10 Şubat 2016 Çarşamba

Kur’ân’a Yapılan Zulüm


Milâdi 610 yılında, toplumdaki olumsuz durumlar sebebiyle ızdırap çeken Hz. Muhammed, teselliyi Nûr Dağı’ndaki Hira mağarasında buluyordu. Yine Hira’da olduğu bir günde melek Cebrâil’in “oku” hitâbıyla, Peygamberimizin hayâtının sonuna kadar sürecek olan mücâdelesi/mücâhedesi başlıyordu.

O vakitte Mekke halkının çoğu okuma-yazma bilmeyen, hattâ çoğu, hayatlarında kitap bile görmemiş insanlardı. İnsanların ilk derdi “geçim” olduğu için, hayatlarını kazanç-geçim yolunda tüketiyorlardı. Kültürel etkinlikleri ise şiir ve ataların isimlerinin kayıtları ile bâzı sözleri idi. Sözel bir kültür vardı yâni. Vahiy işte böyle bir kültürel düzeydeki kişilere gelmişti. Peygamberimiz belki biraz bu nedenle görevin ağırlığını hissetmişti omuzlarında. Çünkü vahiy, bildirmekle ve dâvet ile başlıyordu. İnsanların çoğu okuma-yazma bilmeyen ve çobanlıkla uğraşan kişiler olmasına rağmen şan ve şeref için de olsa yiğitlik ve cömertlikle anılan kişilerdi. Aslında bu hasletler okuma-yazma bilmekten daha önemlidir. Çünkü Peygamberimize daha çok bu kesimlerden destek geliyordu. Okuma-yazma bilenlerin çoğu tedirgin ve kibirli davranıyordu. Hem zâten Kur’ân peygamberlerin kıssalarını anlatırken daha çok mücâdele/mücâhedeyi öne çıkaran hitaplarda bulunuyordu. 

İşte Peygamberimiz de kendisine inen vahiyden bunu anladığı için tüm peygamberliği boyunca Mekke’de görece pasif, Medîne’de ise aktif mücâdele/mücâhedede bulundu. Kur’ân’ın/Vahyin kâlplere hitâp eden etkisi, onun üzerinde sonsuz yorumlar/anlatımlar/araştırmalar yapılmasına gerek bırakmıyordu. Gelen vahiyler bir kere dinlenildiğinde/okunduğunda bile idrâk ediliyor, artık iş “uygulama”ya kalıyordu. Kur’ân ile daha yoğun ilgilenen Ashab-ı Suffa örneğine rağmen Peygamberimizin gelen vahiyleri okumakla/bildirmekle ve bu âyetlerle ilgili uygulama metotlarını konuşmaktan başka düzenli olarak “derin ve çeşitli Kur’ân dersleri” yaptığı vâki değildir. Bir-tek arada-bir sahabenin ilk-defa duyduğu kelimelerin anlamlarını sorması istisnaydı. Zâten zulmün ayyuka çıktığı zamanlarda derin araştırmalar yapılması çelişki olarak görülür vicdanlara.

Evet; Peygamberimiz ve ashab, bu tarz bir İslâm’i mücâdele/mücâhede ile 23 yıl sonunda Arabistan yarım-adasında İslâm’i bir barış/selâmet yurdu kurdu. Bu durum bâzı aksamalara rağmen Hz. Ali’nin vefâtına kadar sürdü. Ondan sonra başa gelenler, Kur’ân’ı aşırı yorumlama ile anlam kaybına uğrattılar ve iktidarlarını sürdürdüler. Yaklaşık 100-150 yıl sonra hem maddî hem de kültürel olarak müslümanların çıtası yükselse de, içi boşalmış bir idrâk ve anlayış hâkim durumdaydı. Halk kendi içinde hakîkati korumak istese de iktidar, kültürel etkinlikleri çoğaltarak hem ilmî bir keşmekeşe sebep oluyor, hem de bu kargaşayı kullanarak iktidarlarını güvence altına alıyorlardı. Bu içi boşalmış (yâni eyleme dönmeyen aşırı yorumlama) kültürel etkinlik, 12. yy.ın başında iflâs etti. Artık tam bir kültürel karmaşa hâli vardı. İslâm’ın Kur’ân ile bağı koparılmış ve uydurma hadis/söz/yorumlara bağlanılmıştı. Kılıçların etkisinin sürdüğü 19. yy.’ın başına kadar perişanlık açıkça görünmese de, bu târihten sonraki kopuş kendini acı bir şekilde göstermeye başladı ve 2. Dünyâ Savaşı’ndan sonra ayyuka çıktı. 

19. yy.’ın sonlarına doğru bâzı kişiler bu kötü durumun nedenini anladılar fakat baskı karşısında çok da fazla bir netîce alamadılar. Diğer bâzı İslâm’i hareketlerin gayretleri de gerek karşılarındaki güç, gerekse de iç-destekten yoksunluktan ve bâzı hatâlardan dolayı netîceye ulaşamadı. Bundan sonra artık müslümanlar şu karâra vardılar: “Biz sistemli ilmî-kültürel etkinlikler yapmadığımız için bu kötü durumlara düştük. Bunu düzeltmek için sistematik kültürel çalışmalar/dersler yapmak lâzım”. Ve sürekli okumalar/yazmalar/sohbetler vs. yapıldı. Bir-zaman sonra Kur’ân-merkezli okumaların yapılması gerektiği doğru olarak anlaşıldı. Bu bir silkiniş dönemi olabilirdi ama çeşitli nedenlerle ve baskılarla bu silkiniş önlendi ve gerçekleşemedi. Bunun sonucunda Kur’ân daha çok okunmaya, okunduktan sonra tekrar okunmaya, sonra yorumlanmaya, te’vil edilmeye, tefsir edilmeye, meâllendirilmeye, kavramlarının ayrıştırılmasına ve araştırılmasına vs. başlandı. Kur’ân tâbir-i câizse didik-didik edildi. Fakat bir-türlü eyleme/harekete dönmüyordu. Kamusal alanda, sosyâl hayatta kendini göster(e)miyordu. Kur’ân profesörleri çoğaldıkça çoğalıyor, Kur’ân konusunda bilgilenme, uzmanlaşma zirve yaparak en üst dereceye yükseliyor ama değişen bir şey olmuyor, mazlûmiyet bitmiyordu. Müslümanların hâl-i pür melâli artarak devâm ediyordu. Bu süreç değişmediği için artık müslümanların ışığı sönmeye başlamıştı. Artık âlim denilen kişiler bile kolayca tâvizler verebiliyor, iktidardan yana yorumlar yapabiliyor ve İslâm’ın düşman olduğu sistemleri yüceltebiliyorlardı. Bu nedenle tüm bu ilmî etkinliklerin başta mazlumlar olmak üzere müslümanlara bir faydası olmadı-olmuyor. Şeytan “sağdan” yaklaşmış ve yine müslümanları Allah ile aldatmıştı.

Evet; müslümanların başına ne geldiyse hep hayattan kopunca gelmiştir. En büyük kopuş hayattan kopmaktır. İşin ilginç yanı, hayâtın tam ortasına inadına-inadına yönlendiren Kur’ân ile yapılmıştı bu hayattan koparılma. Aşırı yorumlama ile yapılmıştı. Kur’ân ısrarla hayâtın içini adres gösterirken, sözde âlimler ise aşırı yorumların yapıldığı dernekleri/vakıfları/zâviyeleri/STK’ları gösteriyordu.

Peygamberimiz ve sahabeler ilk iki-üç yıllık bir Kur’ân okuma çalışmasından sonra, hayâta dönerek; eleştiriler/tebliğler/dâvetler yaparak sözlü; mazlumu kayırma/köleleri özgürleştirme/yardımlar vs. gibi etkinliklerle de fiîli hareketlere/çalışmalara başlamışlardır. Hiç-bir zaman: “Hele bir Kur’ân’ın inişi tamamlansın; hele bir Kur’ân’ın tamâmını tam-anlamıyla anlayalım; hele onun bir meâlini/tefsirini/te’vilini yapalım; kavramlarını ayıralım; semantiğe vuralım; hermönetiğini yapalım; çeşitli ders-halkaları kurarak onu topluma yayalım; çeşitli İslâm’i etkinlikler yapalım da, daha sonra eleştiriye dönüp zulümlerle/adâletsizliklerle/eşitsizliklerle vs. uğraşırız” gibi bir düşünceye kapılmadılar ve böyle bir yola gitmediler. (Şu-anda ise Kur’ân üzerinde denklem çözme çalışmaları bile yapılıyor). Şunu unutmamalıyız: Zihindeki mükemmellik dış-dünyâda hiç-bir zaman karşılığını tam olarak bulamaz. “İlk önce zihni inşâ edelim” düşüncesi kemâle eremez. Kemâlin zirvesi kendini eyleme döndüğünde gösterebilir ancak.

Kur’ân daha ilk sûresinde eleştirel bir dil kullanarak kaçınılması ve karşı durulması gereken hedefleri göstermeye başlar: “Engellemekte olanı gördün mü?. Namaz kıldığı zaman bir kulu” (Alâk 9-10). Zâten Mekke “âcil olarak peygamber gönderilmesi gereken bir yer” durumuna gelmişti. Mâlûmdur ki peygamberler güllük-gülistanlık ve hiç-bir derdin olmadığı yerlere değil; zulmün/acının/adâletsizliğin/öfkelerin/çığlıkların/feryatların ayyuka çıktığı yerlere gönderilmişlerdir. Bu yerlerdeki zulümlerin tez-elden ber-taraf edilmesi içindir gönderilme nedenleri ilk-başta. O yüzden, ilk-andaki Kur’ân hitaplarıyla başlayan Kur’ân’ı okuma/dinleme çalışmaları sürerken fiîli çalışmalara da başlamışlardır.

“Oku” diye başlayan vahiy süreci, “oku” dedikten sonra bir de “anla” demeye gerek duymamıştır. Çünkü Kur’ân, “okunduğunda zâten anlaşılabilecek de olan” bir kitaptır. Bu yüzden de Kur’ân’ın hiç-bir yerinde: “Bu Kur’ân’ı okuyun ve anlayın” denmez. “Okuyun ve ibret/öğüt alın”, “okuyun ve düşünün” denir. Hattâ Müzzemmil 20’de: “Kur’ân’dan kolay geleni “okuyun” diye iki kere tekrar yapılır: Gerçekten “Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde (namaz için) kalktığını bilir; seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını bilir). Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamayacağınızı bildi, böylece tevbenizi (O’na dönüşünüzü) kabûl etti. Şu hâlde Kur’ân’dan kolay geleni okuyun. Allah sizden hastalar olduğunu, başkalarının Allah’ın fazlından aramak için yer-yüzünde gezip-dolaşacaklarını ve diğerlerinin Allah yolunda çarpışacaklarını bilmiştir. Öyleyse ondan (Kur’ân’dan) kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allah’a güzel bir borç verin. Hayır olarak kendi nefisleriniz için önceden takdim ettiğiniz şeyleri daha hayırlı ve daha büyük bir ecir (karşılık) olarak Allah katında bulursunuz. Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Müzzemmil 20). İlginçtir ki ilkinde “okuyun” dedikten sonra ikincide de yine “okuyun” der (fe ikraû) ve “anlayın” tarzı bir ifâde kullanmaz. Okumak demek anlamak demektir zîrâ. Anlamayı içinde barındırır. Anlama okumanın içinde mündemiçtir yâni. Bu nedenle ayrıca bir “anlama çalışması” yapmak abestir. Kur’ân’da “anla” (fehim) diye bir emir yada öneri yoktur. Aklını kullan/ibret al/düşün vs. der Kur’ân.

Yâsin Aktay:

“Kur’ân’ı anlamak Kur’ânî bir sorun mudur?. Kur’ân bizden kendisini bu anlamda kuşatmamızı, tüketmemizi, bütün anlam muhtevâsına nüfuz etmemizi, tâbir-i câizse vahyedenin niyetlerini çözücü bir çaba mı beklemektedir?. Biraz erken olacak bir cevapla kendi mütâlaalarımı sürdüreyim. Kur’ân’dan edindiğim izlenim bu anlamıyla Kur’ân’ı anlamak gibi bir yükümlülüğe sâhip olmamak bir-yana, öyle bir anlamaya da hiç-bir zaman ulaşamayacağımız yönündedir. Basit bir veri şudur: “Kur’ân’da insanların, Kur’ân’ı bu anlamıyla anlamaları gerektiğine dâir en ufak bir vurgu yoktur” desem eminim çoğu kişi epey şaşıracaktır, belki de îtiraz edecektir. Türkçesi “Kur’ân’ı Arapça olarak indirdik ki daha iyi anlayasınız” diye yaygınlaşan âyetin veya genel olarak siyâkında “anlayasınız” olduğu zannedilen âyet meâllerinin arapça aslında “anlama” değil de “düşünme” “ibret alma”yla karşılanabilecek sözcüklerle geçmektedir. Bu ise, ayrıca Kur’ân’ın anlaşılmasına yönelik objektivist irâdenin zihnimizin derinliklerine kadar nasıl işlediğini örneklemesi açısından oldukça mânidârdır. Evet, Kur’ân’da Türkçe’nin bu-tür çağrışımlarıyla birlikte sâhip olduğu “anlama” sözcüğüne tekâbül eden hiç-bir sözcük yok. Örneğin bir “f h m” kökünden gelen sözcük Kur’ân’da sâdece bir yerde geçmekte, (Enbiyâ 79. H.G.) o da  Kur’ân’ın anlaşılmasıyla ilgili bir mevzuda değil de, Hz. Süleyman’a anlaşılır kılınan bir meseleyle ilgilidir. Netîcede şunu söyleyebilmek için sanırım yeterince gerekçemiz var. Bizim Kur’ân’la ilişkimiz bu tür objektivist çağrışımlarıyla birlikte bir “anlama-anlaşılma” ilişkisi değildir, belki bir öğüt alma, kulak verme, itaât etme, üzerinde düşünme ilişkisidir v.s. Burada da sorunumuz bizim bir şeyi anlamaya kalkışırken kendi üzerimizde neler olup-bittiği konusundaki bilgiye insan olarak yeterince vâkıf olamayışımızdan kaynaklanıyor. Kur’ân’la Kur’ân’ın târif ettiği bir diyaloğu têsis ettiğimizde, Kur’ân’ı, anlama faaliyetinin objektif sınırlarında tüketmekten âciz olduğumuzu farkettiğimiz gibi, okurken bize bir hâller olduğunu da eminim hepimiz hissediyoruzdur.

Aslında her çeşit metni okurken içine düştüğümüz bir-çok durumun sayısız kat fazlasına Kur’ân’ı okurken giriyoruz. Çünkü Kur’ân’ı her-hangi bir metni okur gibi okumuyoruz. Her-hangi bir metin gibi okuyanları dışta tutabiliriz, ama bir ibâdet kastıyla Kur’ân’ı okumaya alışmış bir insanın, Allah’tan gelmiş olduğuna inanarak, öğüt almak, hidâyet aramak üzere okuyan bir insanın Kur’ân’la kendisi arasına nesnel mesâfeler koyarak okuması fiîliyatta mümkün değildir zaten. Peki bunu yapmaya kalkışırsa, yâni salt bir anlama nesnesi olarak mütâlaa edip kutsiyetini rafa bir-an için bile kaldırırsa ne olur?. Böyle bir durumda Kur’ân’ın değişik yerlerde değindiği tiplemelerden birine denk düşme ihtimâlinin çok yüksek olduğunu söylemek durumundayım: “Ölçüp biçen”, “Allah ne murâd etti” diyen “bunlar geçmişlerin masallarıdır”, “bir büyüdür” ve sâir şeyler diyen tiplemelerden bahsediyorum. Tabiî ki bu-arada bunca nesnel teşhisle Kur’ân’da söylenen hiç-bir şeyi üzerine alınmadan, onu ameliyat masasına yatıranların bile kendilerini alamadıkları bir durumun yol açtığı tip var. “Onun etkisine kendilerini kaptırıp gizlice onu dinlemeye gidenlerin tiplemesi”. Bu-arada yeri gelmişken Kur’ân’ın bilgi kuramsal (epistemolojik) mâhiyeti üzerine deminden beri yaptığım değinileri uyarlamak istiyorum. Özetle Kur’ân tüm bu nedenlerle bir epistemoloji nesnesi olmak hedefine çok fazla tâlip görünmüyor.

Anlama kelimesinin batı dillerindeki eş karşılıklarından birisi de “to exhaust” tur. Bu da bir anlam içeriğini kavramak, ama tüketerek kavramak şeklindedir. Yâni bir anlamda Kur’ân’ın her-hangi bir âyetini anladığımızı söylerken onda artık anlaşılacak başka hiç-bir şeyi geride bırakmamış olduğumuzu söylemiş oluyoruz” der.

Okuduktan sonra “anla” diye bir emir yoktur ama gör/idrâk et/şuûruna var/aklını kullan/düşün/ibret al/anlat/açıkla/bildir vs. diye, yâni harekete geçirici yada fiîliyatla ilgili kelimeler gelir. Okuma anlama ile berâberdir zâten. Artık okunduktan sonra îman etme ve üzerinde düşünüp/akıl yürütülüp/karar verilip yapılacak olana/eyleme/işe yönelinmelidir. Bu konuda meselâ şöyle denilir: 

“Sana Kitap’tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşâ)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah’ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibâdet)tir. Allah yaptıklarınızı bilir” (Ankebût 45).

Evet; okuduktan sonra ne yapılacağı görülmüştür artık. Namazını kılarsın, tüm ibâdetlerini yaparak kendini bir disiplin altında tutarsın ve fahşâdan/kötülüklerden uzak kalmış olursun. “Namaz kıl” emrini okuduktan sonra, “acaba ne demek istiyor” diye günlerce namaz/salât üzerinde araştırmalar/incelemeler yaparak zaman/enerji isrâf etmeye gerek yok.

Okunduğu-anda anlaşılan şeyler olduğu gibi, dinlenildiği-anda anlaşılan şeyler vardır. Fakat bilmenin/idrâkin/anlamanın kemâli, meydanda eylem (cihad) hâlindeyken olur. Yâni bilmenin/anlamanın yöntemleri okuma, dinleme ve cihattır. 

 “Kur’ân’ın ne dediğinin anlaşılmasına gerek yoktur” diyoruz. Çünkü Kur’ân, ilk muhatapların bilmediği/anlamadığı hiç-bir şeyden söz etmemiştir. Kur’ân zâten okunduğunda yada duyulduğunda ânında anlaşılır. Fakat Kur’ân’ı hayâta/yaşadığımız zamâna taşıma anlamında “fıkh etmek” zarûridir. Önemli olan budur. Bu nedenle Kur’ân’ı doğru okumak yetmez; “dosdoğru okumak” gerekir. 

Kur’ân’ın ilk muhatapları %99’u okuma-yazma bilmeyen insanlardı. (Şu-anda da Türkiye’de 4 milyon 640 bin yetişkin insan okuma-yazma bilmiyor). Çölde yaşayan bedevilerdi. Deve çobanlarıydılar. Kaba-saba kişiler vardı içlerinde. Haydutluk yapanlar vardı. İşte Kur’ân bu kişilere gönderildi. Onlara okundu. (Belazuri’ye göre Peygamberimiz zamanında sâdece 10 kişi okuma-yazma biliyordu). Bu kişiler; “bu dediklerini hele bir anlama sürecine sokalım, kelimelerini/kavramlarını ayırıp inceleyelim de ondan sonra tâbi olup-olmamaya karar veririz” demediler. Vahiy onlara öyle bir bilinç ve inanç aşıladı ki, Dünyâ’yı fethetmelerine sâdece îmanları ve gayretleri yetti.

“Kur’ân’ı tertil üzre ağır-ağır oku” (Müzzemmil 4) deniliyor. Demek ki eğitimin ilk başında yapılması gereken iş sâdece budur. Kurâ’n tertil ile okunup da belli bir bilince-şuura ulaşılmadan eyleme geçmek, Kur’ân’ın-İslâm’ın yöntemi değildir. Belli seviyede bir bilgi-bilince ulaştıktan sonra eyleme-amele geçmek, Kur’ân’i bütünlüğe uygun olandır. Zâten Kur’ân hakkıyla okunduğunda idrâk edilecek olan da budur.

Kur’ân’ın hitâbı, halkın seviyesinde bir hitâptır. Öznel değil, nesneldir yâni. Tabî ki Kur’ân, kendisiyle samîmiyetini ilerletene daha fazla açıklama ve idrâk verir.

Ramazan Yazçiçek:

“Dolayısıyla doğru okuma, Kur’ân’ı ve onunla amel etmeyi birlikte öğrenmedir. Kur’ân’a bâtınî mânâlar yüklemek, isteyenin istediği anlamları çıkarma çabası da tahrife kalkışmanın bir başka şeklidir. Bâtınîlik, Hurûfîlik nevi hurâfelerin büyük bir kısmının İsrâiliyattan ümmetin kültürüne geçtiği açıktır. Bu nokta da sahih İslâm anlayışının önündeki önemli engellerdendir.

Kur’ân’ı salt gramer kitabı, lügatçe gibi görmek, onu anlaşılmaz kabûl etmenin, âdetâ bilimsel(!), çağdaş savunuculuğudur. Kur’ân’ı belli bir zümrenin anlayabileceği bâtınî yorumlardan îbâret bir kitapmış gibi gören gnostik yaklaşımlar ile îmânın amacı olan amelî yükümlülükleri erteleyen modern eğilimlerin çakıştığı/örtüştüğü görülmektedir. Oysa Kur’ân’ın muhâtap aldığı insan, özel bir kâbiliyette veya ihtisas sâhibi insan değildir. Kur’ân’ın muhâtabı standart her insandır. Bu, âkil ve bâliğ olmuş her insandır.

Kur’ân’daki belli kıssa ve âyetleri, haberi geçen mûcizeleri, bilimsel buluş ve ilmî neticeler ile izâha kalkışarak, ilmi sonuçlara endeksleme de yanlış yaklaşımlardandır. Bu yaklaşımın başka sebepleri olmakla birlikte daha çok batı kültürü ve bilimsel gelişmeler karşısında eziklik duygusu ile takınılan tavır olduğu izlenmektedir.

Bid’at ve hurâfelerin maalesef sahih din diye yaşandığı günümüzde “Kur’ân” vurgusu olumlu karşılık bulmuştur. Bu, sevindiricidir. Zâten olması gereken önce ve sonra Kur’ân’ın esas alınmasıdır. Her müslümanın kaygı ve çabası bu noktada yoğunlaşmalıdır. Toplumun kokuşmuş dînî anlayışı, bid’at ve hurâfelerle dürülü din telâkkisi, doğruları Kur’ânî olan söylemlerin ilgi ile izlenilmesine imkân hazırlamıştır. Ancak(!) “Kur’ân” vurgusu, insana, Allah’tan başka edinilen ilâhların, rableştirilen şahısların reddini, tağutun bütün çeşitleriyle inkârını ve de fitne kalmayıncaya; din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar Allah yolunda mücâdeleyi emretmektedir. Oysa ki şurası da bir gerçek ki, “Kur’ân’daki İslâm” vurgusuyla birileri “geleneksel din anlayışı”nın reddi ile elde ettikleri primi, şeytanizme, profan (din-dışı) sistemlere meşrûiyet tanımakta kullanmaktadırlar. Oysa kof kültür dîninin iflâsı, Kur’ân’ın bütün boyutlarıyla hayâta ikâmesini zorunlu kılmaktadır. Haklı bir noktadan hareket, varılan yanlış noktayı meşrûlaştırmaz. Çıkış noktasının doğruluğu, alternatif çözümün de doğruluğuyla bir anlam ifâde eder.

İslâm, salt mâlûmat değil; esas îtibâriyle bilinen, sâhiplenilen, yaşanılan, farklı bir ifâdeyle kendisiyle örtüşülendir. Sahabe, inandıklarını pratiğe dönüştürmeleriyle ortaya koymuşlardı. Kezâ onların bu duyarlılığına mukâbil, Kur’ân da onlara yol gösteriyor ve rehber oluyordu.

Bugün için gelenek olarak tanımladığımız dün ‘yeni’ idi. Bugün modern olarak tanımladıklarımız da yarın ‘gelenek’ olacaktır. Dolayısıyla “yeni“ veya “târih“ değer kriteri olamazlar” der.

Bünyamin Zeran:

Kur’ân, pratik edilmeden anlaşılmayan bir kitaptır. Kur’ân bizim hayâtımızı inşa etmediği sürece anlaşılmayı bekleyen bir varlık olarak kalacaktır. Birey, vahyi yol gösterici olmaktan daha çok entelektüel alt-yapısını dolduracak bir bilgi dağarcığı olarak görmektedir. Hâl böyle olunca vahiy yaşam alanından giderek soyutlanmakta olup Allah yalnızca “göklerin tanrısı olarak kalmaktadır” der.

Hikmet Ertürk:

“Müslümanlar çok büyük bir yanlışın içerisine düşüyorlar. İslâm’ın doğrularını anlatabilmek için başkalarının yanlışlarına hak tanıyorlar” der.

Bir Çin atasözünde: “Anlatırsanız unuturum, gösterirseniz hatırlarım, yaptırırsanız anlarım” denir.

Evet, bu Kur’ân âlimlere/filozoflara/entelektüellere/toplumun okumuş kesimlerine/cins kafalara/arap-dili uzmanlarına/ulemâya/şâirlere/profesörlere/akademik kariyer sâhiplerine/süper zekâlara/tasavvufçu-bâtınilere/zenginlere vs. gelmedi sâdece. Bunlar da dâhil Dünyâ’nın her yerinde yaşayan ve akıl zaafiyeti olmayan tüm insanlara gönderildi. Allah, “ya eyyuhen nas”, “ eyyûhellezîne âmenû” diyerek tüm insanlığa hitâp ediyor. Sâdece bir-kısım özel insanlara değil, herkese sesleniyor. Bunların içinde dağda yaşayan çobanlar, çölde yaşayan bedeviler, ovada yaşayan göçebeler ve şehirlerde yaşayan her kesimden insan vardır doğal olarak. İşte herkese hitâp eden bir kitaptır Kur’ân-ı Kerim. Sâdece bilgisayarlarla donanmış modern çağlara değil, her zaman ve mekânda ve her koşulda yaşayanların, okuduğunda kolayca anlayabileceği bir kitap ve hitaptır yüce Kur’ân. Bir îman/gönül/fedâkârlık/cömertlik/mertlik/yiğitlik söylemidir. Bu vasıflara sâhip olanlar ille de “okumuş” olanlar değildir. Dediğimiz gibi; bu kitap din konusunda uzman olanlara gelmedi sâdece. Peygamberimiz de büyük ihtimâlle okuma-yazma bilmeyen, diğer vahiy kitaplarını okumamış, ümmî birisiydi. İşte vahiy bu kişiye geldi. O, kendisine söylenen şeyi hemen anladı. Anladığı için de bilgi-bilinç-dâvet/eylem-devlet-medeniyet uygulamalarını hemen başlattı ve uyguladı. Zihinlerle birlikte gönüllere/kâlplere de hitâp eden bir sestir bu Kur’ân. Kim daha samîmi/cömert/ciddî/azimli/kararlı/fedâkâr ve mazlum ise en çok da ona hitâp eder ve onda hayat bulur. Âlimler “bilenler”den ziyâde “yaşayanlar”dır. “Bilmek” sâdece ezberlemek demek değildir. Teslim olmak demektir. Hattâ belki de ona derinlemesine araştırıp anlamaya çalışanlardan çok, diğer kesim hizmet etmiştir. Çünkü Kur’ân sâdece zihinlerde yaşamak için değil, hayatta yaşaması/iktidar olması için gönderilmiştir. Târihe bakıldığında bu ideâl için en çok, “anlamayan” fakat “inanan” insanların çaba gösterdiği görülür. Bilâl-i Habeşi, Ebu Zerr, Ammar bin Yâsir vs. hiç-biri büyük âlim değildiler. Fakat gösterdikleri teslimiyet/samîmiyet/fedâkârlık vs. adlarının yıldızlara yükselmesine sebep olmuştur. Âlim olmaktan ziyâde âlimin ne yaptığı önemlidir.

Kur’ân reel-politiğin konusu değildir. Kur’ân’ın kendi özgün konusu ve gündemi vardır. Ve mü’minleri bu gündeme dâvet eder. Dâvet, “Kur’ân gündemine dâvet”tir.

Gerçek âlim, “bilmek”ten çok “yapmak”la ilgili olandır. Halkın bildiği nice bilgin kişiler vardır ki âlim değildirler. Sâdece entelektüeldirler. Bunlar, halkın yanında değillerdir. Halkın ne durumda olduğuna da bakmazlar. Ali Şeriati bunların ünlü olanlarından birini şu şekilde tanıtır:

“İbn-i Sînâ, İslâm medeniyetinde, bütün bilim ve felsefe târihinin övündüğü büyük bir filozof, bilim-adamı ve dâhidir. Fakat, böylesine önemli bir filozof ve bilim-adamı olan bu büyük adam, toplumsal açıdan bakıldığında, iktidârın ve yöneticilerin emrinde hizmet etmekten pek hoşnuttu. İnsanların âkıbeti ve içinde yaşadığı toplumun geleceği onu hiç ilgilendirmiyordu. Ona göre, kendi âkıbetiyle başkalarınınki arasında hiç-bir bağ yoktu. Onun biricik düşüncesi, bilimsel konular ve araştırmalardı. Bunun dışındaki hayat onu pek ilgilendirmiyordu. Kim ona para ve mevki bağışlarsa başının üstünde yeri vardı”.

Hikmet Ertürk şöyle bir fıkra anlatır:

“Bundan 30-40 yıl önce kadar, üniversitede okumanın büyük forsunun olduğu dönemlerde, Anadolu’dan bir genç üniversitede okuyormuş. Yaz-tatilinde köyüne gelmiş. Dedesine, “dede beni bu gece yaylaya götür de seninle çadırda yatalım” demiş. Dede bu torununu, hem de üniversite okuyan torununu kırar mı hiç. Almışlar çadırı gitmişler yaylaya, kurup yatmışlar. Gece bir vakit olmuş, dede torununu “Kalk, kalk” diye uyandırmış. Genç uyanmış. “Ne oldu dede?” diye sormuş. Dede, “Ne görüyorsun?” diye sormuş torununa, torun, “Milyonlarca yıldız görüyorum dede” demiş. Dede, “Bu sana ne ifâde ediyor” diye sorunca, torun birden havalara girmiş, kendini ispatlayacak ya, üniversite okuyor üstelik. Başlamış torun dedesine îzah etmeye: “Dede şimdi bu durumu kozmolojik olarak açıklamaya çalışırsak, gökyüzündeki milyonlarca yıldız, galaksiyi oluşturur, galaksiler, samanyolunu, bunla berâber……” torun kendini dedeye ispat telâşındayken, dede çakmış toruna tokadı. “Ne vuruyorsun dede yaaaa…”. Dede çıkışmış torununa: “Len salak, çadırı çalmışlar görmüyor musun?”.

Her an gökyüzüne bakıp durmak yerine elimizin altındaki değerlerimizin nasıl yok olup gittiğini (çalındığını) anlamaya çalışalım. Görmemiz gereken şeyler, gözümüzün hemen yanındakilerdir, çok-çok uzağındakiler değil.

Kur’ân hiç-bir yerde derinlemesine araştırma yapmayanları eleştirmez. Tam aksine, derinlemesine araştırma yapanı eleştirdiği/kınadığı görülür:

“Çünkü o bir düşündü, ölçtü biçti. Kahrolası, nasıl ölçüp biçti. Sonra (yine) kahrolası nasıl ölçüp biçti. Sonra bir baktı. Sonra kaşlarını çattı ve yüzünü ekşitti. Sonra da sırt çevirdi ve büyüklük tasladı (istikbar). Böylece: “Bu, yalnızca “aktarılarak öğrenilen” bir büyüdür” dedi. “Bu, bir beşer sözünden başkası değildir dedi” (Müddesir 18-25).

Mustafa Öztürk şöyle der:

“Kur’ân tam bir fantezi nesnesi hâline geldi, Kur’ân’la Kur’ân’ca bir ilişki kurulmuyor, Kur’ân bir rehber/hidâyet/hayat-kitabı olarak görülmüyor. Stres topu, bir eğlence, kış gecesi eğlencesi gibi oldu. Soba üstünde kestâne pişirmek, kahvede okey oynamak gibi”.

Evet; yapılan şey, Mustafa Öztürk’ün dediği gibi “entelektüel geyik”tir. “Entelektüel küstahlık ve kibir”dir.

Biz Kur’ân’ı anlamak ile değil, bilmekle mükellefiz. Anlamak entelektüellikle, bilmek âlimlikle alâkalıdır. Latincede “intellectus”, “anlamak” anlamındadır.

Kur’ân’a yapılan modern yorumlar, “Allah’ı gökyüzünde tutmaya” devâm ediyor. Bir-türlü yeryüzüne indirip de hükümde bulunmasına ve hükümlerinin eyleme dönmesine izin verilmiyor:

“Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirileni doğruca uygulasalardı, hem üstlerinden hem de ayaklarının altlarında olanlardan yerlerdi. İçlerinden orta-yolu tutan bir ümmet de yok değil; fakat çoğu ne kötü işler yapıyorlar” (Mâide 66).

Kur’ân hakkında oluşan aşırı farklı düşünceler ve yorumlar, “yaşanan bir Kur’ân”ın olmayışı nedeniyledir. Kur’ân’ın-İslâm’ın yaşanıp durduğu bir ortamda neyin tartışması yapılacak ki, zâten ne olduğu pratik olarak görülüp duruluyor çünkü. Ne zaman ki bu yaşam gevşetilip durduğunda ve bittiğinde, Kur’ân, yaşanmadığı kadar yorumlanmaya başlanıyor ve yorumlandıkça da daha fazla yaşanmaz hâle geliyor. 

Kur’ân, saraylarda, fildişi kulelerde, rezidanslarda, yatlarda, katlarda okunsa da idrâk edilemeyecek bir kitaptır. Onu normâl hayâtın tam merkezinde okumayanların yaptıkları şey; “modern mukâbeleler”den başkası değildir.

Modern Kur’ân okumaları, Peygamberi-sünneti yok sayarak yapılıyor. Eğer Kur’ân, Peygamber gelmeden kitap şeklinde gökten düşmüş olsaydı, şu-andaki modern meâl-tefsir okumalarını haklı görebilir ve onun didiklendikçe didiklenmesini desteklerdik. Fakat Allah Kur’ân’ı bize ahlâk timsâli bir Peygamber örnekliği üzerinden gönderdiği için, onu örnek alarak bir okuma yapmalıyız. Bu örneklikle birlikte yapılan okumalar, etimoloji ve epistemoloji merkezli değil, amel-eylem merkezli bir din-anlayışına ve işleyişine götürür bizi.

Bâzıları Kur’ân’ı okuyorlar, bitiriyorlar, sonra tekrar baştan okumaya başlıyorlar. İyi de, değişen bir şey yok ki!. Zulüm aynen devâm ediyor. Oysa Peygamber ve sahabe, bir-zaman sonra zulümlere bir “dur” demişlerdi. Şu-anda böyle bir şey yok. O hâlde yapılanlar, anlamsız kısır-döngülerden îbârettir.

Türkiye’de 2016 yılı îtibâriyle yarısı “kopyala-yapıştır meâli” olan 250-300 civârında farklı meâl bulunuyor. Peki niye?. Kur’ân’ın bu kadar çok farklı kitaplarla meâllendirilmesi garip değil mi?. Aslında Türkiye’de sâdece tek bir meâl olması lâzım. İlmî/ahlâki yeterliliğini kanıtlamış olan bir komisyonun hazırladığı ve diğer âlimlerin de (eleştirini/önerilerini sunduktan sonra) onayladığı, Kur’ân’ın bire-bir Türkçe çevirisine en yakın olan tek bir meâl. İmi yeten kişiler bu meâl üzerinden çalışma ve yorumlama yapabilirler. Onu tefsir edebilirler. Kur’ân meâl olarak değil, tefsir/te’vil olarak evrenseldir ve yeni düşüncelere/yorumlara açıktır. Fakat bu yeni yorumlar/düşünceler meâl olarak yazılamaz, tefsir olarak yazılabilir. Meâlin değil, tefsirin/te’vilin konusu olabilir. Kur’ân meâl/çeviri olarak târihsel, tefsir/te’vil olarak evrenseldir. Lafız târihsel, söz evrenseldir. Târihsel bağlam dikkate alınmadıkça aşırı ve yanlış yorumlar ayyuka çıkacaktır. Gerçek mânâya bu nedenle ulaşılamayacaktır.

Kur’ân’a sanki; bir kitâbe yazıtları gibi, bir hiyeroglif gibi, bir bulmaca gibi, bir şifre gibi, bir pazıl gibi, bir gizli bilgiler kitabı gibi vs. yaklaşmak Kur’ân’a yapılacak en büyük zulüm, eziyet ve hakârettir. Böyle yapmak Kur’ân’ı “anlaşılmaz bir kitap” gibi göstermek demektir. Kur’ân, bu tür nitelemelerden uzaktır.

Kur’ân’da “aranacak” bir-şey yoktur. Her şey/âyet o kadar açıktır ki, aranmayı/anlamayı değil, okunmayı beklemektedir.

Neyi arıyoruz?. Ne bulacağız?. Felsefede şöyle bir soru vardır: “Aradığımız şey bilinen bir şeyse, bunu aramaya gerek yoktur. Bilinmeyen bir şeyse, bulduğumuz şeyin aranan şey olduğunu nereden bileceğiz?”. 

Kur’ân’ı anlamayı parçalayıcı bir akılla/çalışmayla yapıyorlar. Sûre, âyet, hattâ kelimelere kadar parçalıyorlar. Hâlbuki Kur’ân, bir bütünlük hâlinde; bütünlüğü yakaladıktan sonraki “ruh”u görmekle tam olarak kavranabilir ve mânâsı bilinebilir ancak.

Kur’ân bir detaylar kitabı değildir, o prensipler-ilkeler ve küllî kuralların kitabıdır. Onun gerçek vazîfesi, İslâm nizâmının fikrî, ahlâki ve siyâsi esaslarını açıkça ortaya koymak, aklî deliller getirerek, hissî teşviklerde bulunarak bu ilkeleri insanlar arasında yaymaktır.

Kur’ân’a zulmederek onu aşırı anlama ve yorumlamaya kalkışmak ve bu uğurda devâm etmek kişiyi tembelleştiriyor, uyuşturuyor, hayâta karşı duyarsızlaştırıyor, kişiyi korkaklaştırıyor, hazcı hâle getiriyor, kalitesizleştiriyor. Şeytânî, tağûtî teorilere-ideolojilere-işlere sıcak bakar hâle getiriyor. Böyle olunca da hiç-bir haksızlığa/zulme karşı çıkmıyor, mücâdelede/isyânda/îtirazda/eleştiride vs. bulunmuyorlar. Müslümanlar Kur’ân ile îtiraz-eleştiri-isyân edeceklerine, Kur’ân’ı, tağutların düzenini onaylamakta kullanıyorlar. Bu tavır zulme, adâletsizliğe karşı “Lâ”, “Kellâ” demeyi geciktiriyor. Zulmün yerleşmesine ses çıkarmayarak tağutlara alan açıyor. Çünkü anlamanın sonu yoktur ve olamaz. Bir-türlü oradan çıkılamıyor. Müslümanlar bir-türlü kafasını çevirip hayâta bakamıyor. Zulmün yanından umursamazlıkla geçip gidiyorlar. Normâl olmayan bir-süre sonra normâl görülmeye başlanıyor. Tek dert “anlama” oluyor. Bu yaklaşım, yaşamayı/hayâtı erteliyor ve bir-süre sonra dînin hayatta görünür/yaşanır olma isteğine karşı çıkar hâle geliyor. Tağutlara taşeronluk yapılmaya başlanıyor.

ABD’nin dış-işleri yetkilisinin İslâm’ı yozlaştırmak için yaptığı şu açıklaması da bu konuda çok mânidar görünmektedir: “İslâm’da reform olmayacak, ancak insanların İslâm dîninden anladıkları değişecek”. Bu açıklama bu konuda alınan bir-dizi kararlardan sâdece birisidir. Yıllardır Abant toplantılarıyla, diyalog çağrılarıyla, ılımlı-İslâm tezleriyle gelinmek istenen adres işte burasıdır. Yeni-İslâm’cılık denen şeydir bu.

Aşırı-anlama çalışmaları bâzı kolaylıklar sağlasa da aslında idrâk etmeyi, bilmeyi zorlaştırır. Bir-zaman sonra da imkânsızlaştırır. Çünkü aşırı-anlama çalışmaları anlama/bilme noktalarını fazlalaştırarak ve kafa-karışıklığı meydana getirerek karar verme ve tatmin olmayı blôke eder ve imkânsızlaştırır. Artık ortada anlaşılamayan yada sonsuz anlamları olan bir Kur’ân (daha doğrusu mushaf) vardır ve düşünce birliği de ortadan kalkmıştır.  

Batıyı en çok korkutan şey, İslâm’ın kendine has bir dünyâ-görüşünün, hayat-nizâmının olmasıdır. Bu, batı dünyâ-görüşüne, tek-tipleştirmesine çok güçlü bir alternatif olduğundan, açığa çıkması hâlinde batıyı yok edecek olan bu sistemi örtmek ve boğmak istiyorlar. İşte esas konuşulması gereken şey budur. İslâm’ın bir dünyâ-görüşü olduğunu söylemek ve bunu hayâtın tam orta yerinde uygulayarak göstermek.. Âlim denilen kişi bunu yapmalıdır. Bunu yapmayanlar ya câhildir yada şirkin çocuğu olan Bel’amlardır.

Ahmet Davudoğlu öğrencilerine: “Evlâdım!. Bu okullarda size öğretilen ilmi bir şey zannetmeyin. Bu ilimler Osmanlı’nın kasabında-manavında da vardı. Bunları okumakla âlim olduğunuz zannına kapılmayın” dermiş.

Allah, “yerine getirmeyeceğiniz şeyin muhabbetini de yapmayın” diyor: “Ey îman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz?” (Saff 2).

İnsan bildiklerini bilmez durumuna gelebilir, ama yaptıklarını yapmamış durumuna gelemez. O hâlde yapmak, bilmekten çok daha değerli ve önemlidir. 

İslâm dîni “sunum dîni”ne döndü. Müslümanlar ya bir sunum dinleme, yada bir sunum yapma peşine düşmüşler ve bunu dînin amacı-hedefi zannetme yanılgısına kapılmışlardır. Kıçlarını kaldırıp en ufak bir eylemde bile bulunmadıkları gibi, bunu düşünmüyorlar bile.

Atasoy Müftüoğlu:

“İslâm-dünyâsı toplumları bin dört yüz küsur yıldan beridir Kur’ân okuyor. Hâlâ bıkmadan-usanmadan “Kur’ân’ı anlayalım” çalışmaları yapılıyor. Ümmet bin dört yüz yıldan bêri Kur’ân’ı anlamamışsa, bırakın gitsin” der..

Aliya İzzetbegoviç:

“Kur’ân-ı Kerim’in araştırılmasında ve yorumlanmasında bilgeliğin yerini kılı kırk yaran yorumlar, büyük fikirlerin yerini okuma becerileri aldı. Bu doğal olmayan durum yavaş-yavaş normâl olarak kabûl edilmeye başlandı, çünkü bu vaziyet, sayıları her geçen gün artan ve Kur’ân-ı Kerim’le yollarını ayıramayacak durumda olan, fakat aynı-zamanda hayatlarını onun isteklerine göre düzenleyecek kudrette olmayanların işine gelmekteydi.

Kur’ân-ı Kerim’in aşırı okunmasındaki psikolojik açıklamayı burada aramak gerekir. Kur’ân-ı Kerim’i okuyor, yorumluyorlar, sonra yine okuyorlar, inceliyorlar ve sonra yine okuyorlar. Bir defâ olsun uygulamak zorunda kalmamak için bir cümlesini binlerce defâ tekrarlıyorlar. Hayatta nasıl uygulanacak sorusundan kaçmak için Kur’ân-ı Kerim’in nasıl okunması gerektiği husûsunda geniş ve îtinâlı bir ilim ürettiler. Nihâyetinde, Kur’ân-ı Kerim’i, anlaşılan bir mânâsı ve içeriği olmaksızın çıplak bir ses hâline getirdiler. Kur’ân edebiyat değil, hayattır” der.

Peygamberimize ve sahabeye yeten şey şimdiki müslümana yetmiyor. Zîrâ modern müslüman eyleme geçmenin bedelini ödemek istemediğinden, sürekli olarak Kur’ân’ı didikliyor ve meselâ bir âyeti ele alıyor ve onu öyle derinlemesine inceliyor ki, onun kelimelerini-harflerini deşiyor ve “orada nasıl kullanılmış”, “şurada nasıl söylenmiş”, “burada ne anlama geliyor” vs. vs. diye araştırmalar yaparak âyeti anlam bütünlüğünden koparıyor. Araştırmayı derinleştirmek için âyeti o kadar parçalıyor ki, artık araştırdığı yada okuduğu şey o âyet olmuyor. Artık âyetin söylediği şey değişmeye başlıyor ve oradaki hayâta dönük olan emr, “lûgata dönük” bir anlamın konusu olarak görülmeye başlıyor. Bu nedenle o âyet bir türlü teorikten pratiğe, soyuttan somuta geçemiyor ve gerçekleşemiyor. Çünkü araştırma derinleştikçe araştırılan şey anlamsızlaşıyor. Söylem, dînin amacı olarak görülmeye başlıyor. Oysa din/İslâm, neyin söylendiği ile değil, neyin göze alındığı ile ilgilenir.

Hevâ ve hevesini “akıl” zannedenlerin, o akılları(!) ile yaptıkları aşırı ilmî çalışmalar yüreklerini örttüğünden dolayı bir-türlü eyleme geçemiyorlar. İlmî çalışmalar, amelî çalışmaları blôke ediyor bu sebeple.

Mehmet Emin Akın:

“Modernizm ve şirk unsuru içeren bir-çok batılı düşünce tarzlarından etkilenen bir-çok düşünce adamı ve yazar; ne yazık ki, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetini bilmeden ve onun ashâbının Kur’ân’ı nasıl anladıkları ve onlardan sonra onlara ihsanla uyanların Allah’ın kelâmını nasıl tefsir ettiklerini göz-ardı ederek aslında îman ile amelin arasını ayıranlar ve îmanda sâdece “kavl”e önem verenlerdir. Böylece, İslâm adına yeni bir Protestanlık îcad ediyorlar. Allah’a ve kitabına îmânı, neredeyse Luther’in Îsa’ya îmânının yerine koyuyorlar. Bu vb. zümreler, batılı bilimciliğin, teknolojinin ve çağdaş gelişmelerin karşısında, batılı felsefelere ve hermenötik yorumculuğa, neredeyse yeni bir nübüvvet ilhâmı gibi bakıyorlar ve Kur’ân’dan söz eden bir kısım insanın; Rudolf Karl Bultmann’dan (1884-1976) Martin Heidegger’den (1889-1976), Umberto Eco’dan (1932-), J. Derrida’dan (1930-2004) Hans Georg Gadamer’den (1900-2002) sanki nebilerden birer nebi imiş gibi yorumlar devşirdiklerini ve buradan Kur’ân’ın nasıl anlaşılması gerektiğine dâir usul ve yöntem çabası verdiklerine de şâhid olmaktayız. Bu yolda olanlar sık-sık “akl”ı gündeme getirirler ve İslâm’ın “gâye” ve “ilkeleri”nin; “demokrasi” ve “modern düşünce” ile örtüştüğünden söz ederler. Böylece, İslâm ve Kur’ân hesâbına modernizmden izzet devşirmeye çalışırlar. Müslümanların, düşünce-özgürlüğü ve fikir-mozaiği safsatasının ardında yatan gâyeleri bilmemeleri sebebiyle bir-çoğu bu yanlış ve tehlikeli fikir-akımlarının ve modern tefsir ekollerinin hastalığına mübtelâ oldular. Unutmamamız gereken çok ciddî bir şeye burada değinmemiz gerekiyor, o da; Batı’nın Kur’ân’ın hem varlığına, hem getirdiği ahlâka, hem ahkâma ve hem de gâyeye temelden düşman olduğudur. Batı, topraklarımızı işgâl eder ve on milyonlarca müslümanı katlederken, ırzlarımıza dokunuyorken ve servetlerimizi talan ederken, târihimize ve ahlâkımıza karşı savaş açarken, bunu bir-tek şey için yapıyordu; Kur’ân’ın hakîkatini geçersiz kılmak, hakîkati hakkında kuşkular üretmek ve müslümanları Kur’an’ın esâretinden(!) kurtarmak!” der.

Yanlış anlaşılmasın.. Bu satırların yazarı “İslâm’i ömrünü” Kur’ân okumaya vermiş birisidir. Nerdeyse tüm mesâisini buna harcamaktadır. Kur’ân’ı hayâta hâkim kılmak isteyen biridir. Karşı olduğu şey Kur’ân’ı tağutların istediği gibi anlama-idrâk etme yanlışıdır. Tefsirin te’vile dönüşmesidir. Çünkü artık tefsir bırakıldı ve te’vil etme yoluna düşüldü. Sınırsız te’vil. (burası çok önemli). Aşırı-yorumlama, mevcut hayâtı tağutlar/firavunlar kontrôl ettiği için, onların istediği şekilde olacaktır. Yorumlar, onların kurmuş olduğu Dünyâ’dan/kamûsal alandan etkilenerek yapılacak yorumlar olacaktır. Kur’ân bütünlüğünden kopuk yorumlardır bunlar. (Biz burada te’vil kelimesini ıstılâhi anlamda alarak, mânâyı farklılaştıracak şekilde aşırı yorumlama olarak aldık).

Seyyid Kutup der ki:

“Şurası bir gerçektir ki, bu dînin hakîkatini, amelî metodundan ayırmak imkân hâricidir. Allah’a yemin olsun ki, binlerce konferans, milyonlarca vaaz, yüzlerce kitap, milyonlarca dergi, gazete, broşür asl İslâm’ın yaşandığı ve hâkim olduğu ufak bir mahalle kadar etkili olamaz”.

KELLÂ!!!. Hayır!!!. Sorun anlama sorunu değil. Kur’ân’ın böyle bir sorunu yok zâten. (Çünkü Kur’ân çöldeki bedevilere de geldi ve onlar onu duydukları anda anladılar ve harekete geçtiler). Gerçek sorun, riske girerek, bedel ödeyerek, canları acıtabilecek oranda “eyleme geçme” sorunu. Anlama biterse eylem başlamalı çünkü. Bir kişi “anladım” dediğinde artık harekete geçmesi gerekir. Bunu göze alamayanlar Kur’ân’ı aşırı anlama-yorumlama çalışmalarına devâm ederek Kur’ân’a zulmederler. Eylemin başlamasını istemedikleri, yâni bedel ödemeyi göze alamadıkları için Kur’ân’a zulmederek, onu, Kur’ân’ın da istemediği ve beklemediği çeşitli ve sınırsız anlamaların konusu yaparlar ve yapmaya devâm ediyorlar.

Aşırı yorum Kur’ân’ı aşırı yorar. Bir “Kur’ân yorgunluğu” oluşur. Bu da anlamayı yozlaştırır, zorlaştırır ve imkânsızlaştırır. Bu, Kur’ân’a yapılan bir zulümdür. Ey müslümanlar!, gelin Kur’ân’a eziyet etmeyin, ona zulmetmeyin de onu hayâta hâkim kılmak için canla-başla çalışın.

Evet; birileri, Kur’ân sanki hiç-bir şey demiyormuş gibi ve Kur’ân sâdece bir “ses”ten ibâretmiş gibi ve sanki hiç-bir değeri ve anlamı yokmuş gibi bir kenara bırakarak (mehcûr) zulmederken; diğer kesim de onun üzerine öyle bir çullanmış ki, onu boğuyor ve eylemsiz bırakarak zulmediyor. Kur’ân’a yapılan zulüm, insan amele-eyleme geçtiğinde bitecektir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2016


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme