19 Şubat 2016 Cuma

Sistem-İçi Söyleme Mahkûm Olmak


Modern muhâfazakâr müslümanlar, muhâfazakâr İslâm’ın iktidârından sonra dirâyetlerini kaybederek, tüm düşüncelerini-söylemlerini-eylemlerini, destekledikleri iktidarlara vermişler ve sâdece bu düşünce söylem ve eylemlerin aynen tekrarcısı durumuna gelmişlerdir. Kendilerine âit öz bir düşünüşleri ve söylemleri yoktur ve destekledikleri iktidârın söylemlerinin değişik tekrarlarını kendi söylemleri zannetmektedirler. Müslümanların Kur’ân-merkezli olmayan düşünüşleri kendi öz-düşünüşleri olamaz. Eğer düşünceler vahye aykırı ise, söylemler vahiy-merkezli değil demektir. Vahiy-merkezli olmayan düşünceler ise, bâtıl-merkezli sistemin düşünceleri olur. Artık sistemin ortaya attığı düşünceler, farklı şekildeki söylemlerle dile getirilmekten ve sistemin düşüncesi körü-körüne taklit edilmekten başka yapılmış bir şey olmaz. Bu durum zamanla “sistem-içi söyleme mahkûm olma” hâline gelir. Artık kişinin dili sistemin dilidir. İlginç olan ise, sistemin diline, Kur’ân’a-İslâm’a aykırı olmasına rağmen anlamsız bir bağlılıkla bağlı olunmasıdır. Öyle ki, bu dile karşı vahyin dili bile kâr etmez duruma gelir.

İnsanlık târihi, vahiy-merkezli dile karşı sistem-merkezli dilin mücâdelesinin târihidir. Sistemin dili; nefsin, çıkarın, zannın, “körü-körüne”liğin, cehâletin, mecburluğun, kör umûdun, anlamsız beklentilerin dilidir. Vahyin, Kur’ân’ın, İslâm’ın, Allah’ın diline karşı oluşturulmuş, daha doğrusu uydurulmuş olan bu dil, en nihâyetinde şeytana dayanır:

“Andolsun, biz sizi yarattık, sonra size sûret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ dedik. Onlar da İblis’in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı. (Allah) Dedi: ‘Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?’. (İblis) Dedi ki: ‘Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” (A’raf 11-12).

Şeytanın Âdem’e karşı başlattığı bu söylem, daha sonra Kâbil’in söylemi oldu:

“Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar (Allah’a) yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Birininki kabûl edilmiş, diğerininki kabûl edilmemişti. (Kurbanı kabûl edilmeyen) demişti ki: ‘Seni mutlakâ öldüreceğim’. (Öbürü de:) ‘Allah, ancak korkup-sakınanlardan kabûl eder” (Mâide 27).

Kâbil’in bu söylemine karşı Hâbil’in söylemi ise şöyle oldu:

‘‘Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” (Mâide 28).

“Öldürmek merkezli” bir eyleme dönük olmayan bir söylemdir Hâbil’in söylemi. Yâni birilerinin ölmesine râzı olmayan bir söylem. Bu söylem, sistem-içi söylemin aksine, sistem-dışı söylem olan vahiy-merkezli söylemdir. Bu söylem çatışması insanlık târihi boyunca benzer şekilde süre-gelmiştir.

Bizi asıl düşündüren şey ise, müslüman olan, bir zamanlar baş-örtüsü, üniversite, hak-hukuk vs. için meydanlarda tüm ciddiyetiyle mücâdele eden müslümanların; Özal ile başlayıp kısmen Erbakan ile devâm eden ve Ak Parti iktidârı ile ayyuka çıkan sistem-içi söylemin temsilciliğini yapmaya başlamış olmalarıdır. Ak Parti’yle birlikte müslümanlar vahiy-merkezli düşünmeyi askıya almışlar ve lîder ne derse o doğrultuda benzer düşünüşler ve söylemlerde bulunmaya başlamışlardır. Söylemleri hep sistem-içi söylemlerdir. Ak Parti de o sistemin bir devâmıdır zîrâ. Çünkü vahiy-merkezli düşünüp edip-eylemiyor, vahiy-merkezli söylemde bulunmuyor. Zâten lîderi daha ilk başta laikliği de öven bir konuşmasında: “Ak Parti din-eksenli bir parti değildir, insan-eksenli bir partidir. Dînî esaslara dayalı bir devlet anlayışını kabûl etmiyoruz” demişti. Dînî esaslı yâni vahiy-merkezli olan bir devlet-siyâset anlayışı yoksa o zaman ne anlayışı var?. Kur’ân’a-İslâm’a göre ya hak vardır ya da bâtıl, ya hakkın yönetimi vardır ya da câhiliye yönetimi. Bir üçüncüsü yoktur. İslâm’a göre olmayan yönetim, câhiliyeye yâni baştan beri söylediğimiz “sistem”e göre olan yönetimdir ki bu yönetim tağûti yönetimdir:

“Onlar hâlâ câhiliye hükmünü mü arıyorlar?. Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü Allah’tan daha güzel hükmü olan kimdir?” (Mâide 50).

Müslümanlar, İslâm varken, Peygamber varken, Kur’ân varken ve “hak bir örneklik”, “yaşanmışlık” varken, bu örneklik doğrultusunda okuma-idrak-bilgi-bilinç-söylem-eylem ortaya koymuyorlar da, bâtıla ve tağuta dayalı yâni sistem-içi okuma-bilgilenme-söylem ve eyleme kapılıyorlar. Bunu, destekledikleri parti-ideoloji vs. nedeniyle yapıyorlar. Zîrâ insan, desteklediği kişiye ya da kuruma aykırı bir söylemde-eylemde bulunmaz-bulunamaz. Çünkü bu durum psikolojik bir bozukluğun işâreti olur. Eğer siz bir kişiyi ya da bir kurumu destekliyorsanız, artık o kişinin ya da kurumun doğrultusunda söylemlerde ve eylemlerde bulunmak zorundasınız. Zâten zamanla o söylemin bâtıl mı câhili bir sistem mi, doğru mu yanlış mı olduğuna bile bakmadan sıkı-sıkıya bağlandığınız sistem-içi bu merkez ekseninde söylemlerde bulunursunuz. Yâni siz de “sistem-içi” olursunuz. Sistem için söylemin mahkûmu olmak demek bu demektir. Sigaranın-içkinin kumarın vs. mahkûmu olmak gibi.

Müslümanlar Özal ile birlikte yumuşadılar, Refah Partisi ile birlikte Dünyâ’ya kilitlendiler ve en nihâyetinde vahye rağmen AKP ile birlikte sistemin taşeronluğunu yapmaya başladılar. Nefse-çıkara dönük olan sisteme uygun AKP siyâseti, müslümanları dönüştürdü, yozlaştırdı, düşüncesizleştirdi, maddeye kilitledi, tembelleştirdi, korkaklaştırdı, bir tüketim nesnesi hâline getirdi ve müslümanların bakışı bile değişti. Artık muhâfazakâr müslümanlar sistemin kör izleyicileri oldular. Sistem-içi oldular. Sistem-dışına çıkmaktan korkar hâle geldiler ve hattâ sistem-dışında bir söz bile söylemekten çekinerek sistem-içi söylemin kurbânı oldular. Bir toplum işte böyle yozlaştırılır ve pasifleştirilir. “Sistem”in tüm ünlü lîderleri toplumları hep aynı şekilde yozlaştırıp sisteme entegre etmiştir:

“O, iş-başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

“Böylelikle Firavun kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fâsık olan bir kavimdi” (Zuhrûf 54).

Çok şaşırıyorum; o kadar iyi ve temiz insanlar, o kadar iyi niyetliler ama sistem-içi söylemlere karşı Kur’ân’ın sistem-dışı net ifâdelerinin söylenmesi fayda etmiyor. “Acaba bir yanlış mı var” diye tekrar-tekrar diye bakıyorum; Hayır!. Kur’ân ile sistemin söylemi bir-birine taban-tabana zıt. Yâni biri hak biri bâtıl.

İslam sâdece iki tip toplum tanır: “İslam Toplumu” ve “Câhiliye Toplumu”. Câhiliye sistem-içi toplumdur; İslâm toplumu ise sistem-dışı yâni vahiy-merkezli.

Seyyid Kutup:

“İslâm sâdece iki tip toplum tanır: “İslam Toplumu” ve “Câhiliyye Toplumu”. İslâm toplumu îtikad, ibâdet, şeriat (yasama ve yürütme) sosyâl ve siyâsal nizam, ahlâk ve yaşama biçimi olarak İslâm’ın top-yekün uygulandığı, yaşanıldığı toplum tipidir.

Câhili toplum tipi ise, İslâm’ın inanç sisteminin (İslâm akîdesinin), düşünce yapısının, değerlerinin, ölçülerinin, sosyâl ve siyasâl sisteminin, ahlâk ve yaşama biçiminin yürürlükte olmadığı bir toplumdur” der.

İnsanı sistem-içi söyleme mahkûmiyetten kurtaracak tek söylem, sistem-dışı olan Kur’ân söylemidir. Vahiy-merkezli söylem, kişiyi her tür mahkûmiyetten kurtarır ve sâdece Allah’a bağlayarak özgür kılar.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2016




















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme