlam bir şekilde güvenenlere ve tâvizsiz bir şekilde o güvene göre yaşayanlara yardım eder. Müslümanların durumlarının bir türlü düzel(e)memesinin ve bir fark ortaya koyamamalarının nedeni, Allah’a inandıklarını söylemelerine rağmen O’na güvenmeyişleridir. Tabi bu durum hep böyle gitmez. Allah kendine güvenmeyenlerin kâlplerinden o pasif inançlarını da alır ki güvenin neredeyse sıfırlandığı günümüzde ateistlerin, deistlerin ve agnostiklerin artmasının nedeni budur. Allah, Kendisi’ne inandığını söylediği hâlde O’na güvenmeyip de hayatlarını Allah’a göre düzenlemeyenlerin o -sözde- inançlarını da kâlplerinden söküp almakta ve onları güvensizliğin bir sonucu olan inançsızlıkla cezâlandırmaktadır. Modern insanın boşluğunun, bunalımının ve buhrânının nedeni budur. Çünkü Allah “sâdece inanılacak” bir İlah değil, “inandıktan sonra sağlamca ve tâvizsiz bir şekilde güvenerek, hayâtın her alanında O’na göre yaşanılması gereken bir İlah”tır. İslâm’ın farkı budur. İslâm; “îman, güven ve bu istikâmette sâlih amel işlemek” demektir.

 

Demek ki Allah, -sünnetullah gereğince- sâdece inançta kalan ve güvene yâni amele-eyleme dönmeyen îmânı kabûl etmiyor, etmediği için de kâlplerden o inancı da bir süre sonra alıyor. Böylece insanlar Allah’a göre değil de güvendikleri her ne ise ona göre düşünmeye ve hayatlarını da buna göre yaşamaya başlıyorlar. Fakat Allah’ın kurduğu kâinâtta ve Dünyâ’da Allah’ın sisteminin yâni dîninin dışındaki bir inanışa ve dîne-sisteme göre yaşamak insan için çok da uzak olmayan bir vâdede mutlakâ bir belâ getireceğinden dolayı, insanlar bir boşluğa, bunalıma ve buhrana düşmektedirler. Allah, kendisine güvenmeyenleri, kendi dışındaki şeylere aşırı güvenip bağlanmakla ve sonunda da o bağlandıkları şeylere îman etmekle cezâlandırmaktadır. Bu cezâ “Dünyâ’da rezil olmak”, âhirette ise “elîm bir azap” şeklindedir.

 

Peki insanlar Allah yerine neye güveniyorlar?. Târih boyunca insanlar -sözde- Allah’a inanmışlar fakat şeytana, nefislerine, tâğutlara güvenmişlerdir ve onlardan bir şeyler beklemişlerdir. Yine insanlar insanlara güvenmişlerdir. İnsana güvenmek “akla güvenmek” demek olduğu için aslında insanlar her zaman akıllarına ve duygularına güvenmişlerdir ve ona göre hareket etmişlerdir. Allah’tan başka şeylere aşırı güvenmek, bir süre sonra güvenilen o şeyi ilahlaştırmakla sonuçlanır.

 

İnsanlar târih boyunca Allah’tan başka her-şeye güvenmişler ve hayatlarını Allah’tan başka her-şeye göre düzenlemişlerdir. Lâkin güvendikleri dağlara hep kar yağmış; sünnetullah, kâinâtın fıtratı ve formatı gereğince ve de İslâm’ın, Kur’ân’ın, Peygamber’in söylemlerine ve apaçık eylemlerine göre yaşamadıkları için hep hüsrâna düşmüşlerdir. Kur’ân apaçık bir şekilde, sâdece O’na güvenildiğinde ve O’na göre yaşandığında ancak, insanın zihnen ve kâlben tatmin olabileceğini söylemiş ve Peygamberimiz de güzel örnekliği ile bunu göstermiş olmasına rağmen insanlar yine de Allah’tan başkalarına ve başka şeylere güvenerek hep aldanmıştır. Üstelik yine de Allah’a inanıp-güvenerek hayatlarını Allah’a göre düzenlememektedirler. Böyle olunca da, şirk, küfür, adâletsizlik, ahlâksızlık ve zulmün her türlüsü devâm etmektedir.

 

  Klâsik yada modern, insanlar paraya güvendikleri kadar hiç-bir şeye o kadar güvenmemişlerdir. Bu güven “îman”a dönüşmüştür. “Para var huzûr var” sözünü söyleyip dururlar ama aslında o huzûra hiç-bir zaman tam anlamıyla ulaşamamış ve kavuşamamışlardır. Çünkü huzûr İslâm’dadır ve kâlpler ancak Allah’ın zikri olan Kur’ân ile tatmin bulup huzûra kavuşabilir. Zâten bir-şekilde paraya kavuşanlar, insanlar arasındaki en huzursuz kişiler olmuştur-olmaktadır. Çünkü para gerçek ve tam bir huzûr sağlayamaz. Zîrâ kâlpler ancak Allah ile, vahiy ile yâni İslâm ile huzûr bulabilir:

 

“Bunlar, îman edenler ve kâlpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kâlpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur” (Ra’d 28).

 

Şu kesindir ki, Kur’ân’a karşı duyulan îman ve güven ne kadar güçlü olursa, ondan istifâde de o kadar fazla olur.

 

Lâkin müslümanların kâhir ekseriyetinde de güven sorunu vardır. Allah’a ve gayba îman ediyorlar fakat Allah’a güvenip de hayatlarını Allah’a göre düzenlemiyorlar. Peki ya neye göre düzenliyorlar?. Târikatlara, tasavvufa, cemaatlere, Diyânet’e, hurâfelere, bâtıl din ve düşüncelere, modernitenin her-şeyine ve alıştıkları, kafa ve beden konforlarını bozmayacak olan şeylere göre. Çünkü böylesi çok kolaydır ve bir bedeli de yoktur. Meselâ resmî din görüşü olan Diyânet’e çok güveniyorlar ve hayatlarını ona göre düzenleyip ona göre hareket ediyorlar. Bu en çok da ibâdetler için tâkip ettikleri saat ve takvimlerde açığa çıkıyor. Oysa Diyânet’in görüşleri vahiy değildir. Buna rağmen insanların o görüşlerle kesin vahiy gibi inanmalarının nedeni, resmîyete olan güvenleridir. Resmîyete olan güven, Allah’a olması gereken güvenden kat-kat daha fazladır.

 

Hele Peygamber’e olan güven tümden kaybolmaya yüz tutmuştur. Hattâ artık Peygamber’e itaat etmek bile tartışılmaktadır “Resûl-Nebî ayırımı” yapmaktan dolayı. Oysa Kur’ân şöyle diyor:

 

“Mü’minler, ancak Allah’a ve O’nun Resûlü’ne yürekten inanıp güvenen kimselerdir; onunla toplumsal bir iş görüşmek için bir-araya geldiklerinde, onun iznini almadıkça aslâ ayrılmazlar. Şüphesiz senden (farklı bir görüş geliştirmek için) izin alanlar (da), Allah’a ve O’nun Resûlü’ne yürekten inanıp güvenen kimselerdir. İşte bu yüzden, onlar senden bâzı işleri için izin isterlerse onlardan uygun gördüklerine bu izni ver; Allah’tan da onlar için mağfiret dile: Şüphe yok ki Allah, rahmeti bol bir bağışlayıcıdır” (Nûr 62).

 

Tüm peygamberler de şu sözü söylemişlerdir: “Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim”.

 

Tabi Allah’a güvenmek demek, O’na “her alanda güvenmek” demektir. Yoksa Allah’a güvenmek O’nun sâdece “rahmetine güvenmek” demek değildir. Hattâ şeytan, insanları en çok da Allah’ın rahmetine güvenerek aldatır. Allah’ın rahmeti her-şeyi sarıp-kuşatmıştır fakat Allah adâleti ve tevhidi de emretmiştir. Bu nedenle şirki, küfrü ve zulmü affetmez. 

 

Hiç-bir garanti, Allah’ın verdiği “mutlak garanti” gibi olamaz. Mutlak garanti, “mutlak güven” de demektir. Mutlak güvenilebilecek olan sâdece Allah’tır. Diğerleri ise sürekli olarak sûnî güvenler vaâd ederler ama güvenler her zaman da boşa çıktığı için Allah’a güvenilmeyen ortamlarda sürekli olarak bir güven sorunu vardır. Allah’sız sistemlerde ve Allah’sız bir hayat-tarzına göre olan yaşamlarda tam bir güvene zinhar ulaşılamaz.

 

Allah’a hakkıyla “kul” ol(a)mayanlar, O’nu kendilerine -hâşâ- “uşak” yapmak isterler. O’na hakkıyla kul olup da îmân edip güvenmeyenler, başları sıkıştığında Allah’ın tüm sıkıntılarını giderivermesini beklerler. Oysa O’na güvenip de hayatlarını O’na göre düzenlemiyorlardı. Allah’a güvenip dayamamalarına rağmen, kendi ellerinin yaptıklarının kötü sonuçlarıyla karşılaşınca, bu kötü sonuçları Allah’a, dîne ve İslâm’a yıkmak istiyorlar. İyi de siz “inanıyorum” demenize rağmen O’na güvenip de hayâtınızı Allah’a göre düzenlemediniz ki!. Şimdi niye O’na kızıyorsunuz!. Başınıza gelen musîbetin sorumluluğu da katlanması da size âittir. Çünkü başınıza gelen tüm iyilikler Allah’tan olmasına karşılık, başınıza gelen tüm kötülüklerin nedeni sizsiniz. Başınıza gelen kötülükler kendi elerinizin yaptıkları yüzündendir:

 

“Sana iyilikten her ne gelirse Allah’tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik; şâhid olarak Allah yeter” (Nîsâ 79).

 

“Size isâbet eden her musîbet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) Çoğunu da affeder” (Şûrâ 30).

 

Hayatlarının hiç-bir alanına Allah’ı karıştırmayanların, sâdece Allah’ın çözebileceği bir sıkıntıda O’na dönmeye ve yönelmeye yüzleri ol(a)maz. Çünkü Allah’a güvenip de hayatlarını O’na göre düzenlemeyenlerin başlarına gelen kötülükler ve sıkıntılar zâten bir cezâdır. Allah’a -sözde- inanmalarına rağmen O’na güvenmemelerinin bir cezâsıdır bu.

 

Târih boyunca insanın başına gelen tüm kötülükler, sıkıntılar, musîbetler vs. Allah’a îman ettikten sonra O’na güvenip de hayâtın her alanını O’na güre düzenlememekten kaynaklanır. Allah’a göre olmayan bir nizam, cehennemin Dünyâ’da başlaması demektir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Aralık 2020

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder