10 Şubat 2016 Çarşamba

Modern-Bilim Üzerine



Bilim nedir?. Bir kaynakta bilim hakkında şöyle bir yorum yapılır:

“Bizim bilgimiz, duyu organlarımızla aldığımız duyumlara bağlıdır. Duyumların ötesindeki şeyi bilmiyoruz. Meselâ, elektriğin ne olduğunu bilmiyoruz; sâdece onun ısı, ses, renk, titreşim v.s. hâlindeki izlenimlerini algılıyoruz. O hâlde bilgi-limitimizi aşan şeyler vardır. Bunlar hakkında hipotezler kurar ve oradan çıkarımlar yaparız. İşte, bilim budur.”

Mehmet Keçeci bilimin târifini şu şekilde yapar:

“Bilim, bilim-adamının bir gelinin duvağını her açtığında farklı bir görüntü görmesidir”.

İki tür bilim vardır, takvâya götüren bilim, fıtratı bozarak Allah’ı inkâr eden bilim. Allah’ı inkâr eden bir sistemden ya da topluluktan, insanları inkâr etmemesi/göz-ardı etmemesi beklenemez.

Bu kâinâtta hiç-bir şeyin kökeni ve târihi mutlak-doğru olarak bilinemez. O yüzden sâdece olgular üzerinde araştırmalar yapılmalıdır. Bilim sâdece olgular üzerinde çalışmalıdır. Biyoloji tüm canlılar üzerinde; zooloji hayvanlar üzerinde; jeoloji yer-küre üzerinde; ekoloji çevre ile ilgili vs. Ancak o zaman başta insan olmak üzere tüm varlığa bir yarârı olur. Modern-bilim ise sürekli yeni düşmanlıklar çıkaracak işler yapar. Evrim Teorisi canlı kökenine inmekle dolaylı/dolaysız yönden sosyâl düşmanlıklar ortaya çıkardığı gibi; Big-Bang Teorisi de kâinâtın kökeniyle ilgili araştırma yapmakla dolaylı/dolaysız yönden çeşitli ayrışmalara ve düşmanlıklara neden olmaktadır. Köken ile ilgili yapılan araştırmaların hiç-bir yararı olmamıştır ve de yoktur. Köken ve târih araştırmaları ancak insanlar/canlılar arasında bâriz farklar ortaya koyarak düşmanlıkları körükler. Zâten din ile bilimin çatışması bu noktada ortaya çıkar. Caner Taslaman:

“Kökene dâir bilimsel teorilerin kendilerine has zorlukları vardır. Bilimsel açıdan en dürüst yaklaşım, canlıların kökenine ve târihine dâir bilgilerimizin yetersizliğini kabûl etmektir” der.

Bilgi konusunda bir dergiden alıntı yapalım:

“Allah’a doğrudan yada dolaylı olarak atıfta bulunmayan bilgi faydasız bir bilgidir. İçerisine “anlam” konulmayan, aşkın değerlerden koparılan bir bilgi tehlikeli ve ölümcül bir silâha dönüşebilir. (Atom bombası gibi). Eğitimde insanlığa sunulan bütün bilgilerin içerisine o bilginin ahlâkı da konulmalıdır. Sâdece deney ve gözleme dayanan bir bakış-açısı bilgi elde etmede yetersizdir”.

Modern-bilim ve teknoloji hiç-bir insanî soruna cevap verememiş ve insanî sorunu çözememiştir.

Atasoy Müftüoğlu:

“Modern-bilim akımları deneyle doğrulanması mümkün olmayan olguları kabûl etmemek eğilimindedir. Modern-bilimin başarıları! dînî-akıl karşısında deneyci aklı büyük bir gurûra sevk-etmiştir. Bu gurur haksız bir gururdur. Çünkü tamâmen akla dayalı politikalarla insânî hiç-bir sorun çözümlenemez. Tamâmen akla dayalı inanç ve düşünce sistemleri gerçekleştirilemez. Çünkü gerek insan gerekse sosyâl hayâtın, aklın ve bilimin ilgi-alanı dışında kalan pek-çok özelliği bulunmaktadır.

Deneysel aklı bilginin kaynağı sayan sistematik bilgi-disiplinleri, madde-ötesi gerçeklikler ve sorunlar etrâfında ancak varsayımlara dayalı yaklaşımlar geliştirebilmektedir. Bütün bilgi-kaynakları tüm iddialarına rağmen gerçeğin ancak bir bölümünü açılayabilmektedir. Bu da gösteriyor ki var-sayımlara dayalı bilgi-sistemleriyle nihâi gerçekliğe ulaşılamamaktadır. Akıl aracılığıyla, duyular aracılığıyla, felsefe aracılığıyla ancak sorunlu ve sınırlı bilgiler edinilebilmektedir. Sınırlı olan bilginin araçlarıyla sınırsız olan gerçeklikler kavranılamaz” der.

Modern-bilim, teknolojinin kölesi durumuna gelmiş bilimdir. Öyle ki artık teknolojiye yaptığı kölelik nedeniyle yeni şeyler de söyleyemiyor.

Peygamberimiz, kişide ahlâka dönüşmeyen bilgiyi faydasız ve boş bir bilgi olarak değerlendirmiş ve bundan Allah’a sığınmıştır.

Hz. Ali:

“Seni ıslah etmeyen bilgi sapıklıktır” der.

“İlim” müslümanların elindeyken; takvâ, barış ve adâlet kokuyordu Dünyâ; ne zaman ki bâtıl batı’nın ve modern-bilimin eline geçti: fücur, savaş ve zulüm başladı. Çünkü ellerindeki bilgi “şuur”suz bilgiydi. Ali Şeriati:

“Kapitâlist bir sistemde bilgi, tam karşıt bir düzendeki bilginin aynısıdır. Nazi fizikçilerin tabiat hakkında sâhip oldukları bilgi, Nazi kurbânı olan fizikçilerin bilgisiyle aynıdır. Halîfe'ye bağlı bir âlimin din hakkında sâhip olduğu bilgi ile, halîfe'nin zincire vurduğu âlimin din hakkındaki bilgisi aynıdır. Birini cellât, diğerini şehîd; birini özgürlükçü, diğerini zorba; birini temiz, diğerini pis yapan, “bilgi” değil, “şuur” dur. “Hangi ilim?” sorusunun bir anlamı yoktur. Zîrâ ilim birdir. “Nasıl bir bilgi?” sorusu yersizdir. Zîrâ bilginin birden fazla türü yoktur. Fakat “hangi şuur?” sorusu cevaplanması gereken bir soru. Hacc gerekli cevâbı vermektedir. “Haram şuuru”. Harîm'de iffet, takvâ, hürmet ve tahâret gibi şeyler koruma altına alınmıştır. Şuurun bizzat kendisi aydınlıktır, gönül fânusunda, düşünce yağına parlak bir ışık saçar. Hikmet, peygamberlerin getirdiği, insanlara bahşettikleri “bilinç” budur, ne felsefe ne de ilim değil. İslâm’ın sözünü ettiği “ilim”, bilgi, bu ilimdir, aydının ve bilinçlinin beslendiği, ortaya koyduğu ilimdir bu ilim. Bu ilim, olay, olgu ve kurallar hakkında zihinsel, sübjektif tasvir değildir, aydınlıktır, nûrdur. Dışta değil, içte bir nûr. Ümmî Peygamberin de ifâdesiyle nûr olan ilim, Allah'ın dilediği kimsenin kâlbine attığı nûr olan ilim budur: “Yol ilmi”, “hidâyet ilmi.

Arafat ilmini herkes öğrenebilir. Meş'ar ilmi, Allah'ın, dilediğinin gönlüne ilhâm ettiği ışıktır, nûrdur. Allah kimi diler? kendi nefisleri yolunda değil, Allah yolunda çalışıp didinen, mücâdele eden kimseyi. “Bizim için cihad edenlere gelince, kuşkusuz biz onlara yollarımızı gösteririz” (Ankebût, 69). “Yol ve hidâyet ilmi”, bir “ümmî”yi, bir “bedevi”yi, toplumun önderi ve yol kılavuzu-meşâlecisi yapan kurtuluş bilinci, kurtuluş nûru, özel şuur budur. Bu ilim okuma-yazma bilmeye ihtiyaç göstermez. Defter, kitap ve sınıfla bir işi yoktur bu ilmin. Havzada ve üniversitede bu bilgiyi öğretmezler. Bu bilginin öğretim yeri cihad sahnesidir. Onun öğrencileri, toplumun mücâhidleri, Allah yolunun erleridir. Bu ilmin, ışığa, lambaya, lambanın isine, dumanına ihtiyâcı yoktur. Kendisi bizzat aydınlığın ta kendisidir, nûrun ta kendisidir” der.

Bilgi Allah’ın verdiğidir. “Prometheus”un aşırdığı değil.

Bilgiyi sâdece kavramak yetmez, bilginin amacını da kavramak gerekir. Bilginin amacını kavrayamayanlar yanlış yargılara varırlar. Bilginin amacını kavramak için önce “besmele” çekmek gerekir. Okumayı besmele ile başlatmak gerekir. Besmele ile başlamak, Allah ile başlamak demektir. Aksi hâlde işe Şeytan karışır. O yüzden besmelesiz bilim yanlış yargılara varmaya mecburdur.

Bilim-düşmanlığı yapmıyoruz. Bilim de bir hakikâttir. Çünkü bilimin “nötr” olanları da vardır ve bunların kabûl edilmesi çok doğaldır. “Bilim tek-başına hareket ederse hakîkat olmaktan çıkıp yanlış yargılara varır” diyoruz. Çünkü bütünlükten koparak hareket etmiş olur. Bütün, madde ve mânâ bütünlüğüdür. Mânâ ile yâni Allah ile berâber yürümesi lâzım ki doğruya ulaşsın ve insanlığa faydalar getirsin. Modern bilim-adamlarının yaptıkları aslında bölücülüktür ve bölücülük şirktir, şirk ise hüsranla biter.

Bilim ile bilimcilik, yâni “her şeyi ancak bilimin çözebileceği ve açıklayabileceği” iddiası farklıdır. Kapitâlizm, “bilim”i “bilimcilik”e dönüştürmüştür. “Bilimlilik”e evet; ama “bilimcilik”e hayır! diyoruz. Bilim doğayı araştırmamıza/anlamamıza yarayabilir, fakat bilimciliğin derdi başkadır: İnsanları teknoloji kölesi hâline getirmek.

Sir William Osler, Oxford Tıp Fakültesi öğrencilerine mêzun olduklarında yaptığı konuşmada diyor ki:

“Beyler, size şunu söylemek isterim ki, öğrendiğiniz şeylerin yarısı yanlış ve o yarının hangisi olduğunu bilmiyoruz”.

Bâzılarının inzâl olmuş Kur’ân’a istediğini söyletmeye çalışması gibi, kevni âyetler olan kâinâta bakan bilim-adamları da ona istediklerini ya da masa-başında ön-gördüklerini söyletmeye çalışıyorlar. Kur’ân nasıl kendine yabancı öğeleri kabûl etmeyip dışlıyorsa, kâinât da aynı şekilde uzak-yakın bir zaman sonra ön-görülerinin çoğunu çökertiyor.

Formül şu: Eğer bir ilim/bilim, Allah’ı hatırlatmıyorsa, aksine O’nu unutmasına yol açıyorsa; o ilim  yakın/uzak vadede büyük yıkımlara yol açacak, en azından yanında bir zarar getirecektir. Bir bilgi Allah’a yaklaştırdığı oranda doğrudur. Bilim-adamları ise modern-bilimlerini ve teorilerini yanlışlanamaz, hattâ eleştirilemez bir tahta oturtmak ve göstermek istiyorlar.

Fatih Topaloğlu:

“Bilim bu-gün teknoloji aracılığıyla günlük yaşantımızı öyle radikâl bir şekilde değiştirmiştir ki, ona yönelik eleştirel her bakış ilerlemeye ve teknolojik gelişmelere karşıtlıkla suçlanmaktadır” der.

Allah, müslümanları bilime vahiy aracılığıyla pek-çok yerde yönlendirmiştir. Ayrıca şunu da söylemek isteriz ki; İslâm’iyet, bilimi dinden ayrı bir şey değil, onu dînin bir parçası ve bir uzantısı olarak görmüştür.

Hz. Muhammed (s.a.v)'e kadar olan zaman-süreci içerisinde çoğun­lukla insanlık, gök olayları karşısında yanılgıya düşmüş ve onları kehânet ve falcılıkla yorumlama yoluna gitmiş ve hattâ yıldızlara tapınmaya kadar işi ileri götürenler olmuştur. Tek-Allah inancı ile bağdaşmayan ve tabiat olaylarını gerçekçi bir yaklaşımla ele almayan bu eski inanç ve zihniyetlerle İslâm şiddetli bir mücâdele içine girmiştir.

Doğa bilimleri sâdece gözlenen düzeni târif eden “genellemeleri” bize söyler. Bu genellemelerin mutlak doğru olması gerekmez. Bilimsel teoriler, zihinlerimizin evrene yüklediği ve ontolojik gerçeklikle ilişkisi önemli olmayan îcatlardır.

Modern-bilim “nasıl” ile ilgilenir ama “niçin” ile ilgilenmez. İlgilendiği “nasıl”ın da tüm ve tutarlı cevaplarını bulabilmiş de değildir. Çünkü bütüncül bakıştan mahrum etmiş kendini. “Nasıl”ın bir-çok sorusunun cevâbı “niçin”in içinde saklıdır. Bir şeyin en doğru açıklaması “nasıl” ile değil, “niçin” ile olur.

Eskiden felsefe denilen şeye şimdilerde bilim deniliyor. Bu yüzden bilimlerin verilerine olabildiğince temkinli yaklaşmak gerekir.

“Zâten bilim de mutlak/kesin bilgiden bahsetmez ki deniyor”. O zaman neden “herkesin kabûl ettiği” deniyor. O zaman modern-bilimi neden kesin olarak kabûl edelim. Kabûl etmeyenler neden yobaz görülüyor?.

Sartre:

“Nesne-dünyâsı olasılık-dünyâsıdır, ister bilimsel, ister felsefî  olsun, her kuram olasıdır” der.

Oscar Wilde:

“Herkes benim düşünceme katılırsa, yanılmış olmaktan korkarım” der.

Mutlak”a inanmayan modern-bilim, doğal olarak mutlak sonuçlar da veremeyecektir. Nesneler-dünyâsı bilimin dünsı olduğuna göre mutlak bir doğruluğu tanımaz, olsa-olsa görece bir doğruluğu (izâfet) tanır.

Fâtih Topaloğlu “modern bilim”e şu eleştirileri yapar:

“Bilim, bilginin ölçüsü müdür?. Bilmenin yegâne yolu bilim yöntemlerini geçerli saymaktan mı geçmektedir? Bilim adı altında geçen bütün faaliyetler aynı şeyi mi ifâde etmektedir? Bilimin ortaya koyduğu iddialar ve kullandığı teknik ve yöntemler eleştiriye açık mıdır?

Gerçekten de bilimin maddenin hareketlerini, onu yöneten yasaları bulgulayan ve bunları kuramsal olarak önceden kestirebilen bir “bilme yöntemi” olarak târif ettiğimizde, onun bu konuda bir ölçüt olarak ortaya konabileceğini kabûl etmiş oluruz. Ancak, belirtmek gerekir ki bunun ne ölçüde başarılı bir faaliyet olacağı yine de su götürmez bir hakîkat olarak ortaya konamayacaktır. Doğrusu bilime karşı duyulan güvenin aşırı bir şekilde abartılması ve onun dinsel bir kılığa sokulması; şaşmaz, kesin yasalar ortaya koyduğu düşüncesi ile sonuçlanmıştır. Bu düşünceyi savunan bilim felsefecileri, Feyerabend’in tâbiriyle “kendilerinden önceki Roma Kilisesi’nin savunucuları” gibi davranmaktadırlar. “Bir zamanlar din bilimsel retoriğin cephâneliğindeki belli tartışma ve iknâ yöntemleri kendilerine şimdi bilimde yeni bir mekân bulmuştur.” Böylece bilimin üstünlüğünün onun doğasından geldiği varsayımı, bilimin de ötesine geçerek herkes için bir îman nesnesi hâline gelmiştir.

Kendinde bu denli bir güç vehmeden bilimsel önermelerin eski tâbirle yakîn ifâde ettiği iddia edilmiştir. Böylece doğa yasalarıyla bilim yasalarının, bir eşitliğin iki tarafında yer alacak şekilde özdeşleştirilmesi, bilim yasalarının, taşıdığı kesinliğe kayıtsız-şartsız inanılması sonucunu ortaya çıkarmıştır. M. Şekip Tunç bu konuda: “Bu-günkü ilmimiz kâinatın mutlak bir aklîlik içinde olduğunu kabûl etmek için bize hak verdirecek gibi değildir. Zâten ilim hiç-bir hadiseyi ebedi ve mutlak olarak açıklayamıyor. Bu sebepler zincirindeki boşlukları tamamlasak bile mutlak bir ilk sebebe varacak değiliz. Çünkü ilmimiz dâima izâfi ve şartlı olarak kalacaktır” demektedir. Peki, bu-günkü bilim-anlayışının mümkün tek doğru bilgi yolu olduğu iddiası doğru mudur? Wallace Russell, bilim-adamlarının ortaya attığı her yeni hipotezi kabûl etme konusunda kafamızın oldukça karmaşık olduğunu söyleyerek, “prensip olarak biz biliyoruz ki hiç-bir bilimsel kanun mutlak bir güven garanti edemez. Bilim tarafından ortaya konulan Dünyâ’nın bilgisi her zaman açık ve revizyon konusudur” der. Poincare de bilimsel teorilerin târihsel bir gelişim gösterdiğini ve bu yüzden belli bir müddet için “doğru” kabûl edildiklerini söyler.

Bu durum Guenon’un tâbiriyle “bilimin salt değişim-dünyâsına kapanması” anlamına gelmektedir. Böylece sağlam ve kararlı bir dayanak noktası bulamayan bilim, ihtimâllere, tahminlere ya da salt farazî kurgulara indirgenmiş olmaktadır. Demek ki, bilimsel teorilere mutlak doğrular gözüyle değil, îtibâri gerçeklikler olarak bakılmalıdır. Hâlbuki bilim insanın doğru bilgiye ulaşmasını mümkün kılan yollardan sâdece birisidir ve insanlar çok değişik bilme biçimlerine, vâr olanla bağlantı kurarak faaliyette bulunma yollarına sâhiptir.

Belirtmek gerekir ki, bilimsel teorilerin değişme ve gelişme potansiyeline sâhip olması, her ne kadar bilimin mutlaklık iddialarını geçersiz kılsa da, onları güçlendiren bir durumdur. Bilimdeki gelişmelerin bir enkaz yığını hâline gelen kalıntılarından, bilimin iflâsı sonucuna varmak oldukça yanlıştır. Poincare’nin de isâbetle belirttiği gibi bu oldukça üstün-körü bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım bilim teorilerinin amaç ve rolünü kavramaktan uzaktır. Zîrâ bu enkazın yeni bulgu ve belgelerin temelini oluşturduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu anlamda bilimsel bilginin elde edilen yeni bilgi ve deneyimlerle daha fazla pekiştirileceği gibi değişme hattâ sarsılma olanağı da vardır. Bu durum onun mutlak anlamda kesin bilgiye ulaşma iddiasını ortadan kaldırmış ve onu “bilme”nin emin olmak demek olduğu geleneksel anlamdaki bilgiden ayırmıştır.

Bilim, belli sınırlar içindeki denemelerini tüm uzay için aynı olarak kabûl eder ki, bu, bilimsel değildir. Ne var ki tüme-varım, sınırlı bir uzay ve zaman-dilimi içindeki olguların gözlenmesinde sınırsız kapsamda sonuçlara ulaşma yönteminden başka bir şey değildir. Buna göre, tümel önermeler aslâ tamâmen doğrulanamazlar; olsa-olsa büyük bir kabûl edilebilirlik oranı içinde, daha sonraki gözlemlerle git-gide daha çok doğrulanabilirler. Öyle görünüyor ki genel ifâdeler için ancak çeşitli “doğrulama dereceleri”nden söz edilmektedir.

Kanaatimizce bilimsel bilgiye bu denli bir önem atfetmek, onu taşıyamayacağı bir sorumluluk altında bırakmak demektir. Bilimin gözlemsel olguları açıklamadaki başarısına karşın gerçeğe ulaşmada tek-başına yeterli olamayacağını, zîrâ evrenin anlam ve düzeni, canlıların sergiledikleri ereksel davranış biçimleri gibi konuların bir şekilde açıklama-dışı kalacağı açıktır. Bu konularla uğraşmayı metafiziğe eğilimli olmakla suçlamak da probleme çözüm getirmemektedir. Epistemolojisinde bilginin tek güvenilir yolunun bilimsel yöntem olduğunu ifâde eden ve “bilimcilik” diye nitelendirilen bu yaklaşım-tarzı, aslında Barbour’un da belirttiği gibi, bilime kendisinde olmayan bâzı idelere ulaşma işlevi yüklemekten başka bir şey değildir. Bunun anlamı ise sâdece belirli bir alanda geçerli olanı bütün beşerî bilgi alanlarına, hiç-bir ayırım gözetmeksizin yaymaya çalışmak demektir.

E. Boutroux, kânunların zihnin özel bir hâlinden çıkmadığını ve bunların matematik hakîkatlerin analitik bir devâmı olmadığını, aynı şekilde a priori sentetik hükümlere de dayanmadığını belirttikten sonra pozitivistlerin tüme-varımcı yaklaşımlarıyla ilgili şunu söyler: “Eskiler, tecrübeden evrensel kânunları ve zorunluluğu değil, sâdece genel ve muhtemel olanı çıkarmaya çalışıyorlardı. Hâlbuki yeniler için tüme-varım sihirli bir kelime olup, onunla tikelden tümeli, zorunsuzdan zorunluyu çıkarıyorlar. Ne var ki modern tüme-varımcılar, ne kadar metodik olursa-olsun, tecrübenin gösterdiği gözlemden öte bir bilgiye ulaştıramaz”. Dolayısıyla üzerine bilimsel yasa ve teorilerin inşâ edileceği tam anlamıyla güvenilir bir temel teşkil etmezler.

Wallace Russel’a göre, bilimsel kânunlar bize mutlak bir güven garanti edemez. Bundan dolayı da her zaman değişimlere açık olmak zorundadır. Aslında bilimin yumuşak-karnı gibi görünen bu durum, aynı-zamanda onun en güçlü yönüdür de. Zîrâ bilimin revize edilebilirliği, doğruluğu konusundaki kanaatlerimizi sağlamlaştırır. Feyerabend ise gelinen noktadan bir adım daha ileriye giderek “bilim için ne denli gerekli ya da temel olursa-olsun, her-hangi bir kural verildiğinde öyle durumlar oluşabilir ki, orada kuralı göz önüne almamak bir-yana, zıddını bile uygulamak mümkün olabilir” der. Ona göre, bilimin değişmez, genel-geçer kurallarla işlemesi gerektiği düşüncesi, hem gerçekçi değil hem de zararlıdır. Bu konuda Feyerabend’in önerdiği yöntem şudur: “Biz bilimsel etkinliklerimiz sırasında önce bir tahminde bulunuruz. Tahminlerimiz doğruysa ondan çıkarılacak sonuçların neler olabileceğini hesaplarız. Daha sonraysa deney ve deneyimlerimiz yardımıyla, bu sonuçların doğrulanıp doğrulanmadığını araştırırız. İşte bu yöntem bilimin anahtarıdır.”

Katı doğrulamacı bilim anlayışının temel kriter olarak öne sürdüğü “anlamlı” olma ifâdesinin bizzat kendisinin bilimin kendine uygulanması açısından bâzı problemlerin oluştuğunu belirtmemiz gerekir. Aslında “doğrulama” ile “anlamlı olma” arasında bir özdeşlik kurulduğunda, özellikle bilimde genel yasalar olarak kabûl edilen ifâdeler konusunda bir-takım güçlükler ortaya çıkmaktadır. Öncelikle bilimin kendi sahasındaki faaliyetleri yaparken dâhi belli noktaları a-priori dayanak noktası olarak belirlediğini kabûl etmek gerekir. Buna göre bilim ilk olarak, bizden bağımsız olarak var olan fiziksel bir Dünyâ’nın bulunduğunu, bu maddî âlem hakkında bilgi elde etmenin mümkün olduğunu ve son olarak da bu maddî âlemin anlaşılabilir olduğunu kabûl etmektedir. Bu bağlamda bilimin işlevi, doğal süreçleri betimlemekle sınırlanmalı ve bilim, her türlü açıklama girişiminden kaçınmalıdır. Nitekim Newton, kurduğu bilimsel sistemin, tabiatın kendisini değil, sâdece fiziksel hadiselerin bir tasvirini verdiğini, nesnelerin gerçek mâhiyetinin bizce bilinmediğini söylemektedir.

Bu noktada modern bilimin önermelerini belirlerken dayandığı “ölçüt” problemi ortaya çıkmaktadır. Max Planck’ın, “Ne ki reâldir, ölçülebilir. Bu şu anlama gelir: Bilimde neyin têminat altına alınmış bilgi sayılabileceği  hakkındaki karar, doğanın nesnelliğinde verilen ölçülebilirliğin eline bırakır ve bu ölçülebilirliğe uygun olarak, ölçme usûlünde aslî olan imkânlara dayanır”. Bu inceleme yöntemlerinin kabûlü ise, salt duyusal âlemle sınırlı kalmak ve maddî şeylerle ilgili olmayan her bilimi inkâr etmek anlamına gelmektedir.

Bilimin tabiat hususunda genel-geçer bir hakîkat olarak iddia ettiği şey, bu konudaki tek açıklama değil, mümkün açıklamalardan birisidir.

Özetle burada bilimle ilgili olarak eleştiri konusu olan şey, bilimin âlem hakkında kendi metodolojisi içerisinde bir yargıda bulunması ve gelecekle ilgili ön-yargıda bulunması değildir. Tabii ki onun fiziksel gerçeklikle olan epistemolojik ilişkisini, metodolojisine ilişkin kendi felsefî öncüllerinin sınırları tarafından belirlenen çerçevede kaldığı sürece kurması meşrûdur. Fakat bu çabanın bizzat kendisi, mevcut fikrî iklimde bilime yer açmayı ve modern bilimin tüm bilgiyi tekelinde tutmak isteyen “bilimci” tavrını tenkit etmeyi gerektirmektedir. Doğrusu Mantıkçı Pozitivizm’in en büyük çıkmazı, dar bir anlamda kognitif bir tecrübe anlayışını kabûl etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu durum aklı sâdece maddenin epifenomeni olarak gören fiziksel indirgemecilik olarak ortaya çıkmıştır ki, Prigogine’nin de önemle belirttiği gibi “bilimi sembolik aritmetik hesaplamalara indirgeyen pozitivist görüş kabûl edilirse, bilim îtibârını önemli ölçüde yitirecektir”.

Kartezyen felsefesinin ve ondan türeyen dünyâ-görüşünün temelinde yer alan bilimsel bilginin kesinliğine olan inanç, onlarca yıldır bir devrim olarak sunulmaktaydı. Oysa 20. yüzyıl fiziği bize bilimde hiç-bir mutlak doğrunun olmadığını, bütün kavram ve kuramlarımızın sınırlı ve tahmini olduğunu göstermektedir.

Touraine’nin de ifâde ettiği gibi, “modernist ideolojiden arda kalan, bir eleştiri, bir yıkım ve bir büyü bozumudur. Bir de yeni bir Dünyâ’nın oluşturulmasından çok, aklın yolunda birikmiş engelleri aşma istenci”. Kanaatimizce modern bilimin sağladığı başarıların bir anlam ifâde etmesi ise, “aşkın olan”ın yeniden kazanılması ve böylece beşerî bütünlüğün yeniden oluşturulmasına bağlıdır.

Modern bilim-anlayışı, insanın bilgiye ulaşma çabasını duyusal yetilerle sınırlandırarak, din başta olmak üzere onun mânevi yönüne hitâp eden alanları tasfiye edebileceği iddiasının sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu iddia, din ile bilim arasında bir-birini yok sayan bir gerilim oluşmasına neden olmuştur. Modern bilimin en temel iddiası olan mutlak gerçekliğe tek-başına sâhip olma düşüncesi ve buna ulaşmak için kullandığı “doğrulama” yöntemi oldukça eleştiriye açıktır. Aslında bu-gün gelinen noktada doğrulama kavramının tam olarak tanımlanamadığını ve tam bir doğrulamadan bahsedilemeyeceğini söyleyebiliriz. Şüphesiz bu durum bilimin değerini ve güvenilirliğini ortadan kaldırmamakta, bilakis artırmaktadır. Yeter ki bilim, kendi alanını teoloji ve felsefenin ilgi sahasını kapsayacak bir şekilde genişletmesin ve âlemi anlamaya yönelik kendi dışındaki görüşleri dışlayarak toptancı bir tavır ortaya koymasın.

Algının meydana gelebilmesi için, süjenin algılamış olduğu objeye âit bir kavrayışa sâhip olması gerekmektedir. Yâni, algılamış olduğumuz şeye dâir bir kavrama veya bir fikre sâhip olmaksızın o objeyi algılamış olmak âdetâ imkânsızdır

Mackie’ye göre: “tabiat kânunları Dünyâ’yı, -tabii ki insanı da içerecek şekilde- kendi hâline bırakıldığında ve dışarıdan müdâhale edilmediğinde nasıl çalıştığını açıklar. Bir mûcize ise Dünyâ kendi hâline bırakılmadığında ve tabii düzenden farklı olan bir şey ona dâhil olduğunda meydana gelir”.

Ali Şeriati:

“İlmin sâdece dîne muhâlif olmakla kalmayıp, aynı-zamanda felsefe ve ahlâka da aykırı olması ve aykırı olmaya devâm etmesi tesâdüfi bir şey değildir. Aslında ilmin yönü ve durumu da değişiyor. İlmin her zamanki endişe ve kaygısı eşyânın özünü ve zâtını araştırmaktı, insanın gerçeğini, hayâtı ve hedefi tanımaktı. Daha sonraki hedefi hakîkati araştırmaktı. İlim bu hedefinden saptı. “Benim sâdece işâretler, eşyânın zâhiri özellikleri, işâretler arasındaki ilişkiler ve maddî tabiat kânunlarını keşfetmekle işim var” dedi. O da hakîkati bulmak için değil, bunları kudret ve menfaat kazanma yolunda istihdam etmek için.

Bu sesin, ilmin taklit ettiği burjuvazinin sesi olduğunu görüyoruz. Bu ilim, hiç-bir sırrı ve gizliliği keşfetmeye, hiç-bir meçhule ve tabiat-ötesine muhtaç değildir. Ölümden sonrayı düşünmüyor. Aslında ölümden sonra diye bir sınırlama da yoktur. Her-şey budur, bundan başka bir şey yoktur. İçinde bulunduğumuz, ömür adını taşıyandan başka bir şey yoktur. İnsan hayâtı, refaha ulaşmak ve bunun yolu olan tüketimi têmin etmekten başka bir şey değildir. Bunun vâsıtası ise ilimdir. Ama hep zengin ve burjuva sınıfının faydasına” der.

Bereşt şöyle diyor:

“Bu-günkü insan ilimden bıkmıştır. Zîrâ faşizmi meydana getiren ilim idi’’ ve bunu insanlığa zoraki yükledi. Dünyâ’da ilk defâ insanlığın üçte ikisinin aç olması düzeyinde açlığı ilim meydana getirdi.

Sınıfsal sömürü ve artık değerin yağmasını bu dereceye çıkaran ilimdir. Sömürüyü ilkel, basit ve açık şeklinden alıp bu kadar güçlü, derin, köklü ve şiddetli yapan ilimdir. Dünyâ-milletlerinin kültürel sömürüsünü ortaya çıkaran ilimdir. Üçüncü-dünyâ’yı çirkinleşmiş kurt-zede kuzular yapan ilimdir...

Bilimsel metodolojiyi kimse sorgulamıyor. Sınırlı yapısıyla yanlış/eksik bir metodolojiye sâhiptir modern-bilim.

Alexis Carrel’in dediği gibi, “İnsan dış-dünyâ içinde boğulup, bu alanda elde ettiği başarı ve ilerlemeleri ölçüsünde kendinden uzaklaşmakta ve kendi gerçeğini unutmaktadır”.
Bu boşluk öyle bir felâkete varmaktadır ki, insan bilim-dünyâ’sında elde ettiği şaşırtıcı başarılara rağmen, yine de hayâtının anlamını ve varlığının önemini tam ve doğru bir şekilde kavrayabilmiş değildir. Dewey’e göre, bu-günkü insan, kendini yönetme açısından dünkü insandan daha zayıf ve bilgisizdir.
Ali Şeriati:

Bilim, dîne kölelikten kurtuluyor, ama kuvvetlinin emrinde ve kuvvete köle oldu. Mesih’i öldürüp, Sezar’ın bir başka uşağı hâline gelen kıt görüşlü ve katı bir bilime dönüştü. Tabiata egemen olmak ve işe kölelikten kurtulması için insanlığın âleti olması gereken makine, kendisi insanı köleleştiren bir mekanizma hâlini aldı” der.

Modern-bilim bilgi verir ama bilinç vermez. Bilinç olmayınca insan yarârına dönük bir eylem gerçekleşmez ve insanın Dünyâ-zindanı karardıkça kararır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2016



Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme