2 Nisan 2021 Cuma

Şans Üzerine

 

“Ey îman edenler!; içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları (şans oyunları) ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz” (Mâide 90).

 

Şans: “Mantıkla açıklanamayan bir-takım rastlantısal olayların nedeni olan güç, baht, tâlih, felek. Rastlantıları düzenlediğine ve insanlara iyi veyâ kötü durumlar hazırladığına inanılan doğa-üstü güç, kut, baht, tâlih, felek” anlamlarındadır.

 

Şans sekülerdir, önünde ve sonunda Allah düşüncesi yoktur. Şans kelimesi, “Allah’ın yerine” konmuş bir sözdür. Şans kelimesinin geçtiği her yerde Allah’tan bağımsız bir işleyişten bahsedilmektedir. “Çok şanssızım” sözü, “Allah bana âdil davranmadı” demeye gelir.

 

İnsanların kiminin işlerin yolunda gitmesi, kimininse işlerinin bir türlü rayına oturmaması, şanstan dolayı değil, gerek yeterli tedbiri ve önlemi almadığından, gerekse de kişideki olumsuz bir tutumdan dolayıdır. Bâzı insanlar her-şeyi kontrôl etmek isterler ve bu bağlamda hayatlarının kendi düşündükleri gibi, her-şeyin kendi istedikleri gibi olmasını arzu ederler. Fakat bu doğru bir tutum değildir ve belki de genel bir bakış-açısına göre bu iyi de değildir. Belki de Allah’ın rahmetinden dolayı bir iş yolunda gitmemiştir yada kişiye öyle görünür yada o işin çok da yolunda gitmemesi “iyi”dir. Bâzı insanlar ise, hayatlarını çok da plânlamazlar ve zuhurâta uyarlar ve nasıl olup-bittiğine bakmazlar. Diğer bâzı insanlarsa, hem önceden kendilerince bir plân-program yaparlar hem de işe besmeleyle yâni Allah ile başlayarak yola çıkarlar ve işleri yolunda gidebilir. Fakat şu da var ki hiç-bir insanın işleri tüm hayâtı boyunca yolunda gitmez ve mutlakâ yolunda gitmeyen bir şeyler olur. Bu durum “imtihan dünyâsı” sebebiyle böyledir.

 

Bir de insan, kıyası hep kendine göre yapar. Oysa genel bir bakışa göre çok da fazla bir fark yoktur. İşin inceliklerini çok araştıranlar yada irdeleyenler, kendilerine göre başkalarının daha şanslı olduğunu ve  işlerinin yolunda gittiğini zannederler. Ama gerçekte neyin iyi neyin de kötü olduğunu sâdece Allah bilir. Meselâ bir taşıtla yol alırken âniden önünüze çıkan bir başka taşıt yada engel sizi yolunuzdan alıkoyabilir yada duraklatabilir. Bu sizin canınızı sıkabilir. Siz de buna kızarsınız, çünkü sizin biraz önünüzdeki kişi o engele yakalanmamıştır. Çünkü şanslıdır. Fakat -bâzen gözlemlediğiniz de olur ki-, Allah bu engeli çıkarmakla sizi belki de başka bir engelden ve sonuçları daha ağır olacak kötü bir durumdan kurtarmıştır. Yâni hayatta önümüze çıkan bâzı engeller bizim hayrımıza da olabilir. Şanssızlık denen şey bâzen iyi olmuş olabilir. Bu nedenle hayatta önümüze çıkan engelleri çok da irdelememek en iyisidir. Allah hayırlı ve şerli olanı, insanların tam olarak idrâk edemeyeceğini söyler:

 

“…Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz” (Bakara 216).

 

İnsan aceleci bir varlık olduğundan dolayı işin sonunu düşünmez de “işlerim hiç yolunda gitmedi” yada “işler yolunda gitti” der ve duâsını da buna göre yapar. Hâlbuki o işin sonucunu Allah bilir:

 

“İnsan hayra duâ ettiği gibi, şerre de duâ eder. İnsan, pek acelecidir” (İsrâ 11).

 

Şans “kader” anlamında kullanıyor ki çok yanlıştır. Aynen “yanlış kader inancında” olduğu gibi, insanlar kendilerinin ilk baştan şanssız yada şanslı yaratıldığını sanırlar ve bu yüzden de şirke ve küfre düşebilirler. En azından câhillik yapmış olurlar. Yanlış kader inancında insanlar, kötü ve zor hayatlarının, Allah tarafından en baştan yazılan kaderden dolayı böyle olduğuna inanırlar ve ya isyân ederler yada pasif bir sabra yönelirler de hayatlarında yine bir değişiklik olmaz ve her-şey zamanla daha da kötüleşebilir. Bunun gibi, şans da, inançsızlar tarafından; felek, kötü talih, olasılık vs. olarak görülür ve isyânı arttırır. İnançlılar tarafından ise şansın da aslında kader olduğunu ve Allah tarafından ayarlandığını zannederler. Oysa Allah, her kuluna, hayatta iyi bir yaşam sürecek özellikler vermiştir ve kişi o özelliklerini kullandığı müddetçe karşılığını alır ve işleri genelde yolunda gider. Fakat insanlar hem sorumluluk almak istemediklerinden, hem de tembelliklerinden ve konforlarını bozmak istemediklerinden dolayı işin gereğini yapmadıkları için işleri çok da yolunda gitmez ve kendilerine kıyasla başkalarına bakarak işlerini yolunda gitmediğini söylerler ve işi şansa bağlarlar. “Şansımız yok işte, ne yapalım” derler. Burada yanlış olan şey şudur ki, eğer insanın başına bir kötülük gelmişse yada işleri yolunda gitmediyse bu, Allah’tan değil, insanın kendisinden dolayıdır. Kendi yaptığı yanlışlar ona kötü bir hayat getirmiştir. Kur’ân’da bu şu şekilde ifâde edilir:

 

“Sana iyilikten her ne gelirse Allah’tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik; şâhid olarak Allah yeter” (Nîsâ 79).

 

“Size isâbet eden her musîbet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) Çoğunu da affeder” (Şûrâ 30).

 

Siz neyi seçerseniz ve neye göre yaşarsanız Allah da ona göre yaratır yada rahmetinden dolayı kötü sonuçlanacak olan şeyi yaratmaz:

 

“Her nerede olursanız (olun), ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile. Onlara bir iyilik dokunsa: ‘Bu, Allah’tandır’ derler; onlara bir kötülük dokunsa: ‘Bu sendendir’ derler. De ki: ‘Tümü Allah’tandır’. Fakat, ne oluyor ki bu topluluğa, hiç-bir sözü anlamaya çalışmıyorlar?” (Nîsâ 78).

 

Şu da var ki Dünyâ bir cennet değildir ve Dünyâ “imtihan dünyâsı”dır. İmtihanın olduğu yerde elbette işlerin yolunda olduğu ve yolunda gitmediği zamanlar olacaktır. Biz kendi yaptıklarımız yüzünden başımıza gelen hayırla da şerle de imtihan ediliriz. Zîrâ Allah bizi hayırla da şerle de dener ve imtihan eder:

 

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz” (Enbiyâ 35).

 

Bizim başımıza gelenler, Allah’ın, “şu zamanda şöyle olsun, şu zamanda böyle olsun” diye her ayrıntıyı baştan belirlemesiyle değil, bizim seçimlerimizle ve yaşamda neyi merkeze aldığımızla alâkalıdır. Allah kişiyi, işlerinin yolunda gideceği şekilde şanslı yada şanssız olarak yaratmaz. Allah’ın yaratma şekli böyle değildir. Allah, kâinâta sünnetullah denen bir yasa koymuştur ve Dünyâ’da olan şeyler sünnetullahın gereğini yapmanın yada yapmamanın sonucuna göre belirlenir. Aksini düşünmek, “Allah’ı hakkıyla takdir edememek”ten kaynaklanır. Allah’ın bizim için yazdıkları “sünnetullah” denen şeylerdir ki Allah’ın kâinâta koyduğu yasalardır. Meselâ bir şeyi yerli-yerine koymazsak, sünnetullah gereğince o şeyin âkıbeti iyi olmaz. Bir şeyi yeri neresi ise oraya koymak gerekir, aksi-halde o şey bir zarâra yol açar ve zulme döner. Yâni meselâ buzun üstünde yatarsanız hasta olursunuz. Bunun kaderle ve şansla alâkası yoktur. Fakat şöyle bir durum olabilir; buzun üstüne yatan iki kişiden bünyesi daha zayıf olan daha çabuk hasta olacakken, bünyesi daha sağlam olan ise daha dayanıklı olabilecektir. Fakat buzun üstünde yatmak kişiyi mutlakâ hasta eder. İşte Allah’ın yazdığı budur: “Üşütürseniz hasta olursunuz, elinizi ateşe tutarsanız eliniz yanar”. “Yazılan” şey budur ve sünnetullahın yazılı olduğu yer “levh-i mahfûz”dur:

 

“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından (yasasından) başkası başımıza gelmez. Bizim dostumuz ve gözeticimiz O’dur. Öyleyse mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler” (Tevbe 51).

 

“Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiç-bir musîbet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır” (Hadîd 22).

 

İnsan imtihan dünyâsında yaşadığını unutur da sürekli olarak işlerin yolunda gitmesini ve sorunsuz bir hayat yaşamayı ister. Bu nedenle de sürekli hayır ister. Ama her zaman hayrın gereğini yapmıyor olabilir. O yüzden de başına bir şer geldiğinde basar vaveylayı:

 

“İnsan, hayır istemekten bıkkınlık duymaz; fakat ona bir şer dokundu mu, artık o, ye’se düşen bir umutsuzdur” (Fussilet 49).

 

“İnsana nîmet verdiğimiz zaman, yüz çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman ise, artık o, geniş (kapsamlı ve derinlemesine) bir duâ sâhibidir” (Fussilet 51).

 

“Gerçekten, insan, ‘bencil ve hâris’ olarak yaratıldı. Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryâdı basar. Ona bir hayır dokunduğunda engelleyici olur (veyâ cimrilik eder). Ancak namaz kılanlar hâriç; Ki onlar, namazlarında süreklidirler” (Meâric 19-23).

 

İnsanlar arasında işleri yolunda gidenler bunu genelde Allah’tan bilmezler ve şükretmek yerine; “şansım yâver gitti”, “şans bana güldü”, “şansım yardım etti”, “şanslı olarak Dünyâ’ya gelmişim” gibi sözlerle Allah’sız bir düşünceye kapılırlar. İşleri yolunda gitmeyen kişiler ise; “bizde şans mı var?”, “şanssızın biriyim”, “şansım olsaydı bu hâle düşmezdim” gibi sözler söyleyip dururlar. Sanki hayat boş tesâdüflerin bir sonucudur. Hayatta yasalar vardır ve sünnetullah denen o yasaları hayâta, âlemleri yaratan Allah koymuştur. O hâlde hayatta işlerinizin genel anlamda yolunda gitmesini istiyorsanız, işin gereğini yapmanız yâni sünnetullaha uygun davranmak ve sünnetullaha uygun bir yaşam sürmek zorundasınız. Yoksa işin gereğini yapmayarak işi şansa bağlamanın hiç-bir anlamı ve yararı yoktur. Meselâ erkek olanlar, erkek olmanın gereğini yapmadıkları yada yapmak istemedikleri için (çünkü erkeklerin sorumluluğu daha fazladır) “şanslı olsaydım anam beni kız doğururdu” derler. Bunu genelde bir şaka olarak söyleseler de, burada da şansa anlamsız bir gönderme vardır. Oysa söylenmesi gereken şey şudur; “Allah beni erkek olarak mevcut hâlimle yarattı, benim de bu durumuma göre sünnetullaha uymam ve buna göre yaşamam gerekir”.

 

Şans-tâlih kuru-kuruya ve durduk yerde açığa çıkan bir şey değildir. Ya zihni gelişime yada mantıklı bir eyleme geçildiğinde açığa çıkar. Francis Bacon; “insanın zihnî gelişimi ve şansının artması aynı şeydir” der.

 

Şansızlık yâni “işlerin sürekli olarak ters gitmesi”, “domino etkisi”nden dolayıdır. Dominonun ilk taşı devrilmeye başladıysa diğer taşlar da ardından devrilmeye başlar. O taşların arasına “parmak koymak” zahmetine katlanılmadıkça da diğer taşlar sonuna kadar devrilmeye devâm eder. Böylece işler genelde ters gider.  

 

Şans insanlar tarafından bir tanrı edinilmiştir ve işlerin iyi yada kötü gitmesi şansa yada şanssızlığa bağlanıyor. Fakat işlerin şans ile belirlendiği söylendiğinde Allah hesâba katılmamış olur ve orada küfür ve şirk başlar. Şans şirktir, küfürdür.

 

Cehâlet ile tembellik bir-araya gelince şanssızlık denen o şey ortaya çıkar. Meselâ yapılması gereken bir şey zamânında yapılmayınca şanssızlık denilen “işlerin ters gitmesi” durumu ortaya çıkar. Çünkü yapılması gereken bir şeyin zamânında ve güzelce yapılmamsı, o şeyin ya hiç yapılmaması yada “gereğince yapılmamış” olmasında dolayı işin kötü, eksik ve çirkin olmasına neden olarak bir terslik açığa çıkarır. Fakat işlerini gereğince yapan kişilerin yaptıkları işlerde bir terslik çıkmaz. Fakat insanlara bunu şans yada şanssızlık olarak değerlendirmek daha kolay gelir. Çünkü insan kendini eleştirmeyi sevmez.

 

Demek ki şans yada şanssızlık denilen “işlerin yolunda gitmesi yada gitmemesi” durumu, yapılması gereken şeylerin gereğince yapılıp-yapılmamasıyla alâkalıdır. Zîrâ bir şeyin gereği tam olarak yapıldığında sünnetullah (Allah’ın kâinâta koyduğu yasalar) gereğince o şey sorunsuz olarak sonuçlanacaktır. Çünkü aynı şeyi yapanlar aynı sonuçla karşılaşırlar.  

 

Bir kesim insan gayretle çalışırken, tedbir alırken ve plânlı-programlı hareket ederken işleri yolunda gider, fakat diğer bir kısım ise tembellik yapar ve plânsız-programsız ve tedbirsiz davranırsa işleri yolunda gitmez ve zor bir hayâtı olur. O zaman da, işin sorumluluğunu almadığı, işin gereğini yapmadığını ve tembelliğini değil de şansızlığını öne çıkarır. Oysa “şans, işin gereğini yapanların yanındadır”. Aslında işin gereğini yapanlar için şansa gerek yoktur, çünkü sünnetullah gereği işin gereğini yapanlar o işin olumlu sonucunu görürler. Eğer bir şeyin olması için kalkar ve o şeyin gereğini yaparsanız istediğiniz o şey olur. Fakat o şeyin gereğini yapmazsanız o şey olmaz yada iyi olmaz. Bunun şans ile alâkası yoktur. Tabi o şey bâzen sizin için bâzen de karşı taraf için daha kolay olabilir. Bu da, ayrıntılarını sâdece Allah’ın bilebileceği bir şeydir. Fakat onda bile bir hesap vardır. Allah kendisine tevekkül edilmesi gereken yerde tevekkül edenlerin işlerini kolaylaştırır. Kendisini unutanların da daha fazla unutması için hayatlarındaki sorunları azaltır. Fakat genel olarak Allah, sünnetullaha yâni vahye göre yaşamayanların işlerini yoluna koymaz:

 

“Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz” (Tâ-hâ 124).

 

Lâkin şu da vardır ki, Allah herkese ayrı bir yetenek vermiştir ve o yeteneği sürekli desteklemektedir. Bundan dolayı aynı alanda iki farklı kişinin yaptığı şeylerin sonuçları, yeteneğe bağlı olarak biraz daha farklı olabilir ve o alanda daha yetenekli olan kişinin yaptıkları daha üstün olacağından dolayı ona daha fazla avantaj sağlayabilir. Yâni belli bir alanda daha yetenekli olanın yaptığının sonuçları biraz daha farklı olabilir. Fakat diğer kişinin yeteneği ile ilgili bir konuda da sonuç onun lehine biraz daha farklı olacaktır. İşte insanlar, şansı yada şanssızlığı en çok da böyle zamanlarda öne çıkarırlar ve değerlendirmelerini buna göre yaparlar. 

 

Şans değince insanların aklına daha çok; kumar, piyango, toto-loto gibi şeyler gelir. Millî Piyango ve diğer kumar türleri, “şans oyunları” değil, şeytan-işi pislik uygulamalardır. Kumar, “şansa güvenmek”tir. Üstelik devlet de bunlara destek vermekle, denetlemekle ve hattâ bunları kendisi yönetmekle hem günahkâr ve kâfir olmuş oluyor hem de halkı da bu günaha ve küfre yönlendirerek alıştırıyor ve zulmediyor. Devletin dar gelirli vatandaştan kolayca vergi toplamasının bir yolu da, şans oyunlarının çeşidini arttırması ve bu oyunları vergi alarak desteklemesi ve teşvik etmesidir. Bu bağlamda; “şansınızı deneyin”, “iyi şanslar”, “şans kapınızda” vs. gibi sözler tekrarlanır durur. Şans oyunları kumardır ve Allah’ın sünnetullahına uymak yâni işin gereğini yaparak hayatta bir rızka ulaşmak yerine kısa yoldan zenginliğe kavuşma umûdudur. Oysa insan için sâdece çalışmasının karşılığı vardır:

 

“Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur” (Necm 39).

 

Modern-bilim de şans düşüncesine destek olur ve bir “şans geni”nden bahseder ki bu söz insanlara çok mâkûl gelir. Çünkü kendi kötü durumlarının nedenini ona bağlayabilmektedirler. “Şanslı genler vardır” derler. “Bu genler daha sağlıklıdır, daha yeteneklidir” denir. Böyle nasipli genler olabilir tabî ki fakat bu durum şanstan dolayı değil, Allah’ın takdirinden dolayı böyledir. Allah o sözde şanslı genlere sâhip olanları da mevcut durumlarıyla imtihan edecektir. Sonunda şanslı(!) genlere sâhip olanların âkıbetinin iyi mi kötü mü olacağı yine kişinin sünnetullaha uyup-uymamasına yâni vahiy-merkezli bir hayat yaşayıp-yaşamamasına bağlıdır. Aksi-hâlde görece iyi özelliklere sâhip genlere sâhip olmak mutlak anlamda iyi olmayabilir. Belki de imtihanı zorlaştırabilir. O hâlde şanslı(!) genlere yâni “doğuştan şanslı” olmaya inanmak, Allah’ın adâletsiz bir yaratış yaptığı anlamına gelir. Oysa Allah herkese özel bir yetenek vermiştir ve kişi bu yeteneğini geliştirdiğinde Dünyâ’da mutlu-mesut yaşayabilir. Allah bu bağlamda herkese birebir aynı değil ama benzer fırsatlar vermiştir. Fakat dediğimiz gibi, şunu da unutmamak gerekir ki Dünyâ cennet değildir ve Dünyâ bir “imtihan dünyâsı”dır. Bu dünyâda imtihanı kazananlar, âhirette ve cennete memnun olacakları nîmetlere kavuşacaklardır.

 

Allah tüm yaratışını imtihan bağlamında yapar. Herkesin kendine özel bir imtihanı vardır. Bu bağlamda insanlar imtihan olmakta eşittirler. İnsanın, doğuştan gelen özelliklerini değiştirme şansı ve hakkı yoktur. Kimileri doğuştan gelen ve halkın popüler kabûl ettiği özelliklere sâhip olabilir. Fakat bunlar genel bir yaratılış hesâba katıldığında önemini kaybeder. Sizin çok şanslı gördüğünüz bir kişi yada kişiler, belki de kendilerini şanssız görüyor ve sizi şanslı görüyor olabilir. O hâlde şans, “görece bir kavram”dır. Burada önemli olan şudur; insanlar şans sözünü kullanarak Allah’ı hesâba katmamış ve Allah’tan râzı olmamış oluyorlar. Üstelik şans düşüncesi, insanları birbirine düşman etmekte ve kadere yada sünnetullaha isyân ettirmektedir. Allah Kur’ân’da birilerinin görece iyi durumlarına imrenilmemesini emreder:

 

“Şu-hâlde onların malları ve çocukları seni imrendirmesin…” (Tevbe 55).

 

Şöyle bir şey de vardır ki şansa bağlanır.. Dominonun ilk taşı düştüğünde arkasından diğerleri de düşer ve bu durum iyi yönde hep iyi sonuçlar verirken, kötü yönde ise hep kötü sonuçlar verir. Tabi bu da sünnetullah gereğince böyledir. Meselâ bir adam kirâda oturuyorsa çocuğu da büyük ihtimâlle kirâda oturur. Çünkü kirâda oturan adam, kaynağının önemli bir kısmını kirâya aktardığı için çocuğunun iyi bir hayat yaşaması için gerekenleri tam anlamıyla yapamayacaktır. Yine bir adamın kronik ve genetik bir hastalığı varsa yada yaşam-tarzı kötüyse, bu durum çocuklarına da yansıyacak ve çocuklara da hayatta bir-çok engeller çıkacaktır. Kendisi asgarî ücretli bir işçi olanın çocuğu da aynı derecede işçi, mêmur olanın çocuğu da mêmur, âmir olanın çocuğu da âmir olacak ve çark bu şekilde dönmeye devâm edecektir. Çünkü sünnetullah-merkezli değil de beşer-merkezli olan siyâsal, sosyâl ve ekonomik yönetimlerde çarkın işlemesi hep birilerinin çıkarlarına göre olur. Aslında bir nevî bir kast sistemi uygulanır. O yüzden de genelde zenginlerin çocukları da zengin olurken, fakirlerin çocukları da fakir olur, hastaların çocukları da hasta olur yada hastalığa çok yatkın olur. İnsanlar bunu çoğunlukla kader yada şans olarak değerlendirir. Bir yazıda şöyle denir:

 

Doğuştan bâzılarının daha şanslı olması, onlara doğrudan sermâye ve/veyâ en iyi okullarda okuyup kendilerini geliştirip diploma sâhibi olmalarına imkân sağlarken, kimi insanların en doğal insânî haklarını bile elde edemiyor olması ve kendi gelecekleri ve hattâ çocuklarının gelecekleri hakkında umutlarının tükenmesi, aslında ders kitaplarında görüp de sâdece Hindistan’da olduğunu zannettiğimiz kast sisteminin, modernize edilmiş bir hâli içinde yaşadığımızın resmini gözlerimizin önüne sermiyor mu?”.

 

Beşerî sisteme tâbi olanlar ve işi şansa bağlayanlar: “Keşke Kârun’a verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı!” (Kasas 79) derken; İlâhi sisteme tâbi olanlar ise: “Yazıklar olsun size!. Îman edip iyi işler yapanlara göre Allah’ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir” (Kasas 80) der. Böylece Kârûn’un  zenginliğinin şans değil de imtihan olduğu açıkça ortaya çıkmış olur.

 

İnsan ile eşyâ aynılaştırılınca, insan çeşitli eşyâları “uğurlu” ve “şans getirici” olarak görmeye başlar. Eskiden ilkel bir şekilde yapılan “eşyâyı ilahlaştırma”, şimdilerde bilimsel olarak yapılıyor. Maddeye kilitlenmiş ve maddeyi ilahlaştırmış olanlar için artık her eşyâ şans getiren yada şansı gösteren bir uğurdur. Modern-bilim, varlığı da şansa bağlar. Ortaya koyduğu teoriler hep şansın gereği olmuştur. İşler yolunda gitmiş ve bir “patlama” olmuş evren yaratılmış, bir “çatlama” olmuş ve insan ortaya çıkmıştır. Sonra da evrim ile yine şanslı bir süreç içinde evren ve insanlar mevcut hâllerine gelmişlerdir. Şimdi modern-bilimin bu verileri, bir-çok insanın şansı ilahlaştırmasına ve şansı din yapmasına neden olacaktır. Oysa bu iş evrimle-aşamayla falan ilgili değildir. Bilim-adamları tıkandıkları yerde yada mâkûl bir açıklama yapamadıkları yerde şansı ve “rastlantı”yı devreye sokuyorlar, hepsi bu. “E işte o anda bir şekilde oluvermiş” diyorlar. Evet; tıkandıkları yerde; “şans”, “bir şekilde”, “bir-takım tepkimeler” vs. gibi mantıksız şeyler söylüyorlar ve söylemek zorundalar. Çünkü o noktada söyleyecek başka bir şey yok ve olamaz da. O noktada doğru olarak söylenecek tek şey şudur: “Canlılığı (ve hattâ tüm varlığı), âlemlerin rabbi olan Allah, bizim idrâk edemeyeceğimiz bir şekilde bir-anda yaratmıştır”.

 

Şans diye bir şey olması için, “ilâhî tasarım” ve “ilâhî irâde” diye bir şeyin olmaması gerekir. Yaratılmış olan bâzı şeylerin de absürd bir şekilde olması gerekir ki bir şanstan bahsedilebilsin. Fakat kâinâtın hiç-bir yerinde absürd bir şey yoktur ki şanstan bahsedilsin ve şans ile kâinattaki bir nokta ayrıcalıklı hâle gelsin. Kâinatta her yer zâten mükemmel olduğu için, şansa gerek yoktur. Sâdece insanlar arasındaki düzen bozuktur ki bu bozuk düzende birilerinin görece iyi hâlleri şans olarak görülür. Herkesin âdil ve eşit bir ortamda yaşadığı yerde şanstan bahsedilemez. Öyleyse şans, adâletsizliğin olduğu yerde ârızî olarak açığa çıkar.

 

Allah’sız sistemlerde körü-körünelik vardır ve her-şey şansa bağlanır. Sistem bunun üzerine kurulmuştur. Şimdi; diyelim ki ben bir oyun kurdum ve oyunun tüm kurallarını da yine ben koydum ve istediğim zaman da bu kuralları keyfime göre değiştirebiliyorum. Üstelik tüm seyirciler de beni destekliyor. Hattâ oyundaki rakipler de benim üstünlüğümü daha baştan kabûl etmişler. Şimdi bu oyunda yarışı benden başkasının kazanma ihtimâli var mı?. Tabî ki yok. İşte bunu gibi; modern-dünyâdaki sistem, şeytanın ve onun uşakları olan tâğutun sistemidir ve bu sistemin tüm kurallarını onlar koymuştur. Kendileri şansa göre hareket etmezken ve işi şansa bırakmazken, insanların ise şans-merkezli düşünmelerini isterler. Çünkü böylece eleştirinin, îtirâzın ve isyânın önünü kesmiş olacaklardır. Bu nedenle bu zulüm sistemini tâğutun kulvarında koşarak alt edip değiştirmek mümkün değildir. O hâlde tâğutun kulvarını terk edip İslâm’ın kulvarına yönelmemiz ve tüm gayretimizle o kulvarda koşmamız gerekiyor. Ancak o kulvarda tüm gayretimizle koşarsak tâğutu yakalayıp geçebiliriz ve onu yenebiliriz. Böylece sünnetullaha göre bir yaşam olur ve şans yerine işin gereğini yapmaya koyuluruz ve imtihan bilinciyle şans yerine sünnetullahı göz-önüne alırız. İdrâkimizin yetmediği yerde de Allah’tan sabır ve yardım dileriz. Böyle olursa ancak, insanlar hem her-şeyi şansa bağlayarak sahte tatminlerden uzaklaşırlar hem de işin gereğini yapmak için kendilerinde bir güç bulurlar.

 

İşte böyle bir hayâtın Dünyâ’da hâkim olması için Allah vahiylerini yâni Kur’ân’ı göndermiştir. Kur’ân’ın “son Kitap”, Hz. Muhammed’in ise “son peygamber” olarak gönderilmesi, Allah’ın zımnen; “bu sizin son şansınız-fırsatınız” demesidir.

 

Ancak vahye ve onun örnekliğine göre yaşarsanız yâni sünnetullaha uygun hareket ederseniz ve buna uygun bir yaşamınız olursa işleriniz genelde yolunda gider. Böylece nasibiniz artar. Zîrâ mü’minler şanslı değil nasipli olurlar ki Allah nasibini, sünnetullaha uygun davrananlara verir. Sünnetullaha bilinçli ve îmanlı bir şekilde uyanlar, hem işin hayırlı sonucunu hem de bereketli sonucunu görürler. Sünnetullaha uygun davrandığı yâni işin gereğini yaptığı hâlde bilinçsiz ve îmansız olanlar ise, işin sonucunda bir kazanç elde etseler de bu kazanç bereketli olmaz. “Rahmân”a ulaşsalar da “Rahîm”e ulaşamazlar. 

 

Eğer Allah'ı inkar eder ve onun yerine şans ve rastlantılarla dolu olan başka bir inanç koyarsanız, yanlış ve doğru için bir temel kalmaz. Böyle bir hayatta mutlaklık yoktur, tutulması gereken prensipler yoktur. İnsanlar kendi kurallarını yazarlar. Kural belirleme hakkı olmayanlar ise şansa göre hareket ederler. Fakat sonuçta sünnetullah gereğince, nefse göre yapılan işler zamanla sarpa sarar ve bir kaos oluşur. Şans, kaotik bir ortam oluşturur. Şeytan işte böyle kaotik ortamları sever. Zîrâ hâkimiyetini ancak böyle kaotik ortamlarda kurabilir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2019

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder