1 Aralık 2016 Perşembe

Şirkin Dört Atlısı: Firavun, Hâmân, Kârun ve Bel’am



“Ve dediler ki: Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular” (Ahzâb 67).

Firavun, Hâmân, Kârun ve Bel’am; şirkin tüm zamanlardaki amansız temsilcileri ve idârecileridir bunlar. Hakkın tahrip ve tahrif edilmesini bunlar başlatır ve taşeronlarını da kullanarak yine bunlar sürdürür. Şeytandan aldıkları telkin ve emirlerle hareket eden bu tâğutlar, hem ekini hem de nesli ifsâd ederler, toplumu bozarlar, ahlâksızlığı açığa çıkarırlar, sömürü, ölüm ve zulüm bunlarla bir-araya geldiğinde ayyuka çıkar. Bunlar Dünyâ’nın zehiridir. Bunlara uygulanacak tek panzehir ise İslâm’dır, Kur’ân’dır. Zâten bu nedenle en çok korktukları şey de budur. Bu nedenle vahyi hayattan uzak tuttukları sürece iktidarlarını sürdürebilirler. Amaçları, güçleri hiç-bir zaman yetmeyeceği için vahyi yok etmek değil, vahyi hayattan uzak tutmaktır.  

Firavun-Hâmân

Firavun ve Hâmân’ı tek bir kişi sayabiliriz. Bunlar iktidârı-otoriteyi temsil ederler ve bu otoritenin başı Firavun iken, otoriteyi besleyen ve koruyanın başı Hâmân’dır. Firavun hükümdâr iken, Hâmân baş-vezirdir. İktidâr demek, ikisinin birlikteliği demektir. Bunlar gücü temsil ederler. Askerî ve bürokratik gücü temsil ederler ve halkı, şeytanın telkin ettiği kânun ve kurallarla baskı altında tutarak iktidarlarını yada ilahlıklarını sürdürürler.

“O, iş-başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

Hâmân kuvvetin yâni asker ve polisin başındaki kişidir. Firavun ise Hâmân’ı atayan kişidir. Halkın, isteyerek yada zorla onayını ve desteğini almıştır. Firavun ve Hâmân ikilisi birbirlerine muhtaçtırlar. Birinin yokluğu diğerini de yok edebileceğinden, bunun korkusuyla iş-birliği içindedirler her dâim. Otoriteyi ve gücü elinde bulunduran bu ikili, halkı küçümseyerek ve onları kendilerine muhtâç ederek otoriteye bağlarlar ve böylece onların da desteğini almış olurlar. İlginçtir; halk sömürüldükçe daha fazla destekler onları. Zîrâ gücü azalan halk, lîdere daha fazla bağlanır, ondan medet umar. Hele ki etkin mânevi bir güçleri de yoksa, hepten ezilir giderler.

“Böylelikle Firavun kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fâsık olan bir kavimdi” (Zuhrûf 54).

“Firavun otoriteyi temsil eder” dedik. Bu otoriteye put adlandırmasıyla Lât denebilir. Lât, el lât=el lâh gibi en yüce otoriteyi temsil eder. Hâmân ise put adlandırmasıyla Uzza’ya tekâbül eder. Uzza=Aziz=güç-kuvvet demektir. Bunlar Allah’tan rôl çalarak ilahlık yapmaktadırlar ve otoritelerini sürdürmektedirler. Fakat bunlar da en nihâyetinde fânidir ve ölüm geldiğinde ilah olmadıkları apaçık ortaya çıkar ve rezil olurlar. Ölüm ânında ilah olmadıklarının îlânını şöyle yaparlar:

“Biz, İsrâiloğullarını denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): ‘İsrâiloğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım’ dedi” (Yûnus 90).

Fakat bu tövbe onu kurtaramaz. Onu kurtaramayacağı için uşağı olan Hâmân’ı da kurtaramaz. Çünkü zamânında şirki birlikte işleyen bu tâğutlar, tövbeyi de zamânında yapmalıydılar.

“Allah’ın (kabûlünü) üzerine aldığı tövbe, ancak cehâlet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tövbe edenlerin(kidir). İşte Allah, böylelerinin tövbelerini kabûl eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir” (Nîsâ 17).

Firavun ve Hâmân şirkin ele-başlarıdır. Bu tüm zamanlarda geçerli olan bir durumdur. Fakat ne zaman ki Allah bir peygamber göndermiş, (Mûsâ ve Hârûn) işte ancak o zaman bunlar alt edilmiştir. Öyleyse tüm zamanlardaki Firavun ve Hâmân’a da yeni Mûsâ’lar ve Hârûn’lar gereklidir.

Kârun

“Gerçek şu ki, Kârun, Mûsâ’nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazîneler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu” (Kasas 76).

Kârun, şirkin üçüncü atlısıdır ve Firavun ve Hâmân’ın en büyük destekçisidir. İş-birliği hâlindedirler. Zîrâ buna mecburdurlar. Çünkü sâdece ne otoriteyle, ne kuvvetle, ne de parayla iktidar kurulamaz ve ilahlık yapılamaz. Firavun ve Hâmân’ın sağladığı uygun ortamda servet-sâhibi olan ve gün geçtikçe servetini arttırarak zenginleşen Kârun ve Kârun’lar, kazandıklarıyla iktidârı da desteklemeli ve onlarla iş-birliği hâlinde bulunmalıdırlar. Bâzen bu mülk-sâhipleri o kadar çok zenginleşirler ve gücü ellerine geçirirler ki otoriteye bile kafa tutabilirler ve hattâ otoriteyi yerlerinden edebilirler.

Halk, bu servet-sâhiplerine bakarak otoriteyi daha kolay destekler. Çünkü zenginler halkın idôlüdürler yada zenginler halkın idôlü hâline getirilirler. Halk onlara özenir ve onlar gibi olmak ister. Tâ ki onların mallarıyla berâber yerin dibine batışını görene kadar:

“Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünyâ-hayâtını istemekte olanlar: ‘Ah keşke, Kârun’a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sâhibidir’ dediler. Kendilerine ilim verilenler ise: ‘Yazıklar olsun size, Allah’ın sevâbı, îman eden ve sâlih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz’ dediler. Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah’a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi-kendine yardım edebileceklerden de değildi. Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: ‘Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lûtfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkârcılar felâh bulamaz’ demeye başladılar” (Kasas 79-82).

Kârun, putlardan Menat’ı temsil eder. Menat=mani=paradır. Kârun paranın ilahlaşmasının timsâlidir. Kârun servetin “tekel” olmasıdır. Servet birilerinin elinde tekelleşince Kârun’lar halkın tepesine binerek, Kârun ve Hâmân birlikte milleti soyup soğana çevirirler. Allah bu nedenle servetin birlerinin elinde tekelleşmesini yasaklamıştır:

“Allah'ın o (fethedilen) şehir halkından Resûlü’ne verdiği fey, Allah’a, Resûl’e, (ve Resûl’e) yakın akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara âittir. Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet (güç) olmasın. Resûl size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah cezâsı (ikâbı) pek şiddetli olandır” (Haşr 7).

Bel’am

Bel’am İbn Bahura ile temsil edilen Bel’am, pek ehemmiyetli olmadığı düşünülse de aslında şeytâni-tâğûti sistemin en önemli ayağıdır. Tabanın sesini kısmakla görevlidir. Fakat bunu zorlama ile değil, duygusal ve dîni sömürüyle yapar. Dînin ruhsuz tarafını iyi bilir. Dînin bilgisini bilir sâdece. Ahlâk-amel-eylem yönünü bilmez, bilse de zinhar yerine getirmez ve zâten görevi de budur: Halkın meydana çıkmasını önlemek.

Bel’am; Firavun, Hâmân ve Kârun ile iş-birliği hâlindedir ve o üçü Bel’ama muhtaçtırlar. Bel’am, “kader” der, “sabır” der, “günah” der, “mânâsı başka” der, “farklı bir anlamı var” der ve milletin tasavvurunu-düşüncesini değiştirir. Halkı, eleştiri, îtirâz ve isyân edemez hâle getirir. Halk, yanlış öğrendiği din nedeniyle “yeter artık” diyemez duruma gelir. Çünkü öğrendiği yanlış bilgi buna engel olur. Bel’amın görevi tüm zamanlarda, Firavun, Hâmân ve Kârun’un direktifleri ve istekleri doğrultusunda, din yoluyla “halkın gazını almak”, “sesini kısmak”, “sivri yerlerini törpülemek” olmuştur. Halkın dînini-îmânını hattâ ilahını değiştirir ve onları bambaşka yollara sokar; şirk yollarına. Bu Bel’amlardan biri de Kur’ân’da bahsedilen Samiri’dir. Kendisinde olan bir bilgiyle resûlün bilgisini harmanlayıp karıştırarak yâni hakkı bâtıla bulayarak halkın inancında sapma meydana getirmiş, onları yeniden, tapmaktan kurtuldukları buzağıya taptırmaya başlamıştır:

 “Dedi ki: Biz senden sonra kavmini deneme (fitne)den geçirdik, Samiri onları şaşırtıp-saptırdı. Bunun üzerine Mûsâ, kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndü. Dedi ki: Ey kavmim!; Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı?. Size (verilen) söz (yada süre) pek uzun mu geldi?. Yoksa Rabbinizden üzerinize kaçınılmaz bir gazâbın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?. Dediler ki: Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyâlarından bir-takım yükler yüklenmiştik, onları (ateşe) attık, böylece Samiri de attı. Böylece onlara böğüren bir buzağı heykeli döküp çıkardı. İşte bu sizin ilahınız, Mûsâ'nın ilahı da budur; fakat (Mûsâ) unuttu dediler” (Tâ-hâ 85-88).

İşte böylece Bel’amlar aşırı yorumlamalarla, dillerini eğip bükerek söyledikleri süslü sözlerle, aldatmalarla halkı kandırırlar ve onları “hak din”den saptırırlar ve öyle bir zihniyet ortaya çıkarırlar ki, artık insanlar, Bel’amın dînî taban desteği, Kârun’un maddî desteği, Hâmân’ın kuvvet desteği ve Firavun’un otorite desteği ile şirkin iktidârını yâni şeytanın hâkimiyetini kurarlar ve sürdürürler. Bu durum târihte kalmış bir durum değildir. Tüm zamanlarda ama özellikle de modern zamanlarda da geçerlidir ve zâten yürürlüktedir de. İhsan Eliaçık bu konuda şunları söyler:

“Otorite: Devlet, saltanat, taht, lîder, ecdad, egemenlik, sınır, ulus…

Güç: Silah, petrôl, toprak, nüfus, nüfûz…

Para: Sermâye, banka, altın, gümüş, dolar, euro…

Yeryüzünde kan döküp fesat çıkarmak bunlar için olmuyor mu?. Yaşadığımız çağa dikkat ediniz. Otorite sevdâsından emperyalizm doğmuş. Güç tapıncından faşizm doğmuş. Para hırsından kapitâlizm doğmuş. İnsanlığın ezelî ve ebedî sorunu bu üçü; Lât (otorite), Uzza (güç/kuvvet) ve Menat (para) başka bir şey değil. Ne diyor Kur’ân bu üçüne karşı?: Allah’tan başka otorite yoktur (Lâ ilâhe illallah). Güç ve kuvvet yalnızca Allah’a âittir (Lâ havle ve lâ guvvete illâ billah). Ve üçüncüsü; Mülk Allah’ındır (Lehu’l-Mülk).

Şimdi anlaşıldı mı bunların “ismi” neden veriliyor Kur’ân’da. Çünkü bunlar insanlıkta ölmeyen “isim”ler. Yok olup gitmiş taşlar-tahtalar değil. Bunlar yaşayan putlar: Lât, Uzza, Menat”.

Siyonist Önderleri Protokôlleri’nde, şirkin bu dört atlısının iktidârının bir versiyonu anlatılır: “Siyon yılanı Dünyâ’yı çevreleyerek yutmuştur. Yılanın başı ulusların kâlplerine girecek ve onları çürütüp yok edecektir. Siyon’dan yâni Kudüs’ten harekete başlayan yılan, zaferle zincirini tamamlayacak, sonra yine oraya dönecektir”.

Allah’tan başkasını sevmek, “Dünyâ’yı sevmek” demektir ki, Dünyâ’ya tapanların başında bu dörtlü gelir. Dünyâ’yı bunlar ele geçirmişlerdir. Dünyâ’yı sevenler mecbûren bu dörtlünün dinlerine uyup onları ilah ediniyorlar.

Ramazan Yılmaz bu konuda şöyle der:

“İnsanın insana baskı ve zulmüne dayalı olan beşerî sistemler, temel yapı olarak Fir’avnî bir düzendir. Fir’avnî bir düzenin tüm özelliklerini üzerlerinde taşıyan beşerî sistemler, târihin her döneminde üç temel direk üzerine binâ edilmişlerdir. Bu direklerin ilki, Fir’avn’ı temsil eden askerî güç; ikincisi, Hâmân’ı simgeleyen ve Kur’ân’da Mele olarak sıfatlandırılan, düşünce olarak sisteme yön verenler ve üçüncüsü, Kârun’un temsilcileri durumunda olan, ekonomik yönden sistemi ayakta tutan küresel sermâyedarlar.

Fir’avn, Hâmân ve Kârun’un şahsında simgeleşen bu üçlü, târihin her döneminde vâr olagelmiş, günümüzde de bu üçlü zulüm-çetesi varlığını sürdürmektedir. Bunlar, her dönemde vahyi esaslara karşı çıkmışlar, insanların da vahyi esaslara yönelmelerine engel olmuşlardır:

“Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdiysek mutlakâ oranın varlıkla şımarmış kimseleri: ‘Biz, sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz’ dediler” (Sebe’ 34)”.

Firavun: Otoriteyi elinde bulunduran; Hâmân: Kuvveti elinde bulunduran; Kârun: Mülkü yâni ekonomiyi elinde bulunduran; Bel’am: Tâğutları din adına meşrûlaştıran, din adına itaat ettiren kişi ve gruplardır. Şirkin bu dört atlısı, birbirlerinin neden-sonuçlarıdır ve hepsi aslında tek bir şeydir. Zîrâ küfür tek millettir. Bunlardan birini alt-etmek, tamâmını alt-etmek anlamına gelir.  

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Aralık 2016


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme