7 Şubat 2016 Pazar

Kısas


“…Ey temiz akıl-sâhipleri, kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki sakınırsınız” (Bakara 178-179).

TDK sözlüğünde; “bir suçluyu, başkasına yaptığı kötülüğü aynı biçimde uygulayarak cezâlandırma” anlamına gelen kısas; lûgatte de; “bir suç işleyenin aynı şekilde cezâlandırılması” anlamındadır. Yâni, bir kişi birine bir zarar vermeyi plânlıyorsa, bilsin ki, sonunda yaptığının aynısı kendisine de yapılacaktır. Yine; bir kişi birini bile-isteye öldürmeyi plânlıyorsa, bilsin ki, o kişi o işi yaptıktan sonra kısas gereği öldürülecektir. Yâni kişinin, öldürmeyi, “sonunda kendisinin de öldürüleceğini bilerek” yapması gerekir. İslâm hukûkunda hüküm budur ve insanlık için en iyisi de bu şekilde bir cezâlandırmadır. Çünkü hem adâlet en iyi bu şekilde sağlanabilir, hem de gönüller ancak bu şekilde teskin edilebilir. Allah Kur’ân’da kısası bu nedenle emretmiştir.? Çünkü Allah her zaman adâleti emreder ve en doğru hükmü verir:

“Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır (Yûnus 109).

Tüm kâinat gibi Dünyâ’da da muazzam bir düzenin-döngünün-amelin ve adâletin olması için, düzenin “Allah’ın düzenlemesine göre” olması gerekir. Ancak “Allah’a göre” olursa, Dünyâ’daki insan-ilişkileri ve yapılıp edilenler kâinattaki gibi kusursuz ve sorunsuz olur. İşte kısas da Allah’ın böyle bir düzenin olması için emrettiği emirlerden biridir ve ancak ve ancak bu emre göre hareket edildiğinde insan-ilişkilerinde onurlu ve adâletli bir yaşam sağlanabilir.

İslâm hukûkunun en önemli kânunlarından birisi “kısasa-kısas” denilen kısas emridir. Kur’ân bunu: “Kısasta hayat vardır” diyerek dile getirir. Bu hükme göre, kendisine yapılan her ne tür; haksızlık, zulüm, şiddet, vs. olumsuz davranış olursa-olsun, mağdur olan kişinin şikâyet edip hakkını almak istemesi üzerine kendisine yapılanın aynısı haksızlığı yapan kişiye uygulanır. İşte bu yüzden bir kötülük düşünen kişi, aynı kötü duruma kendisinin de mâruz kalacağını düşünerek o kötülüğü yapması/yapmaması gerekir. Bir kimse birini öldürmeyi; sonunda kendisinin de öldürüleceğinin kaçınılmaz olduğunu bilerek yapması gerekir ki bu kolay-kolay kimsenin göze alamayacağı bir iştir. Bu yüzden bu kânun, caydırıcılığı çok güçlü bir kânundur. Ayrıca; “kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma!” sözü, bu kânunun edebî bir yorumudur. Allah kısası emretmiştir ki, olası bir kötü niyetin ve eylemin önü daha başlamadan alınmış olsun.

İslâm, cezâyı “geçici” olarak öngörmez. Suçu kalıcı bir şekilde önlemek için hükümler ortaya koyar. Örnek olarak hırsızlığı ele alalım; Hırsızlığın cezâsı “elin kesilmesi”dir. Ama İslâm’a göre bu “kesim” işi “analitik” olarak uygulanır. Yâni bir ekmek çaldı diye bir kişinin eli hemen kesilmez. Bu kesilme analitik olarak; çeşitli öğütlerle o kişinin “o işten elinin uzak tutulması” anlamında elinin kesilmesi; canını yakacak ve kanatacak bir şekilde eline çizik atılması; parmaklarının kesilip koparılması; bilek hizasından elinin komple kesilmesi; dirsek hizasından elinin kesilmesi olarak yorumlanıp belirlenebilir. Yüklü miktarda kamu-malının çalınması ise kolunun komple kesilmesine neden olabilir. İslâm, hızsızın elinin kesilmesi kânununu, mâsum insanların kafaları kesilmesin diye koymuştur. Ayrıca bu el-kesme hükmü kabaca uygulanacak bir hüküm de değildir. Bu hüküm, hırsızlığın ancak son aşamasında uygulanabilir. Zâten Kur’ân’da bu el-kesme cezâsı son gelen âyetlerde konu edilir. El-kesme cezâsı Mâide Sûresi’nde geçer. Mâide Sûresi Asr-ı Saadet Devri’nin başladığı zaman inmiştir. Herkes âdil bir ortamda yaşamaktadır ve artık hırsızlığın gerekçesi kalkmıştır. Bu yüzden de “el-kesme cezâsı” tâvizsizdir.

İslâm’da uygulanan İslâm cezâ kânununa göre, cezâların verilmesi ve uygulanması için bir şart vardır ki, bu şart yaşana-gelen hayatta tezâhür etmemişse, o suç için suçluya cezâ verilmesi bir yana, cezâ, suçun ortaya çıkmasına neden olanlara kesilir. Yâni İslâm adâletine ve kânunlarına göre, ilk başta, insanları suça itecek herhangi bir ortam, herhangi bir durum olmamalıdır. Meselâ İslâm, zîna cezâsını vermeden önce bekâr erkeklerin evlendirilmelerini; erkeğin evlenecek durumda olmaması üzerine yakınlarının ve diğer müslümanların ona maddî yardım yapmalarını; bu da olmazsa ona uygun biriyle yâni ondan çok şey istemeyecek biriyle evlendirilmesini ve o kişiye yapılabilecek tüm imkânların hazırlanmasını devlete ve müslümanlara emreder. O kişi ne yapıp-edilmeli, bir şekilde baş-göz edilmelidir. Gene de izdivaç hiç-bir şekilde mümkün olmamışsa, Peygamberimizin önerisiyle o kişi belli bir zamana kadar yâni Allah ona bir “kapı” açana kadar nefsini oruç tutarak terbiye etmeli ve dizginlemelidir. Fakat bu durum yalnızca kısa süreliğine alınacak bir tedbirdir. Tabî ki saygın kişiler tarafından bâzı telkinler de yapılır. İşte tüm bu şartlar yerine getirilmesine rağmen o kişi yine de zînaya başvurursa İslâm cezâ sistemi devreye girer. Uygulanan İslâm cezâ sisteminin olmazsa-olmaz şartı budur. Bu şartlar yerine getirilmemişse hiç-bir cezâ uygulanamaz. Yine meselâ yanında çalışan birinin açlık nedeniyle yiyecek bir şeyler çalmasının asıl suçlusu, o kişinin iş-verenidir. Hiç kimse yanında çalışan birinin muhtaç bir duruma gelmesine göz yumamaz. Alt-yapısı hazırlanmadan işlenen suçun sorumlusu aslında başta devlet olmak üzere tüm ülkedir. Adam öldürme olayında da; öldüren kişinin o cinâyeti işleme sebebi göz-ardı edilemez. Kişi, o cinâyeti bir çıkar, kin vs. nedeniyle mi, yoksa bir zorlukla mecbûren mi işlemiş ona bakılır. Meselâ kişi, öldürdüğü kişiyi bir fitne dolayısı ile de öldürmüş olabilir. Çünkü: “..Fitne, öldürmekten beterdir..” (Bakara 191. Meselâ bu durum göz-önüne alınır ve ölen kişinin yakınları bu duruma göre diyeti kabûl ederek af yoluna giderler. “Canlı fıkıh”, bunu gerektirir. Zâten İslâm’da fıkıh, yazılmaktan çok yaşanan bir ilimdir. Fıkıh, kâidelerini, Kur’ân-merkezli prensiplere aykırı olmayan hayattan ve olaylardan alır.  

Kısasta, maktûlün yakınlarına ya da mazlumun kedisine sorulmadan cezâ biçilemez. Maktûlün yakınları ya da mazlumun kendisi suçluyu-kâtili bağışlar ya da cezâlandırılmasına hüküm verir. Yâni kâtile ya da zâlime ne yapılacağına maktûlün yakınları ya da mazlumun kendisi karar verir. Cezânın uygulanması, mağdur olmuş kişiler ya da yakınları tarafından değil, devlet tarafından verilmelidir. Bu şekilde suçlunun yada suçlu-yakınlarının mağdur kişiye karşı kin gütmesi ve intikam-hissi duyması önlenir. Yâni, cezâyı verenin sonradan cezâ görmemesi sağlanır. 

İslâm’daki kânunlar ve Şûrâ denilen istişâre meclisi, demokrasi gibi donuk, hareketsiz, cansız bir sistem değildir. Demokraside hüküm bir-kez verildi mi artık o  şeyin önüne-arkasına bakılmaz. Şûrâda ise, olay o anda ele alınır ve İslâm hükümleri merkezinde kişi canlı bir sorgulamaya-yargılamaya tâbi tutulur. Şûrâ’da dinamik, hareketli bir yapı vardır. Kesin ve açık hükümler hâriç, her-an tartışılabilir uygulamalar, düzenlemeler yapılır. Hayattan kopuk yargılamalar ve hükümler uygulanmaz. Meselâ kısas durumunda karârı vermek halka âittir. Onu affedecek mi yoksa ölümüne mi hükmedecek?, bunu ölenin yakını belirler, devlet keyfine göre belirleyemez. Demokrasi çok mekanik, şûrâ ise canlı rûh içeren bir yapıdır.

“Ey îman edenler, öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Özgüre karşı özgür, köleye karşı köle ve dişiye karşı dişi. Fakat kimin (hangi kâtilin) lehine, onun (maktûlün) kardeşi (vârisi veya velisi) tarafından bağışlanırsa, artık (yapılması gereken) örfe uymak (ve) ona (maktûlün vâris veya velisine) güzellikle (diyet) ödemektir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık kim bundan sonra tecâvüzde bulunursa, onun için elem verici bir azap vardır. Ey temiz akıl-sâhipleri, kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki sakınırsınız” (Bakara 178-179).

“Biz onda, onların üzerine yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve (bütün) yaralara (karşılık da) kısas vardır. Ama kim bunu sadaka olarak bağışlarsa o kendisi için bir kefârettir. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, zâlim olanlardır” (Mâide 45).

“Bu nedenle, İsrâiloğullarına şunu yazdık: Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan bir-çoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır” (Mâide 32).

Peygamberimiz de kısas hakkında şunları söyler:

Ebu Şüryeh radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

“Kim haksız yere, bile-bile öldürülürse velisi şu üç şeyden birini tercihte muhayyerdir: Ya kısas ister, ya affeder, yahut diyet alır. Eğer dördüncü bir şey istemeye kalkarsa elinden tutun (mâni olun)!” Sonra Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, şu âyeti tilâvet buyurdu: “Kim bundan sonra tecâvüz ederse ona elîm bir azap vardır” (Bakara 179). Ebu Dâvud, Diyat 3, (4496), 4, (4504); Tirmizi, Diyât 13, (1406).

İbnu Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

“Kim mü’min bir kimseyi bile-bile (âmden) öldürürse, kâtil bu sebeple kısas olunur. Kim bu kısasa mâni olursa Allah’ın lânet ve gadâbı onun üzerine olsun. Allah onun ne farz ve ne nâfile hiç-bir hayrını kabûl etmez”. Ebu Dâvud, Diyât 17, (4539, 4540, 4541); Nesâi, Kasâme 29, (8, 40).

Kısasta sâdece kâtile ya da suçluya cezâ vermek değildir amaç. Maktûlün ya da mazlumun yakınlarının da gönlünü teskin etmektir aynı-zamanda. Kasten ölümlerde maktûlün yakınları o kişiyi affeder mi bilemem. Fakat affetmek şart koşulmamıştır ve belki de çok-çok özel durumlarda böyle bir şey yaşanabilir. Çünkü insanın gönlü teskin edilmediğinde affetmesi gerçek bir affetme olmayacaktır.

Kısas, modern zamanlardaki gibi bir adâletsizliğe dönük değildir. Bir-çok ülkede olduğu gibi, Türkiye’deki modern hukuk(suzluk)a göre de meselâ adamın biri 20 yaşındayken bile-isteye ve tasarlayarak birini öldürse ve “müebbet hapis” denilen cezâyı alsa bile, aslında o cezânın yıl olarak karşılığı en fazla “ağırlaştırılmış müebbet ise 30 yıl, normâl müebbet hapis ise 24 yıldır. Bu kişi 44 ya da 50 yaşında çıkıyor hapisten ve diyelim ki 90 yaşına kadar yaşadı ve işlediği cinâyet sebebiyle kendisine ömür-boyu yetecek bir kazanç sağladı, hapisten çıktıktan sonra kırk yıl boyunca gününü gün edecek. Oysa maktûlün ya da mazlumun yakınları bir ömür-boyu acı ve gözyaşı içinde yaşayabiliyor ve hayatları zindan olabiliyor. Modern hukuk, îdâmı kaldırarak bu zulmün üstüne tüy dikmiştir.

Seküler yâni insan-merkezli kânunlarla-yasalarla adâletin sağlanması zinhar mümkün değildir. Çünkü bu kânunları-yasaları çıkaracak olanlar sınırlı akla ve irâdeye sâhip olan insanlardır ve insanlar, meseleyi tüm vukûfiyetiyle ve ayrıntısıyla görebilecek ve kavrayabilecek çapa sâhip olmadıklarından, çıkaracakları kânun-yasa eksik, hatâlı, kusurlu kararlar olacaktır. Bu nedenle de yanlış hüküm vermeleri kaçınılmazdır. Hele ki ölüm-öldürme ile ilgili konularda. Bu nedenle Allah/vahiy-merkezli hukûkun devreye girmesi şarttır. Çünkü ancak bu şekilde adâlet yerine getirilebilir ve gönüller teskin edilebilir.

Son-söz olarak şunu da söyleyelim ki; İslâm’da kânunlar sâdece suç işleyeni cezâlandırmak için değildir, suç işlemeyi önlemek içindir, suçu önlemek için.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2016


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme