10 Şubat 2016 Çarşamba

Müslümanların Bilim Karşısındaki Kompleksleri



Müslüman meâlciler-tefsirciler ve bilginler, Batı’nın târih, ahlâk, edebiyat, müzik vs. anlayışlarını bir-çok eleştiriye tâbi tutmalarına rağmen, bilimin verilerini hiç sorgulamadan hemencecik kabûl edebiliyorlar. Hâlbuki bilimin ürünleri toplumun hayâtında daha fazla (olumsuz anlamda) görünür olduğu için bilime daha fazla eleştiri getirmeleri gerekiyor. Bilime yapmadıkları eleştiriler, diğer anlayışlara yaptıkları eleştirileri blôke ediyor. Sonuçta da Batı’ya karşı bir “eleştirisizlik” ortaya çıkıyor. 

Kürşat Atalar:

“Modern dönemde Müslüman-dünyâsının batılı kavramlardan etkilendiği husûsu tartışılırken, müslüman düşüncesinin çağdaş dönemde ‘yarı-geçirgen’ kavramlar bulmakta zorlandığı yönünde bir çıkarımda bulunulur ki, bunun önemi şudur: yarı-geçirgenlik aslında yabancı bir düşünce yahut dünyâ-görüşü ile karşılaşan kültürün ‘intibak gücü’nü gösteren bir şeydir. Eğer bir düşünce güçlü ise, yabancı kültürü kolaylıkla özümsemeyi başarır; fakat yabancı kültüre karşı dayanıksızsa, yeni olguyu tanımlamak için kendi kavramsal dağarcığından yardım alamaz ve çoğunlukla yabancı kelimeyi kendi sintaksına uydurarak adapte eder. Bu konu özellikle de modernitenin müslüman dünyâsını derinden etkilediği 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl kelime hazîneleri için önemlidir. Müslümanlar bu yüzyıllarda batı modernitesinin kavramlarıyla karşılaşmışlar ve bunların bir-çoğunu olduğu gibi kendi dillerine aktarmışlardır (örneğin İngilizce’deki telephone kelimesinin Arapça’ya telefun olarak geçmesi örneğinde olduğu gibi). Bu husus niçin önemlidir? Aslında burada ‘değer yüklü’ bir îmâda bulunulmaktadır ve şu söylenmek istemektedir: “Müslümanlar modern dönemde batı modernitesine karşı yenilmişlerdir! O hâlde modernitenin kelime hazînesi, müslümanların kelime hazînesinden güçlüdür” der.

Seyyid Kutub:

“Avrupa’daki kilisenin içine düştüğü hatâların en büyüğü, orta-çağa hâkim olan teorileri ve bilgileri alması ve bunları kitab-ı mukaddesin yorumunda kullanmış olmasıdır. Öyle ki bu bilgi, varsayım ve teorileri de mukaddes kıldı. Ne zaman ki bu bilgi ve teorilerin yanlışlığı ortaya çıktı, hemen dağılıverdi. Onunla birlikte, kilise, kilisenin dîni ve kilisenin inancı da yıkıldı.

Bu-gün Kur’ân âyetlerini, çağımızda egemen olan bilgi ve teorilere göre mânâlandırmaya çalışanlar ve bu teorileri ona yükleyenler, bilinçsizce orta-çağda kilisenin tâkip ettiği yolda yürümektedir. Kur’ân’ı insanlara sunarken de, çağdaş giysiler içinde sunduklarını, modern ilmi keşiflerin delilleriyle delillendirdiklerini hüsn-ü niyet göstererek yapmaktadırlar.

Bilimsel-buluşlar karşısında hezîmete uğrayan bâzı kimseler, Kur’ân’ın, dolayısıyla dînin doğruluğuna bir belge olmak üzere kâinâtın hakîkatlerine işâret eden âyetlerle yeni bilimsel-buluşlar ve nazariyeler arasında bir uyum saptama içine girdiler. Hâlbuki bu yanlış bir yöneliştir. İlmî metot yönünden hatâlı olmakla birlikte, îtikâdi yönden de son-derece tehlikeli bir davranıştır. Beşer târihinde ilmi nazariyeler diye bilinen bilimsel gerçekler, kesin bilgi ifâde etmedikleri gibi, mutlak doğrular olarak kabûl edilemezler. En iyimser tahminlerle ancak, gerçeği yansıtmayan zannî bilgileri ifâde ederler. Bizzat bilim-çevreleri tarafından bir-takım ağır basan faraziyeler olarak kabûl edilirler. Yâni kâinâtta beliren bir-kısım bulgulara dayanarak yapılan yorumlardan ibârettir. Bu kuramsal yorumlar, söz-konusu bulguları başka şekilde yorumlayacak bir hipotez çıkıncaya kadar geçerliliğini korurlar. Ancak ne zaman birinci nazariyeden daha açık veya bulgu bakımından daha zengin bir faraziye ortaya çıkarsa, birincinin mukadder âkibeti iflâsa sürüklenmektir. Görülüyor ki nazariyelerin bir temeli yoktur. Dâima değişikliğe uğrayabilirler ve hattâ tamamen çürütülebilirler” der.

Abdurrahman Arslan:

“Müslüman’ın ciddî ve trajik sorunu; modern/seküler bilgiyi her-hangi bir istisnâ yapmadan sâhiplenirken, aynı modern zihniyetin kabûl ettiği ilerlemeci/seküler değişim ve târih anlayışını reddetmeleri olmaktadır. Hâlbuki müslümanlarca içselleştirilmeye başlanan bu bilginin, aynı-zamanda onların târih anlayışlarını, geleceği kavramlaştırma, kurgulama ve yönelimlerini değiştirilebileceği hesâba katılmamaktadır. Bilginin inşâ edeceği zihniyet-biçiminin “hakîkati” ve hayâtı yeniden ve kendi ideâllerine göre anlamlandıracağı nedense unutulmaktadır” der.
 
Ramazan Yazçiçek:

“Modern-bilim dinleştirilmiş, din de bilimleştirilme çabasıyla uhrevî olandan soyutlanmaya çalışılmıştır” der.

Ahmet Başaran:

“Ne bir hakîkatten ne de bir gelenekten haberdar olan bilim-adamları, gerçek olmayan ve gerçekleri yansıtmayan sanal bir Dünyâ üzerinden kendi ideolojilerini ellerindeki “insafsız” güçle dayatmak emelindeler. Hâlbuki İslâm’ın prensiplerine göre bilinen bilgi, hakîkatin birliğine yöneltir. Bu birlik Allah’ın mutlak-birliğinden ötürüdür. Allah hakîkati ilim ve vahiy ile açıklar.

Abduh, Reşid Rıza, Ahmet Han gibi düşünürler, batının pozitivist bilgi anlayışı ve bilimsel yöntemini hiç-bir sınamaya tâbi tutmadan İslâm-dünyâsının içine katarak, İslâm’ın yükselmesini amaçlıyorlardı. Onlara göre, ümmetin her açıdan geri kalması, akıl ve vahiy uzlaşmasını modern düşünceye adapte edememekten kaynaklanmaktaydı. Ancak hâkim batı-modelini benimseyerek yapılan çalışmalar, aydınlar ve halk arasında müthiş bir kültürel şizofreni yaratmaktaydı. Bunun sonucunda, İslâm’i çözümler üretmek isterlerken, batının bir parçası hâline geliyorlardı. Hâlbuki tüm iddialara rağmen, elde edilen sonuç batı modeli değil, onun yalnızca bir karikatürüydü. Bu düşünürler, modern Dünyâ ile İslâm âlemindeki din-anlayışını aynı değer kabûl edip aynı çalışmaların yine aynı sonuçlar vereceğini ümit ediyordu. Ne var ki bu bilgi ve hakîkatten, bilhassa da tevhidden yoksunlaştırılmış bilim-anlayışı, İslâm dünyâsı için çâre olmaktan öte, ruhsuzlaştırmaya yönelik en baskıcı tutum hâline gelmiştir. Bu çalışmaları iyice değerlendirip batı’ya karşı gerçek ve somut bir duruş sergilemek isteyen ilk düşünürlerden olan İsmail R. Farûki, amacından sapmış olan modern/pozitivist bilgiyi İslâm’ileştirme yoluna gitmiştir. Çünkü Farûki için batılı insanın elinden çıkmış olan çalışmalar, bu topluma âit çözümlemelerdir ve zorunlu olarak ‘batılı’dırlar. Bu yüzden bu çalışmaların müslümanlar için birer örnek teşkil etmesi düşünülemez. Tüm bu düşünce ve çalışmalara rağmen sonuçlara baktığımızda hiç de beklenilen sonuçlara ulaşılamamıştır. Evlerimiz, mobilyalarımız, şehir düzenlerimiz, kim ve ne olduğumuz konusundaki kafa karışıklığımızı gâyet açık bir şekilde yansıtmakta. Kısacası, müslüman kendini batılılaştırmıştır. Batılılaştığı oranda da berbatlaşmıştır. Kendisine ne İslâm’i ne de batılı denilebilecek, çağdaş bir kültür gâribesine dönmüştür” der.

René Guénon:

“Modern-bilime kendini kaptırmış olan bilim-adamları, tıpkı Eflatun’un mağarasındaki gölgeleri hakîkat sanan mahkûmlara benzerler” der.
                                                                                                                                                                                
Atasoy Müftüoğlu:

“Günümüzde müslümanların Dünyâ’sında oldukça yaygın bir eğilim giderek güç kazanmaktadır. Bu eğilimin belirgin özelliği, İslâm’ı modern-bilimlerin imkânlarıyla anlama ve anlatma şeklinde açığa çıkmaktadır. Bu eğilim, İslâm’ı, modern-bilimlerin insaf ve merhâmetine terk etmiştir. Modern-bilimlerin kabûl edebileceği, modern hayat biçimiyle bütünleşebilecek ve sonuç îtibarıyla kâfirleri rahatsız etmeyecek, sâdece dostluk, barış ve kardeşlikten yana bir İslâm imajı uyandırılmak istenmektedir. İslâm’ı modern/sosyâl değerlerle bütünleştirmeye ve açıklamaya çalışmak önlenemez bir iç-çürümenin belirtisidir.

İslâm bilime olağan-üstü bir değer vermiş bulunmaktadır. Ancak bu bilim, günümüzde bilim denilince akla gelen bilim olmayıp vahye ve tevhide dayalı bilimdir. Vahye ve tevhide bağlı kalmak kaydıyla İslâm, bilimi yüceltir. İslâm’ı modernler nezdinde ayıklayabilmek için yapılan; “İslâm; bilim ve teknolojiye, ilerlemeye uygun hayat-tarzını teşvik ve teyit eder” tarzındaki açıklamalar, İslâm’ın rûhuna gölge düşüren açıklamalardır. Evet İslâm; bilimi, ilerlemeyi, teknolojiyi, çalışmayı, araştırmayı teşvik ve teyit eder, ancak bütün bu olgular ilâhi vahyin/tevhidin özüyle bütünleştiği takdirde İslâm tarafından kabûl edilebilir. Aksi-takdirde hiç-bir ilerleme ve gelişme İslâm’ı ilgilendirmez” der.

Modern İslâm âlimleri gayr-i müslimlerin buldukları/yaptıkları şeyleri ne de çok seviyorlar ve onların sözcülüğünü yapıyorlar. Hâlbuki bu durum sonuçta onlara/bize zarar veriyor. Ali Şeriati bu konuda:

“Einstein’in bağıntılılık kuramını, jeti, fiziği, hidrojen bombasını, mikrobu ve Avrupa’lıların buldukları bütün şeyleri yeni baştan Kur’ân’dan bulmaya çalışıyorlar. Bu, bir tür komplekstir. Böylelikle, kendi öğretisinin, kendi Kur’ân’ının, kitabının ve kültürünün eskimediğini göstermek, ortaya koymak istemektedirler. Tıpkı kompleksi bulunan ve batılılaşmaya, batıcılığa, kendisini bu çağa mâl etmek, bu çağa yaraşır olmak ve vâr olmak için aşırı ilgi gösteren doğulu gibidir. Oysa keşfedip dayandığında batılıdan daha çok haysiyetli olabileceği asâletleri ve değerleri vardır onun. Hattâ batılıların gözünde de bu böyledir. Apollo’yu Kur’ân’ın içerisinden bulup çıkarmaya gerek yoktur. Ondan insanı bulup çıkarmalı asıl. Apollo’yu kendileri bulabilirler; Kur’ân’a kesinlikle ihtiyaç yoktur bu konuda. Allah’a da ! İnsan olmak, bu kitaba ve Tanrı’ya gereksinimlidir. Önemli olan insanın ortaya çıkarılmasıdır. Bu gerçekleşmediğinde, neyi ortaya çıkartırsan çıkart, bir yarârı yoktur. Bu, şu-anda büyük bir musîbet olmuştur ve oldukça ürkütücüdür. Hattâ bilimsel açıdan Kur’ân üzerinde oldukça büyük çalışmalar yapmış kimselerin çalışmalarını da genelin gözünde mahvetmektedir. Kur’ân âyetlerini yeni buluşlara ve kuramlara yamamada şiddetli bir aşırılığa kaçılmıştır. Yeni bilimlerden bu şekilde söz etmek, hem de yeni bilimlerden bu denli deneyimsizce, ikinci, üçüncü elden, kısıtlı haber-kaynakları yoluyla haberli olan kimseler aracılığıyla bunu yapmak İslâm’a çok zarar verir. Nasıl zarar verir? Temelde İslâm’ın ve Kur’ân’ın risâletinin esâsını olumsuzlayıp bozar”  der.

Mehmet Emin Akın.

“İngilizlerin İslâm ülkelerini işgâl etmelerinden önce batılı bilimin ışığında bilimsel tefsirlere rastlanmadığı hâlde, Hindistan ve Mısır’ın İngiltere ve Fransa’nın işgâline uğramasından sonra, Kur’ân’ın ve Sünnetin karşısında batılı mantık kuralları esas alınarak yorumlar ve şüpheler üretilmeye başlandı. İşte bu târihten îtibâren müslümanlar içinde nifak belirtileri görülür oldu. İdeolojik ve fikrî olarak batılı bilimi takdis eden bir-çok yazar ve düşünür Kur’ân’ı hevâsına göre yorumlamaya ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünneti hakkında sayısız şüpheler ileri sürmeye başladılar. Kur’ân ve Sünnette zikri geçen mûcizeler ya inkâr edilir ya da bâtıl te’villerle ya da naturalistlerin batıda yaptıkları gibi te’vil edilir oldu. Bu modernistler; İngiltere’nin müslümanların kendi idârelerini ve İslâm Hilâfetini kurma fikirlerini ve îtikadlarını tahrip ve tadlil edici eserler yazmaya ve bu fikirleri İngiltere’nin müslümanlar üzerindeki egemenliğini ve sömürüsünü ilim adına, özgür düşünce adına perdelemeye ve gün gibi açık olan kâfir yönetimlerden yana oluşlarının hakîkatini gizlediler. Çağdaşçı veya modernist Kur’ân yorumu, İslâm’ın en temel ilimlerine ve selefin akîdesine ve usûlüne sırtını dönünce; batıdan gelen felsefî bilimlerin pozitivist te’vil anlayışıyla ve mantığının kirli yüzüyle karşı-karşıya geldi. Buna, İslâm ülkelerinde materyâlist ideolojilerini (Batının bütün felsefî düşünce ve siyâsî rejimlerini kasdediyoruz) hâkim kılmak için kan ve ateşle müslümanları sindiren ve İslâm’la aralarına, laiklik ve demokrasiyle giren sistemlere karşı gözle-görülür hayâtı ve insanı kuşatacak alternatif ortaya koyamayan modern İslâmcılık! modern ve muzaffer batılı düşmanlara yaranmanın ve içerde de onların maşaları ve dîne karşı küfr ve şirk duvarı ören ve âdeta bütün İslâm beldelerini açık bir hapis-hâneye çeviren gâsıplara karşı duramayınca, kendini dönüştürmeye başladı” der.

Kompleks sâhipleri modern teorilere “hayır” diyemiyorlar. Çünkü bu teorileri “batı”lılar buldu ya.. Bulanların ismi havalı ve yabancı bir isimdir ya.. İşte bu özellikler bile yetiyor bu teorilere kulluk-uşaklık yapmaları için.

Meselâ Big-Bang Teorisi, “yabancı” bilim-adamlarının oluşturduğu bir “evreni düşünme biçimi”dir. “Bu şekilde düşünülecek” derler. “Diğerleri” de aynen onların dediği gibi düşünürler. O düşüncelere uygun düşünceler üretebilirler ancak. İşin en kötüsü de, böyle yapmakla kendi toplumlarını istihmara (eşekleştirme) uğratıyorlar.

Ali Şeraiti:

“Uyanık olalım, bilimsel doyumla kendimizi düşünsel bakımdan doymuş sanmayalım. Bu çok yalancı bir doyma türü, çok büyük bir aldanış türüdür. Bu durum özellikle okumuşlarımıza, zamânımızın aydınlarına özgüdür. Bunlar bilimsel yönden doygunluğa ulaşınca, yüksek öğrenim görünce, bilimsel bakımdan geniş bilgiler ve seçkin dereceler elde edince, büyük üstadlar ve kitaplar görünce, tamâmen estetik bilimsel görüşlere ulaşınca kendilerinde bir gurur hisseder, kendilerini yeterli görme duygusuna kapılırlar. Düşünsel bakımdan bilgili bir insan olmanın son derecesine vardıklarını sanırlar. Bu yalancı biat aldanıştır. Bu aldanışa kapılan bir bilgin, bir üstad, bir çevirmen, bir filozof, bir büyük mutasavvıf, bir edip, bir târihçi, hattâ halktan biri bile çoğunlukla düşünsel bakımdan tamâmıyla bir sıfırdan ibâret olmasının mümkün olduğunu düşünmez. Böylece bilinç bakımından halkın en basit kimselerinden biri olarak kalmış olur. Bilgi, öz-bilinç, toplum bilgisi ve zaman bilgisi bakımından, gözü yazıyı bile tanımayan basit birinden daha da aşağılarda kalır.

Bu çok acıklı bir durumdur. Câhil bir bilgin olmak, okumuş birisi olarak bilinçsiz kalmak, çok kabarık diplomalar ve hayli ciddî unvanlarla doktor, mühendis, yüksek lisans, doçent, profesör ve benzeri bir insan olmak; ama bilinç, anlama, bilgi yönünden, toplumu ve kendisini bir-birine bağlayan zamâna karşı sorumluluk duygusu ve târihin hareketinin belirlenmesi bakımından sıfır olmak, kör ve sağır olmak büyük bir tehlikedir, acıklı bir durumdur. Bu, bilgin olduğu hâlde câhil olma tehlikesidir. Bunun tehlikesi de insanın genellikle bilgiyle doyunca, düşünsel açlık hissetmemesi bakımındandır. Bu-gün Dünyâ’da ortaya konan durum -buna bakar ve görürsek- tamâmen ayrı bir meseledir, ‘bilimsel meselelerden’ ayrı ‘düşünsel bir mesele’dir. Modern çağlar, modern yanlışlıları da yanında getirir. Târih, insanın bilinçli hareket etmesinden çok, ahmakça hareket örnekleriyle doludur” der.
 
Müslümanlar modern teorilerin teolojiyle/din ile de örtüştüğünü söylerler. Bunun nedeni, “yorum”un bir dayanak bulmasıdır. Din yoruma açıktır ama yanlış yorumlar din ile alâkalı olamaz. Zamânında Aristo’nun “dönmeyen Dünyâ” modeli de dîne uygun görüldü ve îtikad  meselesi yapıldı. Yaptıkları yanlış yorumlar onları yıllarca/yüzyıllarca yanlış bir inançta oyaladı durdu. Kimse “günlük yorumlar”ı evrenselleştirmemelidir.

Modern bilim bu kadar popülerleştirilince bâzı meal/tefsirciler de Kur’ân’daki bâzı âyetleri modern bilime uydurmak zorunda hissediyorlar kendilerini. Böyle olunca da Kur’ân’ı özne konumundan alıp nesne konumuna sokmuş oluyorlar. Hâşâ; tabî ki de böyle bir şey olamaz. Böyle bir şey olması için bilimin mutlak-doğru olması gerekir. Mutlak/kesin doğruluğu olmadığına göre böyle bir şeyden bahsedilemez.

Peki “bâzı âlimler” bu görüşleri nereden aldılar? Kur’ân’ın âyetlerini ve Peygamberimizin sözlerini değerlendirirken kriter olarak kullandıkları bu ön-yargılarının kaynağı nedir? Tabî ki de bilim. Yeter ki bilime ters düşülmesin. Oysa diğer bâzı âlimler farklı düşünüyorlar:

“Kur’ân’ı anlamanın, açıklamanın ve İslâm’a uygun bir düşünce sistemi oluşturmanın ideâl yolu şudur: İnsan böyle bir işe girişirken bütün eski düşüncelerini kafasından silip atmalı, Kur’ân’a her türlü ön-yargıdan arınmış bir mantık ve bilinçle yaklaşmalı, varlık alemine ilişkin gerçekleri Kur’ân’ın ve hadislerin açıklamaları ile uyuşan yargılara dayandırmalı, Kur’ân’ı ve hadisleri Kur’ân-dışı kriterlere göre değerlendirmeye kalkışmamalı.

Biz bu sözleri, elbette ki, Kur’ân’a inanmakla birlikte onun âyetleri ile kafalarındaki ön-yargılar ve zihinlerinde çöreklenen doğal gerçeklere ilişkin eski düşünceler arasında uyum sağlamak amacı ile âyetleri çarpıtarak yorumlamaya kalkışanlara söylüyoruz.

Bir de Kur’ân’a inanmadıkları hâlde sırf bilimsel buluşlar o noktaya eremedi diye Kur’ân’daki bu tür kavramları inkâr etme gayret-keşliğine kapılanlar var ki, bunların tutumu gerçekten gülünçtür. Sebebine gelince bilim, henüz önünde duran ve deneylerinde kullandığı varlıkların sırlarını bilemiyor. Üstelik azımsanmayacak sayıdaki gerçek bilim-adamları yavaş-yavaş, tıpkı dindarlar gibi, “bilinmezlik” gerçeğine inanmaya başlamışlar, en azından bilmediklerini inkâr etmekten vaz-geçmeye yönelmişlerdir. Çünkü bu adamlar daha önce bilimin aydınlığa çıkardığını sandıkları, üstelik gözleri önünde duran bir-çok konuda bilinmezlik duvarları ile yüz-yüze geldiklerini görmüşlerdir, hem de bu çıkmazlara saplanırken kullandıkları yöntem bilimsel araştırma yöntemi olmuştur. Bu-yüzden soylu ve bilimsel bir alçak-gönüllülüğü benimsemişlerdir. Bu alçak-gönüllü tutumda ne iddiâlı konuşmaların belirtilerine ve ne de bilinmezlik gerçeğini küstahça reddeden bir şımarıklığın damgasına rastlayamazsınız. Fakat bilim-simsarları ile bilimsel düşünce yaygaracıları böylesine soylu bir alçak-gönüllülüğün uzağındadırlar, onlar hem din-kaynaklı gerçekleri ve hem de bilgimize kapalı gerçekleri pervâsızca inkâr etmeyi sürdürüyorlar.

Kur’ânî gerçekler, varlık âlemine ve bu varlık âleminde bulunan güçlere, ruhlara ve canlılara ilişkin doğru ve gerçek bir düşünce oluşturmamızı sağlayacak yeterliliktedir. Çevremizde kımıldayan bu güçlerle, ruhlarla ve canlılar ile bizim varlıklarımız ve hayatlarımız arasında karşılıklı etkileşim vardır. İşte bu düşünce müslümanı diğer insanlardan ayrı yapan, onu saplantılar ve hurâfeler ile kof iddiâlar ve şımarıklıklar arasındaki orta noktaya yerleştiren tutarlı düşüncedir. Bu düşüncenin kaynağı Kur’ân ve sünnettir. Müslüman öbür bütün düşünceleri, bütün sözleri, bütün yorumları bu iki kaynağın ışığında değerlendirir”.

Bilim Kur’ân’a değil, Kur’ân bilime ışık tutar. Kur’ân’ı yorumlamada “bilimsiz” yapamayanları Seyyid Kutub’da eleştirerek der ki:

“Modern ilmin başarılarına tutkun olan çağdaş tefsircilerin bâzıları Kur’ân’da geçen Hz. Süleyman’ın kıssasını yorumlarken diyorlar ki; Hz. Süleyman’ın kuşların, hayvanların ve böceklerin dillerini anlaması bu-günkü modern bilimsel araştırmalar yoluyla hayvan dillerini çözmeye çalışmanın bir türüdür. Hâlbuki böyle bir yorum mûcizenin karakterini ve tabiatını değiştirmek anlamına gelir. İnsanın sınırlı olan bilimi karşısında, hayranlık duygusuna kapılmanın ve bu bilim karşısında yenilgiye uğramanın etkilerinden biridir. Çünkü Allah’ın kullarından birine böceklerin, hayvanların ve kuşların dillerini hiç-bir çaba sarf etmeden ve hiç yorulmadan katından bir bağış olarak öğretmesi, gerçekten çok basit ve çok kolaydır. Böyle bir şey Allah’ın canlı türleri arasına koyduğu engelleri kaldırmasından ibârettir. Çünkü Allah bu türlerin hepsini yaratandır.

Bir noktayı ısrarla vurgulamak istiyoruz. Bu nokta Kur’ân’ın ifâdelerini insan ürünü bilimsel buluşlarla sınırlamaktan kaçınılmasının gereğidir. Çünkü bilimsel buluşlar hem doğru, hem de yanlış olabilecekleri gibi, insanın bilgi ufku genişledikçe, bilgi edinme yöntemleri çoğalıp olgunlaştıkça değişmeye, başkalaşmaya açıktırlar. Bâzı iyi niyetli araştırmacılar Kur’ân’daki ifâdelerin anlamları ile bilimsel buluşlar arasında -bu buluşların deney sonucu mu, yoksa teori mi olduklarına bakmaksızın- uyum sağlamak için can atarlar. Bunu Kur’ân’ın ileri-görüşlülüğünü, mûcizevi niteliğini kanıtlamak niyetiyle yaparlar. Oysa Kur’ân, değişmez ifâdeleri değişken bilimsel buluşlarla uyuşsa da, uyuşmasa da mûcizedir. Onun ifâdelerinin anlamları her zaman değişmeye ve başkalaşmaya açık olan, hattâ temelden doğru yada yanlış sayılma ihtimâli ile sürekli karşı-karşıya bulunan bilimsel buluşların dar kalıplarına sıkıştırılamayacak derecede geniş kapsamlıdır. Bilimsel buluşların Kur’ân’ın ifâdelerini açıklamaya ilişkin tek faydası vardır. O da Kur’ân’ın kafamızdaki anlamını genişletmektir. İnsanın gerek iç-dünyâsına, gerekse dış-dünyâsına ilişkin bir konuya âyetler kısaca değinmekle yetinmiş ise o konudaki bilimsel buluşlar âyetin anlamını düşünürken düşünce ufkumuzu zenginleştirebilir. Fakat bu durumlarda “filânca âyetin anlatmak istediği şey işte şu bilimsel buluştur” diye kestirip atmaktan kaçınmalıyız. Bunun yerine “şu bilimsel buluş, falanca âyetin anlamının bir bölümü olabilir” dememiz gerekir.

Şunu da hemen belirtelim ki, insan aklının bilinmezin ufuklarını kurcalayacağı belirli bir araştırma alanı vardır. İslâm bu alandaki araştırmaları ısrarla teşvik eder, aklı güçlü bir destekle o yöne doğru iter. Fakat bu belirli alanın ötesinde insan aklının araştırma çalışmasına girişemeyeceği bir başka alan vardır. Akla bu güç verilmemiştir. Çünkü insanın bu alanı araştırmaya ihtiyâcı yoktur. Yer-yüzündeki halîfelik görevi için gerekli olmayan bilgiler insana kapalı tutulmuştur. Ona bu alanda yardımcı olmanın hiç-bir gerekçesi yoktur. Çünkü bu tür bilgiler ona göre olmadıkları gibi onun uzmanlık alanına da girmezler. Bu tür bilgilerin çevresindeki canlı ve cansız varlıklara göre evrendeki konumunu bilmesine yarayacak kadarı gereklidir ki, bu kadarlık gayb bilgisini insana açıklama işini yüce Allah’ın kendisi üstlenmiştir. Çünkü bu bilgi onun öğrenme gücünü aşar, ayrıca yüce Allah ona verdiği bu gayb bilgisinin dozajını kapasitesine göre ayarlamıştır. İşte meleklere, şeytanlara, rûha, ilk yaratılışa ve insanın ilerde ne olacağına ilişkin gayb bilgileri bu tür bilgiler arasındadır.

Yüce Allah’ın gösterdiği yoldan saparak başka yollar tutturanlara gelince bunlar iki ana gruba ayrılırlar.

Birinci gruptakiler sınırlı akılları ile “sınırsız”ı kavramaya kalkışırlar; kutsal kitaplara baş-vurmaksızın yüce Allah’ın zâtını ve bilgimize kapalı âlemlerin sırlarını açıklamaya yeltenirler. Evrenin sırlarını ve bölümleri arasındaki ilişkileri açıklamaya çalışan filozoflar bu gruba girerler. Adamlar bu çabaları sırasında tökezlerler, tıpkı doruğuna erişilmez bir yüce dağa tırmanmaya kalkışan çocuklar gibi zavallılaşırlar. Yada “var-oluş” bilmecesinin sırrını çözmeye yeltenirler. Oysa evren alfabesinin daha ilk harflerini bellemiş değillerdir.

Bu grupların ikincisine gelince, bu adamlar felsefecilerin bilgi edinme yöntemlerinin yararsızlığını anlamışlar, bu yüzden bilim edinme ve araştırma çabalarını tümü ile deneysel ve uygulamalı bilimler alanında yoğunlaştırmışlardır, bilgimize kapalı alemlerin sırlarını kurcalamayı kesinlikle bir-yana bırakmışlardır. Çünkü bu alana girecek yol bulamadıkları gibi yüce Allah’ın o alana ilişkin direktiflerini de umursamamışlardır. Bu yüzden zâten yüce Allah’ı kavramaktan da yoksun kalmışlardır. Bu adamlar onsekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda aşırılıklarının doruklarında gezindiler. Fakat bu yüzyılın başlarından îtibaren içinde yüzdükleri bilimsel şımarıklığın sarhoşluğundan yavaş-yavaş ayılmaya başladılar. Çünkü madde, avuçları içinden kayarak ışınlara (radyasyona) dönüştü, özü bakımından belirsizliğe gömüldü, Hattâ nerede ise hangi kânunlara bağlı olduğu bile bilinmez oldu.

Kur’ânî düşünce yapısı ise, her-türlü aşırılıktan uzak, bilgi edinme kanallarını insanın yüzüne kapamayan, bununla birlikte insanı masalların ve asılsız kuruntuların peşinden koşturmayan, sağlıklı bir düşünce yapısıdır”.

Zâten batı, modern bilimdeki temel doğrulara, İslâm-âlimlerinin eserlerini (ç)alarak (çünkü kaynak göstermiyor) ulaşmıştır. Mustafa Armağan bu konuda şunları söyler:

“Bize sâdece Osmanlı târihi değil, Avrupa târihi de tek-yanlı öğretilmiştir. Kopernik’in gezegenler teorisini Şam’lı bir İslâm âlimi olan İbnüş-Şâtır’dan (ç)alışı da Avrupa târihinin meçhul kalmış yönlerindendir.

1950’li yıllarda Kopernik üzerine çalışan bilim-târihçisi Otto Nieugebauer müthiş bir buluş yapmıştı. Şam’lı astronom İbnü’ş-Şâtır’ın Nihâyetü’s-Sülfi Tashihi’l-Usul adlı Arapça eserini, matematik profesörü Edward Kennedy’nin tavsiyesi üzerine dikkatle incelemiş ve tek kelime Arapça bilmemesine rağmen içerisindeki çizimlerin Kopernik’inkilere müthiş benzerliği karşısında şoke olmuştur. Yoksa Kopernik’in eseri orijinâl değil miydi? Ve acaba nerden aldığını bilmediğimiz teorisinin kaynağı bulunmuş muydu?

Bilim-târihçisi George Saliba, bu buluşun, Avrupa biliminin kökenleri ile İslâm-bilimi arasında bir bağlantı noktası olabileceği görüşündedir. Dolayısıyla bir Avrupa mûcizesi yok, İslâm-bilim mirasından aktarmalar vardır. Vaktiyle müslüman âlimler de Yunan’lılardan pek-çok şey öğrenmişlerdi ama üstadlarından aldıklarını açıkça belirtiyorlardı. Oysa Kopernik bilgilerini nereden aldığını ısrarla gizlemişti.

Zamanla araştırmalar derinleşti ve görüldü ki, Kopernik aslında sâdece İbnü’ş-Şâtır’dan değil, ondan 1.5 asır önce yaşamış Nasirüddin Tûsî’den de “Tusi çifte bağı” denilen teorem ve bunun çizimini aynen almış ama yine kaynak belirtmemişti.

Bunlara, 1973 yılında yeni bir kanıt eklendiğinde heyecan doruğa çıkmış gibiydi. Willy Hartner adlı bilim-târihçisi bir adım daha atmış ve Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki bir yazma eserde, Kopernik’in kopya çektiğinin en ciddî kanıtını yakalamıştı.

Buna göre Kopernik, kendisinden yaklaşık 300 yıl önce benzer bir kanıtlamaya giden Tusî’nin çizimindeki harfleri bile aynen kopya etmekten çekinmemişti. Tusî “elif’”i kullanıyor, Kopernik ise ona Latin alfabesinde A diyordu. Tusî “be” derken Kopernik B yapıyordu onu. Aynı şekilde “dal” harfi yerine D, “ha” harfi yerine de H demişti. Fakat tek bir harf, orijinâlinkinden değişikti: Tusî’nin “ze” dediği yeri Kopernik F diye işaretlemişti. İşte bu tek harf değişikliği kafaları karıştırmış, ancak uzmanlar bunun, Arapça bilgisi kıt birinin bu metnin bir nüshasını Kopernik’e okurken “ze”yi F diye okuduğu hükmüne varmışlardı. Çünkü Arapça el yazısında bu iki harf, yani “ze” ile “fe” harflerinin yazılışları bir-birine çok benzemektedir.

Kemal Tâhir: “Biz târihi çalınmış bir milletiz der”.

Ve sorar:

“Neden bir 17.yüzyıl Bilimsel Devrimi’nden söz edilir de, 10.yüzyılda gerçekleşen ve bir-kaç yüzyıl süren İslâm Bilim Devrimi’nden söz edilmez?. Neden Avrupa Rönesans’ndan söz edilir de, müslümanların Rönesanslarını en az 5 yüzyıl önce gerçekleştirdiklerinden dem vurulmaz?”.

Bilim, bilim-dışı önermeleri eleştirirken onları biraz da falcılık-kâhinlikle suçlar. Ama kendisine gelince, meselâ “evrenin başı ve sonu” teorisini mutlak-doğru gibi açıklamaktan hiç çekinmez. “Hattâ, yaptıkları bu “bilimsel kâhinlik”in eleştirilmesine bile dayanamazlar.
                                                                      
Seyyid Kutub:

“İslâm’i araştırmalarda Batı-düşüncesinin yöntemlerine ve bu yöntemler uyarınca ortaya konulan ürünlere güvenmek büyük bir gaflet olur. Günümüzde yaşadığımız koşullar nedeni ile batı’dan almak zorunda olduğumuz deneysel bilgileri dâhi alırken bunlara felsefî yorum katılması ihtimâli olduğu için, son derece dikkatli davranmamamız gerekir. Çünkü bu bilimlere katılması olası felsefî yorumlar top-yekün din düşüncesine, özellikle İslâm düşüncesine (dünyâ-görüşüne) temelden karşıdırlar. Miktârı ne olursa-olsun böylesi yorumlar İslâm pınarının sâfiyetini bozmaya ve onu zehirlemeye yeterlidir” der.

Gerekli araçların ellerinde bulunmasından dolayı bilim-adamları doğru yargılara da varırlar tabi. Bu yargılara diyecek bir şeyimiz tabî ki de yoktur. Müslümanlar bu tarz bilgilere güvenebilirler. Bu bilgileri hem güvenip alabiliriz, hem de o bilgilere katkılar yapabiliriz.

Ey dindar bilim-adamları! Kâinâtın büyüsünü paçavra teorilerle bozmaya çalışmayın. Başaramazsınız. Kavlî âyetler toplamı olan Kur’ân’ın “koruma programı” olduğu gibi; kevnî âyetler toplamı olan kâinâtın da bir “koruma programı” vardır. “Şihab”lara dikkat edin. Bu “koruma programı”nı delerek/delmeye çalışarak insanların tasavvurlarını bozuyorsunuz. Yamuk tasavvurlar inşâ ediyorsunuz. Tasavvurda milimetrik sapma, eylemde kilo-metrelere tekâbül ediyor.

Ey bilim-adamları! Her-şeyi görmeniz mümkün değildir. Gelin “her şeyi “Gören”in bildirmesiyle bakın kâinâta. Çünkü her-şeyi hakkıyla sâdece Allah görür. Aksi-takdirde gördüğünüz şeyler bir serap olmaktan öte gidemeyecektir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2016


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme