16 Mayıs 2020 Cumartesi

İslâm’ı Dîne İndirgemek




“…Yoksa siz, Kitab’ın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?. Artık sizden böyle yapanların dünyâ-hayâtındaki cezâsı aşağılık olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” (Bakara 85).

Din ile İslâm ayrı-ayrı anlamları içerir ve ayrı-ayrı mânâları vardır. Zîrâ İslâm’ın dinden daha geniş kapsamlı bir mânâsı vardır. Din, “dinlerden bir din”dir. Fakat İslâm “Allah katındaki tek hak din”dir.

İslâm’ı dîne indirgemek, “İslâm’ı dinlerden bir dîne indirgemek”, “İslâm’ı sâdece ibâdete indirgemek” demektir. Kastedilen budur. Yoksa İslâm, hem iç-âlemleri hem de dış-âlemi inşâ etmek için gönderilmiş bir “din”dir. 

Peygamberimiz, hem dînî hem de dünyevî lîderdi. Çünkü İslâm, hem din hem de Dünyâ’dır. İslâm ikisini birbirinden ayırmaz ve bu nedenle de lâikliğe karşıdır. Hz. Âdem’den bêri târih boyunca İslâm “dîne indirgenmek” ve “sâdece iç-âlemleri inşâ eden bir ahlâk sistemi” gibi görülmek ve kabûl edilmek istenmiştir. Oysa İslâm iç-âlemleri aydınlattıktan sonra dış-âlemi de aydınlatmak ve hayâta hâkim olmak ister. Tüm peygamberler bunun mücâdelesini vermiştir:

“Allah, dinden Nûh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) ‘Allah’ın dînini hayâta egemen kılın (ekîmûd dîn) ve bu konuda görüş ayrılığına düşmeyin’ direktifini sizin için bir ‘hayat düsturu’ olarak öngördü. Fakat kendilerini çağırdığın bu düstur Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir” (Şûrâ 13).

“Allah’ın dînini hayâta egemen kılın” dendikten sonra, nasıl olacak da İslâm “sâdece iç-âlemleri nurlandıracak bir din” olarak görülecek?. İslâm elbette “din”dir ve “tek hak din”dir. Allah katındaki geçerli tek din İslâm’dır. Ya İslâm vardır yada bâtıl din ve düşünceler vardır. Fakat İslâm, uzak-doğu dinleri gibi sâdece bir ahlâk sistemi yada modern müslümanların zannettiği gibi sâdece zihinlerin tatmini için kullanılacak bir din değildir. Çünkü böyle yapıldığında İslâm’ın bir yönü kabûl edilip diğer yönü kabûl edilmemiş olur ki bu durum İslâm için söz-konusu bile olamaz. İslâm’ın bilgi, ilim ve ibâdet yönünden sonra sosyâl, kültürel, ekonomik, hukûkî ve siyâsal yönleri de vardır ki aslında kişisel olarak yapılan ilim ve ibâdet yönü, işin amel-eylem yönüne hazırlanmak içindir. İslâm’da ilim ve amelin hakkıyla yapılabilmesi için İslâm’ın sosyâl ve siyâsal alana hâkim olması gerekir. Seyyid Kutup bu bağlamda şunları söyler: “Şurası bir gerçektir ki, bu dînin hakîkatini, amelî metodundan ayırmak imkân hâricidir. Allah’a yemin olsun ki, binlerce konferans, milyonlarca vaaz, milyonlarca dergi, gazete, broşür aslâ ‘İslâm’ın yaşandığı ve hâkim olduğu ufak bir mahalle’ kadar etkili olmaz”.

İslâm “sâdece din” değildir ve sosyâl, kültürel, ekonomik, siyâsi ve kânûnî yönü de vardır. İlk başta tabi ki kâlpleri aydınlatır, zihinlerin kirini temizler, bilgi ve bilinç verir, inananlara sabır, gayret ve dirâyet kazandırır. Fakat çoklarının zannettiği gibi İslâm burada kalmaz. Peygamber örnekliğinde de görüldüğü İslâm vahyin emirleri doğrultusunda bir eleştiri, îtirâz ve isyân süreci başlatır. Adâletsizliğe, şirke, küfre, zulme ve ahlâksızlığa karşı bir isyan. Bu nedenle de bir ses yükseltir, “lâ” diyerek bir direniş başlatır. Pek-çoklarına umûd olur.

İslâm’ın dış-âleme de seslendiğinin bilincinde olan mü’minler mallarını paylaşırlar, sabır gösterirler ve küfre, şirke ve zulme direnebilirler. İslâm pasif bir din olmadığı ve “sâdece din” olmadığı için hayâtın her alanına hâkim olmak ister. Bunun için de çâreler arar. Bu uğurda büyük vazgeçişler yapar. Vazgeçişlerin zirvesi olan Hicreti gerçekleştirir. Yeni bir mekânda sosyâl ve kültürel ortam hazırlar. Pazar kurar ekonomiyi canlandırır. Siyâsi kararlar alır ve bir hukuk oluşturur. Tabi bunlar vahiy-merkezli yapılır. Bunlar vahyin emirleri ve yönlendirmesi sonucunda olur. Sosyâl, ekonomik ve hukûki-siyâsal alan İslâm’ın dîne indirgenemeyeceğinin bir göstergesidir.

Gün gelir devlet kurulur. Müslümanların ordusu olur savaşa çıkar. Cihadın her türlüsüyle cihad eder. Bu-arada iç-âlemlerde oluşan kirleri-pasları temizlemeye devâm eder. Çünkü bu kıyâmete kadar sürecek bir şeydir. İç-âlemleri daha da sağlamlaştır. Şeytana karşı her zaman dik ve diri durmayı öğretir. Hem şeytana hem de dış düşmana aman vermez. Bu uğurda olanca gayretini gösterir ve adanmışlar yetiştirir. İlmi çoğaltır ve yaygınlaştırır. Bâtılı söndürür ve hakkı ortaya koyar. Bir medeniyet başlatır. 

İnsanlar dîni “sâdece din” zannettiği için “kıl beşi bil işi” düşüncesindedirler. Kur’ân’ı sâdece yüzünden okuyup, Dünyâ’da şirke ve zulme göre hareket ediyorlar. İslâm’ı “sâdece din”e indirgedikleri için dîni, ibâdetten ve kılık-kıyâfet düzenlemesinden ibâret zannetmektedirler. Şirke, küfre ve zulme karşı bir direniş başlatıldığında yada bir ses yükseltildiğinde, İslâm’ı dîne indirgemiş olanlar buna bir anlam veremezler. Zîrâ dîni “uydurma hadisler”den ve “zırvalığın diğer adı olan tasavvuf”tan öğrenmişlerdir. Bunlar insanlara pasiflikten başkasını öğretmezler. Oysa Peygamber örnekliği apaçık ortadadır ve Kur’ân bunu bizim için “en ideâl örneklik” olarak göstermektedir: (Ahzâb 21).

İslâm’ı dîne indirgeyenler bâzı âyetleri es geçmek zorunda kalırlar yada o âyetleri pasifleştirmek için ellerinden geleni yaparlar. İslâm’ı dîne indirgeyenler, ellerinden geleni yapmamak için ellerinden geleni yaparlar. Bir şey yapmamak için her-şeyi yaparlar. Âyetlere en olmadık taklaları attırarak tahrif etmedikçe o âyetleri okuyamıyorlar. Oysa âyetler apaçıktır. Meselâ şu âyet karşısında İslâm’ı dîne indirgeyenler ne yapacaklardır:

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir velî (koruyucu sâhib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nîsâ 75).

Tabi böyle olunca yapabilecekleri şey en fazla “maddî yardım” oluyor. Oysa bu yardım ekonomiden başka psikolojik, siyâsi ve fiîli bir yardım da olmalıdır. Siyâsiler bu noktada zorlanmalıdır. Çünkü İslâm “sâdece din” değildir. İslâm “din ve dünyâ”dır ve Dünyâ için gönderilmiştir. İslâm sâdece “âhiret dîni” değildir ki!. Sanki Dünyâ diye bir yer yokmuş gibi dîni sâdece mânâda yaşamak ve hristiyanların manastırlarda bir köşeye çekildikleri gibi ve bizim târikat ve tasavvufçuların her-şeyi terk ederek ve işin kolayına kaçarak uzlete çekilmeleri gibi bir tutum takınmak İslâm’a uygun değildir. Eğer böyle bir şey olsaydı Peygamberimiz Hira’dan inmez ve Cebrâil’le birlikte dînî-mânevî muhabbete dalardı. Fakat İslâm “sâdece din” değildir ve sâdece dîne yâni kâlplere, vicdanlara, zihinlere ve dört duvar arasına indirgenemez. Bu nedenle hayâtın her alanına karışır. Şirki, küfrü, adâletsizliği, haksızlığı, ahlâksızlığı ve zulmü yâni bâtılı kovup, hakkı ve hakîkati ikâme etmeye çalışır.

İslâm ilim ile yâni okumak ve öğrenmekle başlar. Sonra iş ibâdete döner ve ibâdetler disiplinli bir şekilde yapılır. Bilgi ve bilinç ile kâlpler ve zihinler aydınlanır. Bir cesâret, bir öfke ve bir dirâyet ortaya çıkar. Adanmış şahsiyetlerden oluşan “kurucu toplum” ortaya çıkar. Adanmış bir toplumdur bu. İmânını dış-âlemde de ispatlamak isterler. Zîrâ îman sâdece kâlplerde yaşanabilecek bir şey değildir. Bu nedenle bir ses yükseltilir ve bir direniş başlatılır. Bâtıla karşı bir yardımlaşma ve kardeşlik oluşur. Sıkıntılara göğüs gerilerek dirâyetler artar, sabırlar perçinleşir. Sıra vazgeçişlere gelir. Hicret edilir ve her-şeyden vazgeçilir. Zîrâ İslâm “sâdece dinlerden bir din” değildir ve dîne indirgenemez. Hayatta yapılacak çok şey vardır. Hak ve hakîkat sâdece zihinlerde ve kâlplerde kalmamalı ve hayâtın tam ortasında da tezâhür etmelidir. Bunun için gayretle çalışmak gerekir. Peygamber örneklikleri ve kıssalar bunu öğretir.

Ardından canlarla ve mallarla cihad başlar ve İslâm’ın “sâdece din” olmadığı öğretilir ve gösterilir. İslâm hem din hem de Dünyâ’dır. İslâm; bilgi, bilinç, eleştiri, îtirâz, isyân, hicret, devlet, cihad, şahâdet ve medeniyet olarak bir süreç tâkip eder. En azından bu hedef için azimle çalışır. Dünyâ’nın bir “imtihan dünyâsı” olduğu unutulmaz ve bu bilinçle âhiret-merkezli bir amel-eylem ortaya konulur. İlim, amel ve eylem yükseltilir. Çünkü İslâm “sâdece din” değildir.

Modernler yâni târihselciler, evrenselciler, Kurâncılar, gelenekçiler, lâikler, muhâfazakârlar vs. İslâm’ı sanki “sâdece din”miş gibi kabûl ederler ve de o şekilde gösterirler. Çünkü “İslâm’ı dîne indirgemek” isterler. Zîrâ dînin dünyevî yönünü kendileri almıştır. Din durduğu yerde durmalıdır. Kâlplerden-zihinlerden dışarıya adımını bile atmamalıdır. Modern hayatta İslâm’a câmilerden başka bir alan bırakılmaz. Fakat orada bile yine seküler-profan ideolojiyle edip-eğlenilir. Çünkü modernler İslâm’a sâdece “kişisel olarak yaşanacak bir din” gözüyle bakarlar. Oysa İslâm “sâdece din” değildir. Modernitenin etkisiyle İslâm sanki hayâta bir şey söylemiyormuş gibi dîne indirgeniyor. Mü’minler ise İslâm’ın hem din hem de Dünyâ olduğunu bilirler ve söylerler. Çünkü İslâm “dinlerden bir din” değildir ve hem Dünyâ’yı hem de âhireti gözeten “tek hak din”dir.

Lâik-seküler-liberâl-kapitâlist-demokratik-feminist-deist-ateist-emperyâl-modern düşünceler ve ideolojiler İslâm’ı dîne indirgeme yarışındalar ve İslâm’ı “sâdece din”den ibâret gösteriyorlar. Sonra da diyorlar ki: “Sizi câmiden alıkoyan mı var?, orucunuza karışan mı oluyor?, hacca gitmenize bir mâni mi var?”. İşte bu sözler “İslâm’ı dîne indirgemek”tir. Peki soralım o zaman; içkinin, kumarın, zinânın, fâizin, adâletsizliğin, haksızlığın, ahlâksızlığın, şirkin, küfrün ve zulmün her yeri kuşatmış olması ne olacak?. Bunlara kim bir şey diyecek?. Bunlara kim “dur” diyecek?. Mevcut modern yönetimler zâten bunlardan beslendikleri için bunlara “dur” diyeceklerini beklemek abestir. İşte bunlara “dur” diyecek olan tek din ve etken İslâm’dır. Çünkü İslâm “sâdece din” değildir ve İslâm dîne indirgenemez.  

İslâm dîne indirgenemez, çünkü İslâm “sâdece din” değildir. Peygamber sâdece “din adamı” değildir, aynı-zamanda devlet başkanıdır ve baş-komutandır da. Dîni, sosyâl hayâtı, kültürü, ekonomiyi, kânunu ve siyâseti Allah’ın belirlediği ve emrettiği gibi ikâme eder. Din ve Dünyâ işlerinde tüm sorumluluğu ilk önce o üzerine almıştır. “Din ve Dünyâ işleri” sözü bile yanlıştır. "Çünkü “din işi” dendiğinde “Dünya işi” de anlaşılır. Tüm peygamberler İslâm’ın “sâdece din” olmadığını göstermek için çalışmıştır. Çünkü İslâm “sâdece din” değildir ve “sâdece dîn”e indirgenemez.  

İslâm “sâdece din” olsaydı eğer, Mekke’liler çıtlarını bile çıkarmazlardı. Fakat İslâm onların dinlerine, düşüncelerine, en önemlisi ticâretlerine karıştı. Ahlâksızlıklarını, haksızlıklarını, adâletsizliklerini, küfürlerini, şirklerini ve zulümlerini ortaya çıkardı. Kânunlarına, kurallarına, ekonomilerine, sosyâl hayatlarına vs. her-şeylerine karıştı ve bunları eleştirdi ve îtirâz etti. İşte bu nedenle köpürdükçe köpürdüler ve İslâm’a karşı ellerinden gelen her-şeyi yapma yoluna koyuldular. Bu durum günümüzde de aynı şekildedir.

İslâm her zaman hayâtın her alanına karışmıştır. Zîrâ mülk Allah’ındır ve bu nedenle de tüm kâinatta olduğu gibi yeryüzünde ve insanlar arasında da O’nun dediği olmalıdır. Tüm zamanlardaki ve mekânlardaki tâğutlar işte buna katlanamıyorlar. Bu yüzden de kavga ve mücâdele sürüp gidiyor, kıyâmete kadar da sürecek. İslâm “sâdece din” olsaydı tâğutların umurunda bile olmazdı. Fakat İslâm “sâdece din” değildir ve bâtılı kovarak hakkı ikâme eder. Hak geldiğinde bâtıl defolup gider. İslâm, hakkı hâkim kılmayı hedefler. Bu hedef tüm zamanlarda ve mekânlarda kıyâmete kadar geçerlidir. Çünkü İslâm “sâdece din” değildir ve dîne indirgenemez.

İslâm’ın şahsî yönü vardır elbette. Ezelî düşman şeytanın önden, arkadan, sağdan, soldan saldırmalarına ve nefsimizin ayartmalarına karşı sürekli olarak mücâhede etmemiz gerekir. Rûhumuzu, merhâmetimizi, vicdânımızı, sabrımızı ve dirâyetimizi güçlendirmemiz gerekir. Bu bağlamda ibâdetler çok disiplinli yapılmalıdır. Sadaka, zekât, infâk hakkıyla yapılmalıdır. Ana-babaya, eşe-çocuklara ve dostlara güzel davranılmalıdır. Şirkin her türlüsünden kaçınılmalıdır. Şahsî anlamda Peygamber örnekliğine (Sünnet) göre tam bir mü’min gibi davranmak gerekir. Bu-arada aslında İslâm’ı dîne indirgeyenler yâni İslâm’ın sâdece kâlplerde-gönüllerde yaşanması gerektiğini söyleyenler bu dediklerimizi bile yap(a)mazlar. Onlar ciddî ve samîmi değildirler. Zâten İslâm’ı dîne indirgeyenler samîmi olmadıkları için İslâm’ı “sâdece dîne” indirgerler. Fakat İslâm “sâdece din” değildir ve iç-âlemleri nurlandırıp aydınlattıktan sonra dış-âlemi de aydınlatıp aynen göklerdeki gibi düzenlemek ister. Mü’minlerin bunun için çalışmasını emreder.

İçimizdeki şeytana ve nefse karşı mücâhede etmemiz gerektiği gibi, dışımızdaki şeytanlara-tâğutlara ve onların taşeronlarına ve yine, beşerî-sapık-bâtıl düşüncelere, inanışlara, ideolojilere ve akımlara karşı da mücâdele etmek gerekir. Yâni mü’minler sürekli olarak mücâhede ve mücâdele içinde olmalıdırlar.

İslâm dîne indirgenemez. Zîrâ İslâm kitaba, zihne, bilgiye, ibâdete, ahlâka ve ilme indirgenemez. Çünkü Kur’ân indirgenebilecek bir Kitap değildir ve hayâtın her alanı için sözü ve projesi vardır. İslâm “sâdece din” olsaydı peygamberler, birilerinin zannettiği gibi “postacı” ve “ara kablosu” olurdu. Fakat peygamberler örnek kişilerdir. Peygamberimiz âlemlere rahmettir. Çünkü muhteşem bir ahlâk üzeredir. Bu ahlâkı sâdece iç-âleminde yaşamamış ve hayâtın her alanında göstermiştir. İslâm dîne indirgenince ve din de Kitap olarak ortada durunca, Peygamber artık “gereksiz” görülmüş ve Ahzâb 21. âyette “örnek alın” denmesine rağmen o’nun güzel örnekliği yâni Sünnet de göz-ardı edilmiştir-edilmektedir. Hattâ birileri bu örnekliğe düşman olmuştur.  

İslâm bilgi ve bilinç olmaktan başka amel ve eylemdir de. Bu amel ve eylem sâdece kişisel ibâdetler noktasında değildir. Toplumsal anlamda sosyâl-ekonomik-siyâsal tüm eylemleri içerir. Peygamber bunun şâhidi ve örneğidir.

Yine İslâm, “sâdece din” değil, “din ve devlet”tir, “devlet ve medeniyet”tir de. Târih boyunca müslümanların büyük çoğunluğu, İslâm’ı “sâdece dîn”, “dinlerden bir din”  zannetmiştir. Zâten hükümdarlar ve İslâm’ın “sâdece din” olması düşüncesinden bahsedenler ve beslenenler bunu desteklemiştir. Hattâ İslâm’ı “sâdece din” olarak değil de “din ve devlet” olarak görenleri sapık, anarşist, terörist vs. olarak görmüşler ve göstermişlerdir.

İslâm’a yapılacak en büyük zulüm, onu “dinlerden bir dîne indirgemek”tir. Yâni “İslâm’ı mânâya indirgemek”tir. Dînin kutsallığı sâdece içte yada kişisellikte değildir. O tüm alanlar için kutsaldır. Kur’ân’ın konusu da insânî tüm alanlardır. Hattâ bitkiler, hayvanlar ve dağ-taş-deniz vs. bile bu alana dâhildir.

Evet, İslâm Dîni “sâdece din” değildir. Bu nedenle de İslâm dîne indirgenemez.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ocak 2020























Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme