7 Şubat 2016 Pazar

Rüyâ


Yüzüne konan küçük bir bûseyle uyandı. “Günaydın” dedi karşısındaki güzel ve tatlı kız. Neye uğradığını şaşırmıştı. Etrafına bakındı; bir anlam veremiyordu. Tanıdık geliyordu baktığı yerler ama farklıydı gördükleri. Gözü takvime ilişti; 12 Aralık 2010 Pazar yazıyordu. Ne olmuştu?. Yataktan kalkıp pencereye yöneldi. Dışarı baktı; hafif bir yağmur yağıyordu. Komşularını gördü. Arabası aşağıda garajda duruyordu. Hanımı o sırada kahvaltı hazırlıyordu. Hâlâ kendine gelememişken bir-anda; kendisinin malûlen emekli olmasına neden olan Romatoid Artrit hastalığının yol açtığı diz şişliği ve kemik bozukluğunun vermiş olduğu ağrı kendine gelmesini sağladı. Ağrı kendine gelmesini sağlamıştı sağlamasına ama bu onun büyük bir hüzne boğulmasına de neden oldu aynı-zamanda. Çünkü gördüklerinin bir “rüyâ” olduğunu anladı. Bir-kaç saat önce sabah namazından sonra yaptığı duâ geldi aklına. Bu duâ gördüğü “rüyâ” ile uyumluydu. Evet; gördükleri bir rüyâ idi. Nasıl da gerçekçiydi öyle!. Yoksa “gerçek” miydi?. Başka bir boyutta böyle bir şey mi yaşanmıştı?. Yüzünü yıkadı, giyindi. Kahvaltısını yaptıktan sonra abdest alıp iki rekat namaz kıldı. Rüyâsını yorumlamıyordu. Yorumlanacak bir taraf görmüyordu çünkü. Allah’a, gördüklerini gerçekleştirmesi için yalvardı. Bu yalvarış “bilinçli” bir yalvarıştı. Ne istediğinin bilincinde olarak yapılmıştı duâ. İstediği şey gördüğü rüyaydı çünkü. 

Hanımına, “yarım saate kadar geleceğini” söyledi ve arabasına binerek evden ayrıldı. Hemen yüksekçe bir yere gitmeliydi. İç-âlemi onu öyle yüksek bir yere sürüklüyordu. Yaşadığı muhitin yanındaki dağların yamaçlarında, şehre tepeden bakan bir yere arabayı park etti. Yağmur aheste-aheste yağıyor, hem toprağa düşüyor hem de arabanın camına vuruyordu. Ortalık sessizliğe bürünmüştü. Sâdece yağmurun arabanın camına çarparak çıkardığı “tıp-“tıp” sesleri. İçi çok acıyordu. Boğazına bir şey düğümlenmişti. Birden gözleri yaşlara karıştı. Bu göz-yaşları onu biraz olsun rahatlatmıştı. Mırıldanarak; “Allah’ım! Ne kadar güzeldi. Nasıl da zevkliydi” diye iç geçirdi. Gösterdiği rüyâ için Allah’a hamdetti. Evet; çünkü bu yaşadığı olay şükredilmesi gereken değil, “hamd” edilmesi gereken bir “nîmet”ti.

Bir-ara yeniden hüzünlendi; “Nasıl olur da rüyâ olur” diyordu kendi-kendine. Bu gördükleri ne zaman gerçek olacaktı?. Mutlakâ bir-gün gerçekleşecekti ama kendisi bunu görebilecek miydi?. Asr-ı Saadet gibi İslâm’i bir ortamda yaşayamamak, bir kere gelinen Dünyâ için büyük bir kayıp değil miydi?. Gerçek mutluluğun yaşanacağı tek yer olan İslâm Devleti’ni görememek ve İslâm medeniyetinde yaşayamamak… Yoğun bir şekilde sorular ve cevaplarla geçen yarım saatlik bir zamandan sonra birden cep telefonu çaldı; telefondaki ses, kızının sesiydi: “Baba hani dersime yardım edecektin, ne zaman geleceksin?” diyordu. “Beş dakikaya kadar geliyorum kızım” diyerek telefonu kapattı. Arabayı çalıştırdı ve ev istikâmetine doğru yol almaya başladı.

Büyük bir umutla; “bir kere oldu, neden bir kere daha olmasın ki” diye geçiriyordu içinden. Bir kez daha olmalıydı. “Bir kez olan bir kere daha olur”du çünkü. Sosyoloji kuralıydı bu. Aslında bu kural Allah’ın kuralıydı her-şeyden önce. Târihte bu kural hep böyle işlemişti. “Çok mu hayâl kuruyorum” diye sorguladı kendini, fakat hemen vaç-geçti bu sorgulamadan. Çünkü Yahyâ Kemâl’in sözü gelmişti o anda aklına: “İnsan bu Dünyâ’da hayâl ettiği müddetçe yaşar”.

Yüreğinden gelen ses ona; “Bir kere daha olmalıydı.. Yeniden.. Asr-ı Saadet Çağı ve İslâm devleti ve medeniyeti bir-kez daha yeniden kurulmalıydı ve bir-kere daha yaşanmalıydı.. Neden olmasın ki?..” diye düşündü.

“İnşaallah” dedi…

En doğrusu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2016
















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme