8 Mart 2017 Çarşamba

Ecel



“Her nefis ölümü tadıcıdır; sonra bize döndürüleceksiniz” (Ankebût 57).

“De ki: ‘Allah’ın dilemesi dışında, kendim için zarardan ve yarardan (hiç-bir şeye) mâlik değilim. Her ümmetin bir eceli vardır. Onların ecelleri gelince, artık ne bir saat ertelenebilirler, ne öne alınabilirler” (Yûnus 49).

Ecel, lûgatta: “Her mahlûkun ve canlının Allah tarafından takdir edilen ölüm vakti. Âhirete göç etmek. İleride olacağı şüphesiz olan. Allah’ın takdir ettiği ömür” anlamlarına gelir.

İnsanların, hayvanların, bitkilerin, dağın, taşın, toplumların, Dünyâ’nın, yıldızların galaksilerin ve nihâyet tüm kâinâtın bir eceli vardır. Ecelin bilgisi sâdece Allah’a âittir. O ecel ânını sâdece Allah bilir. Tedbir, “mutlak ecel”i geciktir(e)mez, fakat ecele kadar olan süreyi kazâsız-belâsız ve daha kaliteli yaşamayı sağlar. Tedbir, ecelin farklı bir yönünde geçerli ve yararlı olabilir. Gerçi bu konu biraz da kaderle ilgili olduğundan ve gerçek anlamda biz “olacakları” bilemeyeceğimizden dolayı bu konuda yapacağımız şey, Allah’ın  önerdiği tarzda yaşamaktır. Bu bağlamda bir yazıda ecel için şunlar söylenir:

“Ecel; ömrün sonu, ölüm için takdir edilen (yazılan) zaman. Dünyâ hayâtının bittiği vakit. Her canlının Allah-ü Teâlâ tarafından takdir olunmuş bir eceli vardır. Herkes, eceli gelince ölür. Ecel, İslâm dîninde iki kısım olarak bildirilmiştir. Bunlardan birine “ecel-i müsemmâ”, diğerine “ecel-i kazâ” denilmiştir.

Ecel-i müsemmâ: Bu ecel, hiç değişmez. Herkesin bir ecel-i müsemmâsı vardır ve ecel hâzır olduğu vakit, bir an bile gecikmez ve vaktinden önce gelmez. Canlı, takdir edilen o anda ölümü tadar. Bu ecelden kaçmak, kurtulmak mümkün değildir. Bu bakımdan, meselâ harplerden kaçanlar ölümden kaçtıkları için değil, ecelleri henüz gelmediği için kurtulmuşlardır. Aynı şekilde tâun (vebâ) gibi bulaşıcı hastalık bulunan yerlerden uzaklaşanlar da henüz ecelleri gelmediği için yaşamaya devâm ederler. Buralardan kaçmayıp sabredenlerden ölenler ise ecelleri geldiği için ölmüşler, yaşamaya devâm edenler de ecelleri gelmediği için ölmemişlerdir. Afrika’da açlıktan ölenler, ecelleri geldiği için ölmüşlerdir. Trafik kazâları gibi, onların da ölüm sebebi açlık olmuştur. Onlara yardımcı olmak çok iyidir ve sevaptır. İntihâr eden, başkası tarafından öldürülen veya kazâ netîcesinde ölen kimseler için halk arasında “Eceli ile ölmedi!” denilmesi yanlıştır. Çok tehlikeli hallerden sağ-sâlim kurtulanların yanında ufacık ve değersiz görünen sebeplerle ölüp gidenler düşünülürse ecel-i müsemmâ’nın anlaşılması kolaylaşabilir. O hâlde, ecel vakti Allah-ü Teâlâ’nın takdiri iledir. Bu konuda çok meşhûr olmuş bir beyt şöyledir: Ecel geldi cihâne, baş ağrısı bahâne.

Ecel-i kazâ: Bir sebebe bağlı olarak değiştirilmesi takdir edilmiş eceldir. Bir kimse, Allah-ü Teâlâ’nın beğendiği iyi işi yapar, yâhut sadaka verir, hac ederse, ömrü 60 sene; bunları yapmazsa 40 sene diye takdir edilmesidir. Allah-ü Teâlâ’nın beğendiği iyi işler, kabûl olan duâlar, takdir edilen kazânın değişmesine, yâni artmasına sebep olur. Bu husus Peygamberimizin(sallallahu aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîflerde bildirilmiştir:

“Kader, tedbir ile sakınmakla değişmez. Fakat kabûl olan duâ, o belâ gelirken korur”. “Kazâ-i muallâkı hiç-bir şey değiştirmez. Yalnız duâ değiştirir. Yalnız ihsân, iyilik artırır”. “Sadaka ömrü uzatır” hadîs-i şerîfleri bunun delîlidir”.

“Sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel belirleyen O’dur. Adı konulmuş ecel, O’nun katındadır. Sonra siz (yine) kuşkuya kapılıyorsunuz” (En-âm 2).

Allah’ın belirlediği ecel rast-gele olmaz. Meselâ tek-yumurta ikizi iki insan düşünelim. Bunların ikisi de aynı anne-babadan olmuşlar ve aynı evde aynı gıdalarla ve korumayla büyümüşlerdir. Netîcede fiziki yapıları aynı yada benzer özelliktedir. O hâlde aynı yada benzer yaşlarda ecellerinin gelmesi gerekir doğal durumda. Fakat -bir kaza sonucu- değilse ikizlerin aynı-anda doğal ölümle öldükleri herhâlde vâki değildir. Fakat, ikizlerden birinin fizîki yapısı diğerine göre -Allah’ın bir takdiri olarak- diğerine oranla çok az bir miktar daha kötüyse, bu durum ileride, fizîki yapısında “o küçük sorun” olmayan kişi meselâ 80 yaşında ölüyorsa, diğerinin 78 yaşında ölmesine neden olabilir. Yada fizîki yapısındaki küçük bir farktan dolayı oluşan bir dürtü onu diğerine göre bir miktar daha yanlış bir yola sevk etmiş ise eceli yine değişebilir. Yoksa ecel, -Allâhuâlem- “şu kişi şu kadar, diğeri ise şu kadar yaşasın” diye belirlenmiş bir süre değildir. Allah sünnetullaha göre iş yaptığından, eceli de bâzı fizîki-rûhi yapılardaki ufak farklara göre yapmaktadır.

Allah’tan habersiz ölünemez. Kayıt-dışı bir doğu olmadığı gibi, kayıt-dışı bir ölüm de olamaz. Zîra yaşatan da öldüren de Allah’tır:

“Allah’ın izni olmaksızın hiç-bir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır. Kim Dünyâ’nın yarârını (sevâbını) isterse ona ondan veririz, kim âhiret sevâbını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri pek yakında ödüllendireceğiz” (Âl-i İmran 145).

Her ümmetin de bir eceli vardır. Şimdiye kadar, ne oranda güçlü olursa-olsun, eceli gelip de ölmeyen yâni yıkılmayan bir devlet ve toplum olmamıştır. Zîrâ Allah’tan başka bâki olan ve bâki kalacak olan yoktur. Günümüzde de, her ne kadar insanların çoğuna göre “yıkılmayacak” zannedilen devletler, ideolojiler, sistemler, güçler ve sağlam yapılar var zannedilse de, bunlar ecelin önünde çer-çöp gibi kalmaya mahkûmdur. Ecelin karşısında herhangi bir direnç gösterebilmeleri söz-konusu bile değildir. Bir-an dâhi vakitlerini uzatamazlar:

“Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince, ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler (tam zamânında çökerler)” (A’raf 34).

“Hiç-bir ümmet, kendi ecelini ne öne alabilir, ne de onlar ertelenebilirler” (Hicr 5).

Allah, merhâmetinden dolayı insanların yanlışlarına hemen karşılık vermez. Yapılan yanlışlara tövbe için mühlet vermeyip de hemen karşılık verdiğinde uzun bir ecelden söz edilemeyeceği şu şekilde söylenir:

“Eğer Allah, onların hayra ulaşmak için çarçabuk davrandıkları gibi, insanlara şerri de çabuklaştırsaydı, mutlakâ ecellerine hüküm verilirdi. İşte bize kavuşmayı ummayanları biz böylece taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda bırakırız” (Yûnus 11).

“Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları (azab ile) yakalayacak olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiç-bir canlıyı bırakmazdı, ancak onları, adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman, artık şüphesiz Allah kendi kullarını görendir” (Fâtır 45).

Aslında üzerimizde her gün bir “ecel provası” yapılmaktadır. Uyku “ölümün kardeşi” olduğu için, uykuya dalmak bir çeşit eceldir ve mutlak ecelin gelip-gelmediği uyanıp-uyanmamaya bağlıdır:

“Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar). Böylece, kendisi hakkında ölüm karârı verilmiş olanı(n rûhunu) tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten âyetler vardır” (Zümer 42).

Sanki hiç ölmeyecekmiş ve yok olmayacakmış gibi duran koca dağlar, denizler, Güneş, Ay ve yıldızların bile eceli vardır. Ecelleri geldiğinde onlar da ölüp gideceklerdir:

“Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp-örtüyor. Güneş’e ve Ay’a boyun eğdirdi. Her biri adı konulmuş bir ecele (süreye) kadar akıp gitmektedir. Haberin olsun; üstün ve güçlü olan, bağışlayan O’dur” (Zümer 5).

“Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları ancak hak ve adı konulmuş bir ecel (belli bir süre) olarak yarattık. İnkâr edenler, uyarıldıkları şeyden yüz çeviren(kimseler)dir” (Ahkâf 3).

Yukarıda bahsedilen “ecel-i kaza”ya göre, Allah’ın istediği gibi davrandığımızda ve yaşadığımızda, mutlak olmayan ecelimiz (adı konulmuş ecel) ertelenecektir. Yâni Allah’ın istediği gibi yaşamak, normâl ecelimize kadar yaşamımızı sağlayacaktır:

“Allah’a kulluk edin, O’ndan korkun ve bana itaat edin. Ki günahlarınızı bağışlasın ve sizi adı konulmuş bir ecele kadar ertelesin. Elbette Allah’ın eceli geldiği zaman, o ertelenmez. Bir bilmiş olsaydınız” (Nûh 3-4).

Seneca: “Uzun değil, yettiği kadar yaşamağa çalışmalıyızdır. Uzun zaman yaşamak için kaderin lütfuna bağlıyız; yettiği kadar yaşamak ise bizim elimizde” der.

Ecel, bir şey için Allah’ın, sâdece kendisinin bileceği belirlenmiş süredir:

“Biz gökleri, yeri ve o ikisi arasında olanları ecel-i müsemmâsı olan gerçek varlıklar olarak yaratmışızdır” (Ahkâf 3).

İnsanlar için de şöyle denir:

“Sizi çamurdan (tin) yaratan, sonra bir ecel belirleyen O’dur. Adı konulmuş ecel (ecel-i müsemmâ), O’nun katındadır. Sonra siz (yine) kuşkuya kapılıyorsunuz” (En’âm 2).

Bir yazıda ecel hakkında şunlar söylenir:

“Göklerin ve yerin tek bir eceli olduğu hâlde insan için iki ecelden bahsedilmesi önemlidir. Bunlardan biri, diğer varlıklarda da olan ecel-i müsemmâ olduğuna göre, diğeri tabiî ecel olabilir. Tabiî ecel, vücûdun dayanma süresidir. Süre bitince insan, dalında kuruyan çiçek gibi olur. Tabipler ömür biçerken ona bakarlar. Ecel-i müsemmâ ise kişinin yaşayacağı süredir. Bu süre sonunda insan, dalından koparılmış çiçek gibi ölür. Tabii eceli 100 sene olanın ecel-i müsemmâsı 60 sene olabilir. Bu süreyi yalnız Allah bilir”.

“Azab konusunda senden acele (davranmanı) istiyorlar. Eğer “adı konulmuş bir ecel” (tâyin edilmiş bir vakit) olmasaydı, herhâlde onlara azab gelmiş olurdu. Fakat kendileri şuurunda olmadan, onlara kuşkusuz apansız geliverecektir” (Zâriyât 53).

Kişinin doğal-tabî eceli 80 seneye uygun olmuş olduğu hâlde bir kazâ-belâ yada hastalık, zamânını sâdece Allah’ın bilebileceği “adı konulmuş ecel” olan ecel-i müsemmâyı 60 seneye indirebilir. Kişinin yaşamı yada hastalığın seyri bunu değiştirebilir ama bu zamânın vaktini Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Tövbe de, toplumların ecelini geciktirir. Fakat o ecel mutlakâ gelir. Doğal olarak yada normâlde mesela 100 yıl olan süre, yanlış davranışlarla ve zulümle 70-80 yıla inebilir yada doğru davranışla normâl süresi olan 100 yıla tamamlanabilir.

Birini öldürmek, öldüren kişinin öldürülenin ecelini çabuklaştırması demek değildir. Yaşatan ve öldüren Allah’tır. Fakat ölüm bir son değildir ve bu nedenle de ecel bir “ölümü tatma” durumudur. Bir de, insanın toplumsal bir varlık olduğunu unutmamak gerekir. İnsanın başına gelen kötü şeyler yine insanların yaptıkları nedeniyledir. Toplumun yanlışlarından yada hatâlarından kaynaklanan ölümler, normâl-tabî eceli kısaltır.

Ecel, “mutlak ecel” değildir. Eğer her-şeyin mutlak anlamda yok olacağı bir zaman varsa, bunun nasıllığını ve zamânını sâdece Allah bilir. Fakat Dünyâ’daki ölümle beliren ecel, mutlak bir ecel de değildir. Zâten Allah da kendi yolunda ölenlerin (şehit) ölmediğini ve rızıklanıp durduğunu söyler:

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ‘ölüler’ saymayın. Hayır, onlar, Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar. Allah’ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiç-bir korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır” (Âl-i İmran 169-170).

Şehitler ölmez ve ebedî olarak diridirler. Bu nedenle ölüm yâni ecel “tadılan” bir şeydir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2017




Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme