19 Şubat 2016 Cuma

Muhâfazakâr İslâm’cılık Siyâsal İslâm’cılık


İslâm’ın-müslümanların cihangir devleti olan Osmanlı’nın yıkılmaya yüz tutmasıyla birlikte, kötü durumu tersine çevirerek yeniden İslâm’ın hâkim olması için başlatılan “İslâm’cılık” düşüncesi, 20. yy. boyunca çeşitli yorumlara ve eylemlere konu oldu. Bu süreç boyunca İslâm’cılık fikirsel ve eylemsel olarak önemli kazanımlar elde etti fakat hem batı’nın yeni düşünceleri-ideolojileri ve teknolojileri, hem de farklı görüşleri nedeniyle destekten mahrum kalmaları netîcesinde İslâm’i hareketler -Îran İslâm Devrimi örneği hâriç- siyâsi anlamda hâkim duruma gelemediler. Îran İslâm Devrimi’ni ise zamanla oluşan mezhep taassubu nedeniyle konuşamadık ve örnek gösteremedik. Dış güçlerin, afallamalarına neden olan bu devrimi çeşitli şekillerde blôke etme siyâsetleri, devrimin diğer müslüman ülkelere de sirâyet edip “yeni devrimler” olmasını önledi. Sovyet bloğunun zayıflayıp yıkılmasıyla birlikte bâzı İslâm’cılar, “vahiy-merkezli siyâsi hâkimiyet” fikrinden koparak muhâfazakârlaştı ve bir-süredir batı paradigması hayrânı olan İslâm’cılar, dış güçlerin Yeni Dünyâ Düzeni çerçevesinde desteklendi ve muhâfazakâr İslâm’cılık yükselişe(!) geçti.  

 

Evet; iki çeşit İslâm’cılık vardır: Siyâsal İslâm’cılık ve Muhâfazakâr İslâm’cılık. Siyâsal İslâm’cılık, vahiy-merkezli bir devlet kurarak, Allah’ın sözünü Dünyâ’ya hâkim kılmak için, “yeniden hak düzeni meydana çıkarmak” ve “herkes için” olan gerçek adâletin meydana çıkmasına yönelik olan İslâm’cılıktır. Muhâfazakâr İslâm’cılık ise, bâtıl batı paradigmasının etkisinde kalan ve bu paradigma (sistem) içinde kalarak İslâm’ı yaşamak isteyen muhâfazakâr İslâm’cılıktır ki böyle bir şey istemek samîmi bir müslümanlık değildir ve batı paradigması düşüncesi merkezli bir İslâm’cılık, mecbûren “sınırlı bir İslâm” olacağından, Kur’ân bu tarz düşünceleri “azap nedeni” olarak görür:

 

 “Sonra (yine) siz, bir-birinizi öldürüyor, bir bölümünüzü yurtlarından sürüp-çıkarıyor ve günah ve düşmanlıkla aleyhlerinde ittifaklar kuruyor ve size esir olarak geldiklerinde onlarla fidyeleşiyorsunuz. Oysa onları çıkarmanız size haram kılınmıştı. Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünyâ-hayâtındaki cezâsı aşağılık olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” (Bakara 85).

 

Evet; muhâfazakâr İslâm’cılıkta, yâni batılı zihniyetten en azından teknoloji-ideoloji anlamında ayrılmadan oluşturulacağı sanılan İslâm’cılıkta, Kur’ân’ın tamâmı hayatta hâkim kılınamaz, hattâ görünür bile kılınamaz. Hattâ ve hattâ laik-seküler batılı ideolojilerle barışık muhâfazakâr İslâm’cılık anlayışı ile oluşturulacak bir siyâsette müslümanlar, Kur’ân’ın fıkhı ile amel edilmesini teklif bile edemezler. Zâten Türkiye anayasasının 24. maddesinde: “Kimse, Devletin sosyâl, ekonomik, siyâsi veya hukûki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyâsi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne sûretle olursa-olsun, dîni veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismâr edemez ve kötüye kullanamaz” denir. Laik ve seküler düşünceye göre din=istismâr düşüncesi hâkim olduğundan dolayı, maddeciler din deyince “istismâr” anlıyor. Bu anlayış, “dînin devlete karışmaması” düşüncesini öngörüyor. İşte siyâsal İslâm diye adlandırdığımız İslâm’cılık bunu zinhar kabûl etmeyen bir İslâm’cılık iken; muhâfazakâr olan “layt-ılımlı İslâm’cılık” ise, İslâm’la, Kur’ân’la bire-bir zıt olan bu düşünceyi baş-tâcı yapıp akide unsuru hâline bile getirebilen bir “sözde İslâm’cılık” şeklidir.

 

Gerçi artık, bir zamanlar siyâseti ele geçirme hayâlini kuran muhâfazakâr İslâm’cılar, siyâseti güyâ ele geçirmelerinden sonra “İslâm kişiseldir, devlet laiktir” düşüncesini, inanarak ve savunarak İslâm’i anlamda anlaşılamayacak bir düşünce ve inanç içerisine girmişlerdir. Böylelikle İslâm hayattan da uzaklaştırılmış ve sâdece şekle-görünüme indirgenmiştir. Muhâfazakâr İslâm’cılar devlete-siyâsete aslında İslâm’i anlamda sâhip olmamışlardır. Sâdece “seküler anlamda” sâhip olmuşlardır ya da muhâfazakârlara bu doğrultuda görev verilmiştir. Çünkü “değiştirilemez maddeler” aynı şekilde orada duruyor ve Kemalist devrimin maddeleri aynen geçerlidir. Yâni İslâm’i anlamda değişen bir şey olmamıştır. İslâm-dışı=bâtıl bir ideolojiyi müslüman olan ya da namaz kılanların yönetmesiyle, gayr-i müslim ya da ateist olanların yönetmesi arasında fark yoktur. Yine seküler-laik-kapitâlist-liberâl düzen devâm etmektedir zîrâ. Zâten küresel emperyâlizm ve tağutizm onlara ancak bu koşullarda bir siyâsi iş-başılık görevi vermiştir. Küresellik kapsamında böyle bir yapılanma işlerine geliyor zîrâ. Yeni Dünyâ Düzeni’nde böyle bir yapıya ihtiyaç vardı ve oluşturuldu. İşte bir “izin” kapsamında iş-başına geçirilen muhâfazakâr sözde İslâm’cılar, bu nedenlerle İslâm’i anlamda bir “değişiklik” yapamazlar ve zâten artık böyle bir düşünceleri kalmamıştır ve hattâ bu tür düşüncelere düşmanlık derecesinde karşı olmuş durumdadırlar. Bu muhâfazakârların “İslâm’ı yeniden diriltip hayâta hâkim kılma” düşünceleri yoktur. Ali Bal:

 

“Müslüman toplum, 90’lı yıllara gelinceye kadar İslâm karşıtı güçlerin, İslâm’ı câmiye, dört duvar arasına hapseden, onu siyâsal ve kamusal alandan süren, dîni mistik-ruhsal bir tatmine indirgeyen ideolojik operasyonuna ilâveten, dindar kesimin kendi içinden çıkan ve İslâm’ın siyâsal içeriğini boşaltarak devletsiz bir İslâm algısını ön-plâna çıkaran yeni bir zihinsel ve siyâsal ifsad-dalgası ile karşı-karşıya kalmıştır. Bu-gün iktidar koltuğunda oturan İslâm’cılık işte böyle bir İslâm’cılıktır. Bu bakımdan bizim sözünü ettiğimiz İslâm Devleti tezini, içi boşaltılmış, “İslâm’sız İslâm’cılık”la karıştırmamak gerekir. Hâl-i hazırdaki -hâkim- İslâm’cılık anlayışı, fıskın ve fesadın önünü kesmek, servetin ezilen sınıf aleyhine zengin sınıfın elinde yığılmasını önlemek, herhangi bir tağûtî gücün tahakkümüne rızâ göstermemek, küresel hegemonyanın siyâsî, iktisâdî ve askerî paktlarına dâhil olmamak gibi İslâm’î erdemlerden ferâgat ederek -küresel güçlerin göz yumması sonucu- iktidar olmuş bir İslâm’cılıktır. Her-şeyden önce bu “İslâm’sız İslâm’cılık”la, İslâm’ın mazlumdan, ezilenden yana olma ve küresel hegemonyayla uzlaşmama esasına dayalı İslâm’cılığı kesin olarak bir-birinden ayırmak gerekir” der.

 

İslâm özünde radikâldir. Bir kesinlik ifâde eder. Muhâfazakâr İslâm’cılık ise radikâl İslâm’cılık değildir, “göreceli bir İslâm’cılık”tır ki böyle bir İslâm’cılıktan bahsedilemez aslında. İslâm’cılık radikâl olmalıdır. Atasoy Müftüoğlu:

 

“İslâm’cılık hakkında, kolonyalist akla/mantığa dayalı yorumlar yapanlarla, İslâm’i bir vâroluş tasavvur edilemez. Çıkarcılığa dönüştürülmüş ve kurumsallaştırılmış dindarlık biçimlerinin İslâm’cılığı yargılamaya hakları yoktur. Bütün boyutlarıyla bilincinde olmadığımız, ahlâkî sorumluluğunu üstlenemediğimiz tartışmalara katılmamalıyız. İslâm’i vâroluş bu-günün dünyâsında ancak radikâl olmakla mümkündür. Zâten İslâm’cılık demek, İslâm’ın bir “özne” olmasını sağlama mücâdelesi demektir. İslâm’ı sâdece politik bağlama hapsetmekle alâkası yoktur. O bir bütünlüğün ifâdesidir ve bu bütünlüğü yeniden hayâta kazandırma mücâdelesinin adıdır. Radikâl olmak büyük bir mazhâriyettir. Ilımlı olmak ise tanımı olmayan bir çürümeye mahkûm olmak demektir” der.

 

Muhâfazakâr İslâm’cılıkta Kur’ân yerine İslâm ve Kur’ân dışı felsefe-din olan tasavvuf ve tasavvuf büyükleri el üstünde tutulur, târikatlar ve târikat büyükleri örnek alınır. Bu kurumların ve kişilerin Kur’ân’a bire-bir aykırı düşünce ve sözleri es geçilir ki muhâfazakâr İslâm’cılık, bu nedenle İslâm’ın özüne de vâkıf değildir ve “indirilmiş din” yerine “uydurulmuş din”in tarafında yer alır ve ona göre söylemde bulunurlar. Böyle olması işlerine-çıkarlarına öyle geldiği içindir, zâten küresel tağutlar onların bu yönde bir seyir izlemelerini emretmektedir ve zâten buna meyyâl olmaları nedeniyle “yol” verilmiştir onlara.

 

Muhâfazakâr İslâm’cılar, siyâsi İslâm’cıları sürekli kötülerler ve sürekli olarak hakaret ederler. Aslında onlarla söz düellosuna girebilecek çapları yoktur. Çünkü siyâsal İslâm’cılar Kur’ân-merkezli bir düşünüşe sâhiptirler ki karşı tarafın buna üstün çıkması söz-konusu olamaz. Muhâfazakâr İslâm’cılar, makam-mevki sâhibi oldukları için kendilerini üstün gibi gösterirler sâdece. Türkiye’de muhâfazakâr milliyetçi İslâm’cılığın temsilcilerinden biri olan Necip Fâzıl’ın; siyâsi İslâm’cılığın temsilcilerinden olan Mevdudi’ye “merdûdi” diyerek onun hakkında şunları söyler:

 

“Mevdûdî “İslâm’da İhyâ Hareketleri” adlı eserinde dar ve kuru aklı biricik metot olarak kullanıyor, bu metodun baş temsilcisi İbn-i Teymiyye’yi göklere çıkarıyor, İmâm-ı Rabbânî Hazretleri gibi beyninin her zerresi güneş bir iç ve dış kahramanını yalnız dış cephesiyle ele alıp içini görmemezlikten geliyor. Böylece tasavvufu, yâni kâinâtın Efendisi’nin “bâtın nûru”nu inkâr etmiş oluyor. Bende el-yazısı mevcut bir şehâdete göre de, bizzat bu şâhidin “mezhebiniz nedir?” sualine “mezhebim yok” cevâbını veren sapık..”.

 

Şehit Seyyid Kutup için de:

 

“Seyyid Kutup ise, Mısır’da önce sosyâlist fikirlerini yaydı, sonra din-adamı şekline girerek eski Kâhire müftüsü ve mason locası başkanı olan Abduh’un “dinde reformist” yolunu tuttu. Bütün kitaplarında olduğu gibi, tefsirinin birinci cildinde cihâdın bir kısmını kabûl, esas kısmını ise reddeder. Fikirleri sağlam değildir. Kendisinden af dilemesini isteyen yakışıklı orangotan maymunu Nâsır’a “Bir mü’min bir münâfıktan af dilemez” cevâbını veren ve kahramanca ölmeyi bilen bu zatı “sahte kahramanlar konferansımda gerçek kahraman olarak göstermiştim. Fakat sonradan gördüm ki Seyyid Kutup bir İbn-i Teymiyye meddahıdır. Ve kellesini kaptırdığı sosyalizma yularının zoruyla Hazret-i Osman’a adâletsizlik isnât eden ve dil uzatan bir bedbahttır. Îdam edilmeden önce bu sapıklıklardan istiğfar ettiğini söyleyenler oldu. Eğer öyle ise tam kahraman ve şehit… Değilse mücâdelesi kâfire karşı bir sanığın davranışından ileri geçmeyen bir zavallı”.

 

Seyyid Kutub ve Mevdûdi ile kıyaslamayı bile ayıp saydığımız bu muhâfazakâr İslâm’cı şâir, muhâfazakâr İslâm’cıların pirlerinden biridir.

 

Yine, şâirliğine laf edemeyeceğimiz Mehmet Akif Ersoy da, “Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı” söylemiyle, tam da muhâfazakâr İslâm’cıların istediği şekilde, asrın seküler idrâkini özneleştirirken, Kur’ân’ı o idrâke bağlayarak nesneleştiren bir söz söylemiştir. Böylece asrın idrâki merkezli bir anlayışa katkı yapmıştır. (Belki sonradan pişman olmuştur). Genelde şâirlerin siyâsi düşünceleri nedense konjonktürel oluyor.

 

Kelim Sıddîki şunları söyler:

 

“İslâm, Dünyâ’daki bütün büyük dinler arasında en “siyâsi” olanıdır. İslâm ilk yıllarında öyle bir siyâsi platform oluşturmuştu ki, buradan müslümanlar; büyük devletler, imparatorluklar ve bir dünyâ-medeniyeti ve kültürünün kurucusu olarak kendilerine evrensel bir rôl biçmişlerdi.

Acaba nasıl olmuştur da Muhammed’i mürşid edinenler pratikte sekülarizmi ideâl edinmiş, hristiyanlık sonrası modernizme boyun eğmiş, onu benimsemişlerdir?. Bunun muhtemel (akla çok yakın gelen) bir cevâbı batı’da kilise sonrası üretilen bilginin İslâm’la çelişir gibi durmayışıdır. Belki de dünyâ-coğrafyasının dört yanında birden ortaya çıkan modernist müslüman topluluğunun başlıca hikmet-i vücûdu budur!...

Mısır’da Seyyid Kutub ve arkadaşlarının îdâmı ve İhvan’ın uluslararası İslâm kanadının yok edilmesi, Suudi Arabistan etkisinin evrensel İslâm’ı hükmü altına almasıyla sonuçlandı. Önce Nasır’dan kaçanları himâye ettiler. Onlar artık İslâm âlimi (İslâm’cı) idiler, maaşlı idiler ve emniyetteydiler. Altmışlı yılların sonlarından îtibâren bunlar Cemaati İslâmi’den iltihâklarla da güçlenerek dışarı çıktılar ve bütün dünyâ-ülkelerinde İslâm’ı pro-Saudi (Suud Yanlısı) bir mecrâya oturtmaya, İslâm’ı o yönde ve özellikle Avrupa ve ABD’de örgütlemeye başladılar. Ve Seyyid Kutub’un “Amerikan İslâm’ı” dediği İslâm doğdu”.

Muhâfazakâr İslam’cıların milliyetçilik ve mezhepçilik merkezinde düşünüşleri vardır. Onlar için İslâm’dan-Kur’ân’dan önce milliyetçilik ve örf gelir. Zâten bu kesim Osmanlı’nın bir bakiyesidir ve son zamanlarda “Osmanlı’yı diriltmek”ten bahsediliyor. Osmanlı bilindiği gibi, “İslâm-merkezli”likten ziyâde “örf-merkezli”ydi ve Osmanlı, İslâm’dan önce “örfe göre şekil alan” bir devletti. Gerçi Osmanlı gayr-i İslâm’i devletin paradigmalarına îtibar etmezdi 19. yüzyıla kadar. İşte muhâfazakâr İslâm’cılık da İslâm’a aykırı olmasına rağmen, İslâm’dan-Kur’ân’dan önce, “milli, reel-politik ve milliyetçilik” merkezinde, mezhep-tasavvuf-târikat düşüncesiyle ve ilişkileriyle biçimlemiş bir düşüncesi vardır. Muhâfazakâr İslâm’cılar “sağcı lîderci”dirler ve buna aşırı bağlıdırlar. Bu nedenle de adâleti tam olarak yerine getirmeleri söz-konusu olmaz. Yine muhâfazakâr İslâm’cılar haksız da olsa “güçten” yanadırlar ve “sözün gücünü” değil, “gücün sözünü” dinlerler. Hattâ o merkezde bir düşünce/anlayışları vardır ve siyâsetleri de o minvâlde seyreder. Meselâ günümüzdeki iktidar olan muhâfazakâr İslâm’cılar dış güçlere bağlıdır ve ABD-Avrupa-İsrâil güdümündedirler. Oysa Allah Kur’ân’da: “Ey îman edenler, mü'minleri bırakıp kâfirleri veliler (dostlar) edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık olan kesin bir delil vermek ister misiniz?” (Nîsa 144) demesine rağmen oralı olmayarak yine de onlarla iş tutarlar ve her zaman da onlardan ihânet görürler. Fakat onların desteği ile iş-başına geldiklerinden dolayı yine de onlardan vazgeçemezler, vazgeçmeyecekler.

 

Muhâfazakâr İslâm’cılar, kendilerinde sanki çok geniş ve değerli bilgilerin olduğunu söyleyerek halkın; “adamların vardır bir bildiği”, ve “devlet aklı” düşüncesini oluştururlar. Kendilerini “üst akıl” olarak gösterirler. Halk da zanneder ki; “bu adamlar bir-şeyler yapacaklar ama şimdi şartlar uygun değil, ileride yapacaklar” düşüncesi oluştururlar ve bu düşünüş ve inanış onlara desteğin sürmesini sağlar. Bu bir çeşit siyâsi takıyyedir. Aslâ İslâm’i takıyye değildir. Bildikleri değerli bir bilgileri yoktur. Araştırıldığında herkesin öğrenebileceği şeylerdir ve sâdece niceliksel bilgilerdir bunlar, niteliksel değildirler. Zâten öyle değerli bilgileri olsaydı ülkeye faydası olurdu bu bilgilerin. Memleket böyle perişân olmazdı. Halka, “ulaşılmaz bilgilerinin” olduğunu zannettiriyorlar ve “dur bakalım” bekleyişini sürdürüyorlar. Demokrasiye de usûlden değil, esastan bağlıdırlar. Hâlbuki bir-zamanlar demokrasiyi; “amaçlarına ulaşmak için bir araç olarak kullanacaklarını” söylüyorlardı. Rûşen Çakır:

 

“Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıyken, 14 Temmuz 1996 günü Milliyet Gazetesi’nde çıkan Nilgün Cerrahoğlu imzâlı söyleşide ‘Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz’ ve ‘Demokrasi amaç değil araçtır’ demişti. ‘Yâni demokrasiyi içselleştirdiniz mi?’ sorusuna da çok kısa ama net bir cevap verecekti: ‘Kesinlikle içselleştirdim, hâlâ birileri çıkıp şeriat devletinden bahsederse, onu ciddiye almam’ diye cevap vermişti” der.

 

Celaleddin Vatandaş muhâfazakârlık için şunları söyler:

 

“Muhâfazakârlık, İslam ve Müslümanlık kavramları ile uzlaşamaz anlamlara sâhiptir. Muhâfazakârlık batı’da kilise karşıtlığı yaparak ortaya çıkan liberâlizme alternatif olarak üretilmiş bir ideolojidir. Dinden ve geleneklerden kopulmaması gerektiğinin savunulması modernleşmeye karşı olunduğu anlamına gelmez. Modernleşmenin, gelenekleri kapsayacak şekilde radikâl olmayan bir şekilde gerçekleşmesi ana fikirdir. Muhâfazakârlık, sekülerlikle dînî olanı bir-arada tutma çabasıdır. Müslümanlar için, içinde bulunulan zaman ‘muhâfaza’ edilmesi gereken bir zaman değildir. O zamânı ne yeniliklere ne de eskiye karşı korumak müslümanların amaçları arasında yer almaz. Müslüman’ın amacı, en önemli devri olan Asr-ı Saadet’i inşâ etme çabasıdır. Bunun mümkün olması da statükoyu muhâfaza etmek ile elde edilemez”.

 

Muhâfazakâr İslâm’cılık diye isimlendirdiğimiz kişiler aslında İslâm’cı değildirler. O nedenle onlara İslâm’cı yerine “muhâfazakâr milliyetçi” demek daha uygun olur. “Siyâsal İslâm’cılık” dediğimiz de aslında bir isimlendirmedir. İslâm’ın önüne-arkasına bir ek yapmayı sevmiyoruz aslında. Bu eki sâdece muhâfazakâr İslâm’cılıktan ayırmak için kullandık. Siyâsal İslâm’cılıktan kastımız; mü’minlik-müslümanlık-İslâm’lıktır. İslâm’dır yâni. Gerçek İslâm’cılar, İslâm’ı-Kur’ân’ı hayâta hâkim kılmak, Allah’ın sözünü hayâta hâkim kılarak Asr-ı Saadeti yeniden diriltmeyi amaçlayan ve hak ve adâleti yeniden ortaya koymak için çalışan kişilerdir. Bu, Allah’ın bir emridir zîrâ:

 

“Fitne kalmayıncaya ve dînin hepsi Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şâyet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir” (Enfâl 39).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Şubat 2016

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme