2 Aralık 2016 Cuma

Kulun İlahlaşması


“Allah, kendisine mülk verdi diye Rabbi konusunda İbrâhim’le tartışmaya gireni görmedin mi?. Hani İbrâhim: ‘Benim Rabbim diriltir ve öldürür’ demişti; o da: ‘Ben de öldürür ve diriltirim’ demişti. (O zaman) İbrâhim: ‘Şüphe yok, Allah Güneş’i doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir’ deyince, o inkârcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez” (Bakara 258).

İnsan, Allah’tan gelen apaçık emirleri yapmamayı nasıl meşrûlaştırılabilir?. Bunun tek bir yolu vardır: Kendisini ilahlaştırmak. Çünkü ilah değilse “kul”dur ve her kul gibi o da o emirlere uymak zorundadır. Tasavvufçuların ve günümüzde modernlerin yaptığı budur. Düşünsenize; Âlemlerin rabbi olan Allah, melek Cebrâil aracılığıyla âlemlere rahmet Peygambere vahyediyor ve o vahyettiklerinde Allah’ın “yap”-“yapma” dediği emirleri var. O emirleri yerine getirmek kişiye çok zor geldiği için, o emirleri yerine getirmemenin çâresini düşünüyor ve bunun en kolay yolu olarak emirleri yâni vahyi, yâni Allah’ın sözünü aşırı yoruma tâbi tutmak olduğunu görüyor. Âyetleri aşırı yoruma tâbi tutmalıdır, zîrâ âyetler yâni vahiy o kadar apaçıktır ki, aşırı yoruma tâbi tutmadıkça o emirleri başkalaştırmak mümkün değildir. Fakat böyle aşırı şekilde yorumlama yapıldığında vahiy özünden çıkıyor ve başka bir söz oluyor. Bu yeni sözü, hem yorumu yapan hem de o yorumun tâkipçileri kabûl ediyor ve uyguluyorlar. Fakat bu durumda Allah’ın sözüyle kulun yorumu çeliştiği için farklı bir âyet ve din ortaya çıkmış oluyor. Ortaya çıkan bu dînin yorumunu yapan “kul” olduğu için, kul ilahlaşmış oluyor. Hüküm koymuş oluyor zîrâ.

İnsan güyâ aşırı yorum yapma hakkını edinerek kendini ilahlaştırmasıyla ve farklı tarzda yorumlar yapılıyor. Vahyin metnini değiştiriyor ve güyâ metni düzeltiyor. Terbiyesizliktir bu. Metni Allah’tan daha iyi anladığını söylemek demektir. Ali Bulaç şu soruları sorar:

1-Biz ilahî bir söz olan Kur’ân’ın iç-anlamını anlamak istediğimizde, kendimizi Allah (c)’ın yerine koyabilir miyiz?. Hermenötik (aşırı yorumlama), üstü kapalı, ama kaçınılmaz bir şekilde, bizim kendimizi Allah (c)’ın yerine koyabileceğimizi hattâ koymamız gerektiğini öne sürer.

2-Biz bu sâyede Kur’ân’ı onu vahyeden Allah (c)’tan çok daha iyi anlayabilir miyiz?.

3-Hermenötik aracılığıyla anlamaya ve yorumlamaya kalkıştığımız Kur’ân’ı herhangi bir insandan değil, ama onu koruma altına alan Allah (c)’ın hakîki murâdından farklı yorumlayabilir miyiz?”.

Tüm tahrif olmuş olan dinler, aşırı yorumlamayla tahrif ve tahrip olmuştur. Bu tahrif ve tahribatları yapanlar insanların gözünde ilahlaşmışlardır ve artık Allah yerine ona tapınmaya başlamışlardır. Çünkü Allah’ın dediklerini değil de, o insanın dediklerini yapamaya, onun dediklerine göre düşünmeye ve hareket etmeye başlamışlardır.

“Onlar, Allah’ın berisinden bilginlerini ve din-adamlarını, bir de Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Oysa ki, hepsi ancak bir ilaha ibâdet etmekle emrolunmuşlardı ki, O’ndan başka hiç-bir ilah yoktur; O, onların ortak koştukları her-şeyden münezzehtir” (Tevbe  31).

Bu âyeti duyan Adiy ibni Hatem îtirâz etmişti; “ben de bir hristiyanım fakat biz ahbar ve ruhbanlarımızı Rab edinmiyor ve onlara ibâdet etmiyoruz” demişti. Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu: Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kıldıklarında onların dediklerini kabûl etmiyor musunuz?. Adiy ibni Hatem “evet, kabûl ediyoruz, çünkü onlar dînî konularda yetkili kişilerdir” dedi. Bunun üzerine Resûlullah: “işte bu onları Rab edinme değil de nedir?” buyurdu.

Rab; hüküm koyucu demektir. Hüküm yalnız Yüce Allah’ındır, Yüce Rabbimiz dinde, ulûhiyette, rubûbiyette, hükümde, ibâdette ve hükümranlıkta hiç-bir kimsenin ortaklığını kabûl etmez.

Aşırı yorumlama yapanlar, yorumlarını vahyin özüyle apaçık zıt anlama gelecek şekilde yapmazlar. Zîrâ o zaman o şey halkın inandığı din olmaktan çıkar. Çünkü yaptıkları yorumlar dîne tam aykırı olur. Bu nedenle tahrifat, hakkı bâtıla karıştırarak yapılır ki sırıtmasın ve halk îtirâz etmesin. İşin biraz değiştiğini gören halk, metin tam olarak değişmediğinden, “vardır bir hikmeti” deyip geçer gider. Allah hakkı bâtıla karıştırmayın diye uyarır bizi:

“Hakkı bâtılla karıştırmayın ve siz Hakkı bildiğiniz hâlde gizlemeyin” (Bakara 42).

Allah’ın sözünü türlü şekillerde başkalaştıranlara bel’am denir. Bel’amlaşınca ilahlaşmak kaçınılmaz oluyor. Bel’amlar artık Allah’a göre değil de kendilerine göre bir din ortaya koyuyorlar çünkü. Bu bel’amlardan biri olan Samiri de, Hz. Mûsâ’nın ilahı yerine halka, altından bir buzağı yapmıştı da halk buzağıya tapmaya başlamıştı. İnsanlar da onların dediklerine göre düşünüp hareket edince, bir şirk toplumu oluşuyor ve bel’amlar da o toplumun ilahları oluyor.

Kulun ilahlaşması en çok da “hüküm koyma”da kendini gösterir. Oysa Allah hükmüne hiç kimseyi ortak etmez: “O, hükmüne kimseyi ortak etmez” (Kehf 26). Yâni hükmü sâdece Allah koymalıdır ve insanlar bu hükümlere göre sâdece yargı ve yürütme yapmalıdırlar. Bu hükümleri göz-ardı edip de kendi keyiflerine göre hüküm koymaya kalkmamalıdırlar. Zîrâ bu kâfirlik, zâlimlik ve fâsıklıktır:

“Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse-yönetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir” (Mâide 44). 

“Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse-yönetmezse işte onlar zâlimlerin ta kendileridir” (Mâide 45).

“Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse-yönetmezse işte onlar fâsıkların ta kendileridir” (Mâide: 47).

Kulun ilahlaşması bel’am ve tâğutlukla oluyor. Bunlar, dînî, idâri, mâli, ekonomik, siyâsi, sosyâl alanlarda Allah’ın hükümlerine göre değil de kendi hevâ-heveslerine ve çıkarlarına göre hüküm koymaya kalkıştıkları için ilahlaşmaktadırlar. Küfre ve şirke düşmektedirler. Kâfirler iflah olmazlar ve şirk, bilindiği gibi Allah’ın affetmeyeceği tek günahtır:

“Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır” (Nîsâ 116).

Şirk nedir?. Allah’tan başka birilerinin, herkesin malı olan ülkenin kaynakları vesilesiyle istediği gibi güç kullanma; bu güç vesîlesiyle kânun/kural/hüküm/yasa koyma;  iktidardakilerin bu yasalarla devşirdikleri “tanrısal güç”le toplumu aslında “keyfî”ne göre yönetme isteğidir. Yâni ilahlaşma isteği. Bu yasalar en nihâyetinde bir-kaç kişinin ön-yargılarına, fikirlerine, düşüncelerine, isteklerine, ideolojisine ve en önemlisi de çıkarlarına göre düzenledikleri yasalardır. İnsanlar da bunlara uyarak doğru yaptıklarını zannetmektedirler. Çünkü insanların çoğunluğu onlara uymaktadır. Oysa Kur’ân’da çoğunluğa uymanın insanı sapıklığa götüreceği söylenir:

“Yer-yüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler” (En-am 116).

Kulun ilahlaşmamsı için ve insanların Allah’tan başkalarını ilah edinmemeleri için, ilk başta Allah’tan başka hüküm koyuculara ve saptırıcılara yâni bel’am ve tâğutlara güçlü bir “Lâ” demeleri, onları inkâr etmeleri gerekir. Kur’ân’da bu şu şekilde emredilir:

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi?. Bunlar, tâğutun önünde muhâkeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister” (Nîsâ 60).

Kulun ilahlaşması, Allah’ı, dîni, İslâm’ı, Peygamberi, Kur’ân’ı hayâtın dışına itmekle olmuştur tüm zamanlarda. Zîrâ bunlar hayâta hükmederken bir kulun ilahlaşması söz-konusu bile değildir. Dîni, Kur’ân’ı vicdanlara, Allah’ı İslâm’ı kamusal alanın dışına çıkararak ve hapsederek hayattan uzaklaştırıyorlar ve daha sonra da istedikleri gibi at oynatıyorlar; kânun-yasa koyuyorlar, hükmediyorlar. Yâni ilahlaşıyorlar.

Hâlbuki Allah yeryüzünü bize mescid kılmıştır. Peygamberimiz; “yeryüzü bana mescid kılındı” demiştir. Bu, yeryüzünün her noktasında dînin yaşanması ve hâkim olması demektir. Kamusal alan denilen her yer aslında “ilâhi alan”dır, dîni alandır. İslâm bir câmi “dîni” değildir.

Çocukluğumda câmiye gittiğimde, Allah’ın, hutbenin merdiveninin altına gelen yerdeki boşlukta olduğunu zannediyordum. “Çocuk aklı işte” denilebilir buna. Fakat şimdi anladım ki, bu zannım meğerse doğruymuş. Allah, câminin içine hapsedilmiş ve dışarıya çıkmasına ve hayatta hükmetmesine zinhar izin verilmiyor. Câmide de, câminin ortasında yada mihrapta da değil, çocukluğumda zannettiğim gibi, hutbenin perde-kapı ile girilen küçük yerine kapatılmış. Böylece cemaate bir şey söyleyemiyor. Saf çocuk-aklımla onu o zamanlar “bilinçsiz bir şekilde” görmüşüm demek ki.

Tasavvufçular da; “lâ mevcûde illallah” ve “lâ faile illallah” diyerek kendileri dâhil tüm âlemi; “lâ mevcûde illâ ene” diyerek de kendilerini ilahlaştırmışlardır ki, âciz kulların kendilerini ilah gibi görmelerinin zirvesi tasavvufta yaşanır. Kıçlarındaki boku temizlemekten âciz olan kullar kendilerini Allah zannetmektedirler. Tasavvufçular öyle bir yere gelmiştir ki, kendilerine ve her-şeye Allah demektedirler ve demeyenleri de kâfir olarak görmektedirler. Üstelik buna bir de kalkıp “tevhide” demektedirler. Oysa kul ilah değildir, çünkü Allah’tan başka ilah yoktur: Lâilâheillallah

Evet; Görüldüğü gibi, kulun ilahlaşması, Allah’ın ilahlığı çalınınca oluyor.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Aralık 2016




Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme