22 Mayıs 2020 Cuma

Vatana Tapmak

 


“Hayır, artık (yalnızca) Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol” (Zümer 66).

 

Vatan modern bir kavramdır ve eskiden böyle bir kavram yoktu ve kullanılmazdı. Çünkü eskiden “vatan” diye sâbit bir yer yoktu. Vatan kelimesi Kur’ân’da geçmez, bu kökten “mevtın”in çoğulu “mevâtın”, “yer ve mevki” anlamında bir âyette şöyle kullanılır: “Şüphesiz ki Allah size bir-çok yerde (mevâtın) ve Huneyn Günü’nde yardım etmişti” (Tevbe 25). Kur’ân-ı Kerîm’de sâdece bir âyette geçen mevâtın; Bedir’de, Huneyn’de ve bu ikisi arasında meydana gelen gazvelerde müslüman ordularının karargâhını ve savaş alanlarını ifâde eder. Demek ki vatan, “geçici olarak durulan yerler” anlamındadır.

 

Kur’ân’da “vatan sevgisi”nden de söz edilmez. Çünkü eskiden sınırlar yoktu. Sınırları olmayan bir yer belli bir olmadığı için ve belli olmayan bir şey sevilmeyeceği için, “vatanı sevmek” anlamında bir sevgiden de söz edilmezdi. İnsanlar yaşadıkları yerleri severlerdi tabi ama buraları “vatan” olarak değil, yaşadıkları yer olarak severlerdi. Zâten eski zamanlarda bir âilenin yada bir topluluğun sürekli olarak uzun yıllar boyunca aynı yerde kaldığı çok görülmezdi. Modernite ile birlikte ülkeler arasına sınırlar kondu ve aynı beye, hükümdâra ve krala itaat edenlerin yaşadığı yerler, sınırları çizilmiş olarak “vatan” oldu. Vatan, insanların yaşadığı bir toprak parçasına sınır çizmekle olmuştur. Ulus-devlet bu şekilde ortaya çıkmıştır.

 

Eskiden bêri Türklerde bir “vatan kültü” vardır. Harun Güngör: “Öyle anlaşılmaktadır ki, dağ, orman, ırmak ve benzeri unsurlarla ilgili Yer-Su inançları Türklerde gelişmek sûretiyle, özellikle imparatorluklar döneminde ‘vatan kültü’ne dönüşmüştür. Kağanların merkezi ‘ıduk Ötüken’ ve tâmir suyunun kaynağı ‘Tamag ıduk baş’ buna örnek olarak gösterilebilir” der.

 

İslâm’dan önceki (ve de sonraki) Türklerin kutsallaştırmadığı neredeyse hiç-bir dağ, taş, orman, ağaç ve deniz kalmamıştır. Çünkü Türkler vatan-peresttirler. Zîrâ dağ, taş, su, orman ve ağaç demek “vatan” demektir.

 

Vatan aslında, taş-toprak-dağ-deniz-dere-göl-kır-orman vs. demektir. O hâlde “vatanı aşırı sevmek” anlamındaki “vatana tapmak” “taşa-torağa tapmak” anlamına gelir. Vatan demek “sınır” demektir. Yaşadığınız toprak parçasına sınır koyduğunuzda orası sizin vatanınız olur. Yaşanılan yere sınır koymak, “insana da sınır koymak” anlamına gelir. Zîrâ yaşanılan yere sınır konduğunda insan Allah’ın yarattığı Dünyâ’da istediği yere gidememektedir ve gitmek için bir çok işlem yapması gerekir. Bu hiç doğal-normâl değildir ve doğru da değildir.

 

Aynı vatanda yaşayanlara “vatandaş” denir ki, vatanın kutsanması ve vatana tapılmasıyla birlikte vatandaş “kul” yerine ikâme edilmiştir. Artık “iyi bir kul” olmaya önem verilmezken, “iyi bir vatandaş” olmak “üstünlük” olarak görülmektedir. İnsanların yaşadıkları yer olan vatanın Allah gibi sevilmesi doğru değildir. Zâten böyle bir sevgi olduğunda o kişi “Allah’a kul” olmaktan çıkar ve “vatana kul” olur. Vatana kulluk “vatandaşlık” olarak isimlendirilmiştir. “Sıkı vatandaş” anlamında bâzıları çocuklarına “Yurdakul” ismini vermişlerdir ki câhilcedir.

 

Yurt sevilebilir, korunabilir, vatan için savaşılabilir fakat ona kul olunamaz. Modern zamanlarda vatandaşlık kulluğun yerine geçmiş ve Allah’a olan kulluk zamanla vatana yapılan ve vatandaş diye isimlendirilen kulluğa (ç)evrilmiştir. Artık en iyi ve üstün insan, Allah için değil de vatan için özverili bir şekilde çalışan ve hattâ ölen kişidir. Vatan için en sıkı kulluğu kim yapıyorsa, en iyi ve üstün insan olarak o kabûl edilir. Bu kulluk, Allah’a kul olmanın sınırlandırılmış bir şeklidir. Dolayısı ile şirktir. Melekler, peygamberler ve muvahhidler Allah’a kul olmaktan çekinmezler. Bunlar sâdece Allah’a kul olmuşlardır. Allah’tan başkalarına meselâ vatana kul olmanın yâni “vatandaş” olmanın nedeni, kulluğun sâdece Allah’a yapılmasından vazgeçilmesi nedeniyledir. Bu bir şirktir. Zîrâ “sâdece Allah’a” yapılmayan kulluk dışındaki tüm bağlılıklar şirktir.

 

Tabî ki yaşadığımız ülkeyi sevebiliriz, yapılan bir saldırı karşısında malımız ve canımız pahasına yaşadığımız ülkeyi koruruz. Çünkü böylelikle kendimizi korumuş oluruz. Kendimizi korumak vatanı, vatanı korumak kendimizi korumak anlamına gelebilir. Ama vatana tapmak ayrı bir şeydir. Vatanı korurken ölürüz ama “vatan için ölmek” başka bir şeydir. “Vatan sağolsun” sözü tekrar edilir durur ama vatan kutsal değildir. Çok önemlidir ama kutsal değildir.

 

Aslında İslâm ahkâmı yok edilmiş, yerine beşeri kânunlar ihdâs edilmişse böyle bir toprak parçası kesinlikle müslümanların vatanı değildir. Ve böyle bir toprak-parçasını korumak ve muhâfaza etmek de kesinlikle müslümanların üzerine vâcip değildir. Dolayısıyla İslâm’a göre vatan, İslâm otoritesinin ve hükümlerinin uygulandığı yerdir. Nerede İslâm otoritesi bulunuyor, hükümleri ve akîdesi uygulanıyorsa orası İslâm memleketidir.

 

Vatan için şehit olunmaz. Salt “vatan için” ölündüğünde şehit olunmaz. Şahâdet “Allah yolunda olunca” olur. Vatan için ölenler “o vatanda yaşayanlar için” kahramanlardır. O yüzden iki ayrı müslüman ülke vatandaşı birbirleriyle savaştığında ve birbirlerini öldürdüklerinde ikisi de ölenlerine “şehit” diyor. Bu saçma oluyor. Çünkü birbirlerini öldüren iki taraf da şehit olmaz ki!. İki taraftan ölenler, oranın vatandaşları için “kahraman” olabilirler ve öyle anılabilirler. Fakat “şehit” denmesi için, ölenin “Allah yolunda” ve “Allah için” ölmesi gerekir. İki taraf birbiriyle savaşıyorsa ikisi de Allah için savaşmış olmaz. O hâlde savaşan iki taraftan ölenlerden ancak bir taraf şehit olur. Ayrıca kişinin şehit sayılması için, insanların kimliklerinin müslüman olması değil, kişinin iç ve dış-âlemde gerçekten müslüman olarak yaşaması ve ölmesi gerekir. Yâni vahiy-merkezli yaşaması ve ister savaşla isterse savaşsız, hak uğruna Allah yolunda olması ve ölmesi gerekir. Yoksa sâdece müslüman olarak bilindiği veyâ ulus-devletin bâzı çıkar hesapları için savaşırken öldüklerinde şehit olmuş olmazlar. Kahraman olarak isimlendirilirler sâdece.

 

Ulus-devlet bu bağlamda şehitliği kullanmaktadır ve vatan için ölünce ölenler şehit sayılmakta ve böylece vatan için ölmek kutsallaştırılmaktadır. Artık herkes vatan için ölmeyi kutsal saymakta ve vatan için “ölümün bile göze alınabileceği” inancıyla vatana tapılmış olmaktadır. “Vatan sana canım fedâ” sözüyle bu gösterilmektedir. Gerçekten vatanını taparcasına sevenler bunu söylerken samîmi olsalar da, iş onu yerine getirmeye gelince bu sloganı atanların çoğu yan çizer. Vatan-vatan deyip de paralı askerlik yapmak için uzayan başvuru kuyrukları bunu göstergesidir.

 

Vatan yâni yaşadığımız ülke için bir saldırı durumu olduğunda icâbında dediğimiz gibi mallar ve canlar da verilebilir. Fakat vatana tapmak başka bir şeydir ve “Allah yolunda ölme”nin bir değeri söz-konusu olmazken, her ne inançta olunursa-olsun vatan için ölmek aşırı kutsallaştırılmaktadır ve hattâ vatan için ölmek en kutsal ölüm-şekli olarak görülmektedir ki bu “vatana tapmak” demektir. Üstelik vatan için ölenler otomatikman şehit sayılarak “üstün insan” olarak kabûl edilmektedir. Hâlbuki vatan için ölenlerin içinde kâfir, müşrik ve zâlimler de olabilir. Birilerinin hakkını yemiş ve birilerine zulmetmiş de olabilir. Vatan için ölüp şehit olarak kabûl edenlerin içinde hırsız, arsın, nâmussuz ve şerefsizler de olabilir. Fakat vatan için ölündüğünde ölen kişilerin günahları “vatana tapanlar” tarafından bir-anda affedilmektedir.   

 

Gerçek ve en kutsal değerler olan Allah’a, dîne, Peygamber’e ve Kitab’a ihânet etmek değerli bir şey olarak görülmezken, vatana ihânet ise aslâ affedilmemektedir. Allah için ölmek “teröristlik” olarak görülüyor ama vatan için ölmek bir şeref, şahâdet ve arkada kalanlara da “maaş, devlet mêmurluğu ve hayat garantisi” anlamına geliyor. Seküler ülkelerde ve devletlerde Allah’a “hakkıyla” tapmak cezâlandırılırken, vatana tapmak ödüllendiriliyor. Vatana değil de Allah’a hakkıyla tapanlar en azından yalnızlaştırılıyor.

 

Modern devlete “tanrı devlet” denir. Çünkü tanrıya âit olan yasamayı kendi uhdesine almıştır. Yargılamayı ve yürütmeyi de beşerî kânunlar ile kendisi yapmaktadır ve böylece tanrılaşmakta ve kutsallaşmaktadır. Devletin bulunduğu vatan da böylece “kutsal” olmaktadır. Sonuçta devlete, devletin ideolojisine ve ulus-devlet anlayışına göre yaşamak “vatana tapmak” anlamına gelmektedir. Ulus-devlet tanrısal(‘!) kabûl edildiği için, onun baş yöneticisi de tanrı gibi kabûl edilir ama ona “tanrı” denmez tabi. Bunun yerine “ata” yada “baba” denir. Ana değil de baba denmesi, hristiyanlıktaki “baba” yâni tanrıdan mülhemdir. O yüzden devlete, devlet başkanına, ulus-devlete, devletin ideolojisine, vatana, ırka, yönetim sistemine karşı en küçük bir eleştiri, îtirâz ve isyân edilmesine zinhar izin verilmez ve yasaktır. Cezâsı icâbında ölüme kadar gider. Zîrâ  “vatana şirk koşmak” affedilmez bir günahtır. Çünkü vatana tapılmaktadır. Vatan bağlamında seküler-modern şeylere tapılmaktadır. İsyân, her yerde, o gün de, bugün de en ağır suç ile cezâlandırılmıştır. Roma’da imparatorluğa, devlete isyân suçunun cezâsı “çarmıha gerilerek katledilmek”tir. “Hz. Îsâ niçin çarmıha gerilerek cezâlandırılmak istendi” sorusunun cevâbı buradadır. Çünkü Hz. Îsâ o zamânın devleti ve toplumu tarafından “vatan-hâini “olarak görülmüştü de çarmıha gerilmişti yada gerilmek istenmişti. Çünkü vatan-hâiniydi yâni vatana yâni mevcut sisteme tapmıyordu ve îtirâzda bulunup isyân ediyordu.

 

Devlet; başkanını, ideolojisini ve çıkarını korumak için bunları eleştirenleri, îtirâz ve isyân edenleri vatana ihânet yâni “vatana tapmamak”la suçlar ve cezâlandırır ki bu îdam yada müebbet-hapis şeklinde olur. Bu, ulus-devlette verilecek en ağır cezâdır. Hangi suça en büyük cezâyı veriyorsanız, sizin en değerli şeyiniz odur ve o şeyi ilah edinmişsiniz demektir. Vatana ihânet cezâsı her zaman en büyük suç olarak kabûl edildiği için, vatana ihânet yâni “vatana tapmamak” ölüm yada modern devletlerde müebbet-hapistir. Adam öldürmek bile îdam ve müebbet ile cezâlandırılmaz da, vatana ihânet ölüm ile cezâlandırılır.

 

Seküler-lâik ama sözde müslüman devletlerde, aslında gâyet meşrû olan “İslâm Devleti ve şeriat istemek” vatana ihânet” sayılır ve cezâsı en ağır olan cezâdır. Zâten kânun olarak ulus-devletin ve vatanın aşılmaz ve sorgulanamaz kuralları-kânunları vardır ve o kânunların değiştirilmesi teklif bile edilemez. O hâlde o kânunları değiştirmek isteyenler bunu devrim ile yapmak zorundadırlar ama bunu başarmazlarsa “vatana ihânet”ten ölümle cezâlandırılırlar. Böylece bu işin yolu olabildiğince kapanmıştır. Çünkü bunu yapmak için vatana ihânet etmek gerekir. Vatana ihânet edenlere af yoktur. Allah’a ve Peygamber’ine savaş açılabilir ama vatana aslâ. Çünkü vatan kutsaldır, tanrısaldır ve böylece vatana tapılmaktadır.

 

“İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını ‘eş ve ortak’ tutanlar vardır ki, onlar (bunları), ‘Allah’ı sever gibi’ severler. Îman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azâba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azâbın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi” (Bakara 165).

 

Allah’tan başkasını Allah gibi sevmek, isterse bu “vatan” olsun, doğru değildir. Modern insan ise vatanı Allah gibi hattâ ondan daha çok seviyor. Böylelikle de vatana tapmış oluyor.

 

Peygamberimiz vatana yâni Mekke’nin işleyiş düzenine ve köşe-başlarını tutmuş olanların çıkarlarına dokundu. Bu vatana yada o zamanki adlandırmasıyla ilahlara küfür ve ihânet demekti. Bu ihânetin cezâsı ise ölümdü. Çünkü vatana yâni ilahlara ihânetin cezâsı ölümdü. Fakat müşrikler Peygamber’in kabîlesinden çekiniyorlardı. Bunu gerçekleştirmek için Hicretten önce bir “sözde çözüm” buldular ama Allah, Peygamber’ine yardım etti de yapamadılar.

 

Vatana tapmak; “ulus-devleti kabûl etmek, o devletin başındakine, devletin kendisine, devletin ideolojisine ve sistemine, o devleti kuranlara, köşe-başarını tutanların çıkarına tapmak” demektir. Vatana ihânet etmek ve vatan-hâini olmak ise bunları eleştirmek ve îtirâz ve isyân etmektir. Cezâsı ölüm yada ölüm benzeri cezâ olan müebbet-hapistir. Zinhar affedilmez. Zîrâ vatan şirk kabûl etmez. Mevcut ideolojiyi yada mevcut iktidârı sevmemek, “vatan hâinliği” ile aynılaştırılmıştır. Târih boyunca seküler devlet ideolojilerine aykırı davrananlar, “vatan hâini”, “meczup” ve “terörist” olarak damgalanmıştır.

 

Millî marşlar “vatana tapmanın müzikâl şekilleri”dir. Abdulvahab el-Messiri bu konuda şunları söyler:

 

“Herhangi bir ülkenin millî marşı, varlık görüşünden kaynaklanan tam bir ideolojiyi ifâde eder. Ve genellikle bu, yönetici seçkinlerin görüşü olur. Marşın görevi ise, halk yığınlarını söz-konusu ideolojinin hizmetine girmeye yönlendirmektir. Dolayısıyla millî marşların durumu da tıpkı ideolojilerin durumu gibidir; halka hizmetin aracı olabilecekleri gibi (tabi eğer yönetici seçkinler halkın iyiliği için çalışıyorlarsa), halkı saptırmanın aracı da olabilirler.

 

Eski Japonlarda tanrı, imparatorla, toprakla ve halkla birleşir. Böylece imparator, bu birleşme sonucu kutsal hâle gelen toprak üzerinde, tanrının bedenleşmiş hâline dönüşür. Dolayısıyla imparatora tapmak, ‘vatana tapmak’ anlamına gelir. Ve bu da sonuçta halkın kendi-kendisine tapmasından başka bir anlam ifâde etmez.

 

İsrâil'in millî marşı ‘Hatikvah’, ‘ümit’ anlamına gelen İbrânice bir kelimedir ve İsrail devletinin îlan edilmesinden önce, aslında Siyonist hareketin marşı olarak söyleniyordu. Hatikvah’ın sözleri aşağıdaki gibidir:

 

‘Yahudi rûhu kâlplerin derinliklerinde. Yanıp tutuşmaya devâm ettikçe. Ve gözler, Siyon’u görmek için, Doğu’ya doğru baktıkça. Ümîdimiz henüz kaybolmamıştır. İki bin yıllık ümit. Vatanımızda özgür bir halk olmak için Siyon ve Kudüs topraklarında’.

 

Hatikvah bu noktada, çeşitli lâik-millî marşlardan farklı değildir. Bu marşlar genellikle vatan toprağını kutsal hâle getiriyor ve ulusu da kula ve mâbuda dönüştürüyor. Vatan ise bunların hepsinin üzerinde yer alıyor. Toprak, kan ve ırk gibi değerler de mutlak referanslar olarak ortaya çıkıyor”.

 

Yahudiler vatanı yâni -sözde- “vâdedilmiş toprakları” kutsallaştırmışlardır. Bu “vatana tapmak” demektir. Vatan için dizilen İslâm’a aykırı övgüler “vatanla şirk koşmaya” dönüşüyor. Sina Akşin de, vatana tapmayı ve vatanı yüceltmeyi olumlarken şunları söyler:

 

“Önceleri vatan, yalnızca insanın nereli olduğunu (memleketini) anlatırdı. Namık Kemal’le birlikte bu kavram kişinin uyruğu olduğu devletin bütün ülkesini kapsadığı gibi, duygusal bir anlam da yükleniyordu. Vatan, basit bir toprak parçası değil, sevilen, uğrunda fedakârlıklar yapılacak, hattâ ‘ölünecek bir toprak’tır. Oysa bundan önce ülke, ‘pâdişahın toprakları’ diye bilinirdi. Bu, ‘pâdişahın çiftliği’ kavramından çok da farklı değildi. İnsanlar bu toprağa değil, pâdişahın şahsına bağlıydılar. Gerektiğinde pâdişahları (yada aynı-zamanda dinleri) için kendilerini fedâ etmeleri beklenirdi, ülke (vatan) için değil. 1873’te ‘Vatan yâhut Silistre’ oyunu sahnelendi. Seyirciler oyunda anlatılan vatan kavramı karşısında coşuyorlardı”.

 

Şarkıda da: “Havasına-suyuna, taşına-toprağına, bin can fedâdır yurduma (vatanıma)” denir. Böylece vatan için canların fedâ edilmesi ama aslında “vatanın merkeze alınması” gerektiğinden bahsedilir.

 

Voltaire: “Yurtseverlik, genellikle insanın, kendisininkinden başka bütün ülkelere nefretle bakması demektir. Bir insan, bütün başka ülkeler arasında yalnızca kendi yurdunun gelişmesini istiyorsa, ne akıllı bir yurtsever, ne de iyi bir dünyâ vatandaşıdır” der.

 

Vatanı yâni yaşadığımız yeri sevebiliriz elbette. Fakat “vatana tapmak” farklı bir şeydir. Vatana tapmak, o vatanda hâkim olan şeytânî-beşerî rejimi sevmek demektir ki müslümanlar böyle bir sevgiden uzak kalmak zorundadırlar.

 

Vatan sevgisi ile “hicret” bir-arada bulunamaz. Vatan sevgisi, Dünyâ sevgisidir. Zîrâ vatan, Dünyâ’dan bir parçadır. Aşırı Dünyâ sevgisi, âhiret sevgisizliğinden kaynaklanır. Vatanın hâinleri olduğu gibi, dînin de hâinleri vardır. Peki vatan-hâini olmak mı daha kötüdür, “din-hâini” olmak mı?.

 

Vatan ile ilgili Hz. Peygamber (as)’e ait olduğu söylenen: “Hubbûl vatan minel îman=Vatan sevgisi îmandandır” diye halk arasında meşhûr olan bir söz vardır. Bu söz hadis değil, halk arasında yaygınlaşan uydurulmuş bir sözdür. “Vatan sevgisi îmandandır” sözü uydurulmuş ve Peygamberimiz’e isnât edilmiştir. “Mişel Eflak adlı hristiyan bir Arap ulusçusunun uydurduğu” söylenir. Peygamberimiz “yeryüzü bana mescid kılındı” der. Bu sözle; “Dünyâ’nın her yeri benim vatanımdır” demek istemiştir. O hâlde hem Peygamber’in “vatan sevgisi îmandandır” diye bir hadisi olamaz, hem de “vatana tapmak” anlamında bir sevgi olamaz. İslâm’da vatanı kutsamak yoktur. İslâm’da vatanı sevmek sorun olmasa da “vatana tapmak” şirktir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2019

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme