7 Şubat 2016 Pazar

İslâm Ülkesinde Tarım, Hayvancılık ve Denizcilik Örneği



İslâm’a göre en doğal-normâl ve insanların en iyi bileceği ve yapabileceği iş, tarım ve hayvancılıktır. Zîrâ tarım ve hayvancılık, fıtrata da en uygun olan iştir. Tarım ve hayvancılık toplumu-medeniyeti, insanlığın gördüğü ve göreceği en ileri bereket ve medeniyet seviyesidir. Öyle zannedildiği ve birilerinin yutturmaya çalıştığı gibi, sanâyi çağı bir gelişmişlik değildir, tam-aksine belki de bir zulümdür. Gelişmişlik, insanın huzurlu olmasıyla ve kendini güvende hissetmesiyle alâkalıdır.

Tarım ve hayvancılık toplumu-medeniyeti, insanlığın gördüğü ve göreceği en ileri bereket ve medeniyet seviyesi olduğu için, İslâm Ülkesinde yaşayan bir mêmur bile, bahçesinde bilumum sebze-meyvesini üretir. Tabi aynı-zamanda üç-beş tavuğu da bulunur.

İslâm hükümlerine dolayısı ile fıtrata göre İslâm ülkelerinde, tarım alanında sûni hiç-bir tohum ve ürün kullanıl(a)maz. Tohumlar yine ürünlerden elde edilen tohumlardır. İslâm ülkelerinde doğru ve düzenli sulama sistemleri geliştirilmiştir. Bir kuraklık durumunda tarlalara susuz kalmaz. Çiftçiler yaptıkları işleri aynı-zamanda bilinçli yaparlar. Her köyün yada yerleşim yerinin “devlet mêmuru” olan bir ziraat mühendisi bulunur. Doğru tarım uygulamaları nedeniyle toprak verimi yüksek olduğu için, çiftçilerin ürettikleri ürünler en yüksek seviyeyedir yada ona yakındır. Üretilen tarım-hayvancılık ürünleri müslümanların ihtiyâcından kat-kat fazla olduğu için yurt-dışına ihrâç edilir. Zâten en fazla ihrâcat da tarım alanındadır.

İslâm ülkelerinde dağlar-ovalar ağaçlarla doludur. Bu ağaçlandırma görevi devlet tarafından çiftçilere verilmiştir. Çiftçiler bu işi yapmakla yükümlüdürler. Bu iş aslında çiftçilere uzun vâdede yarar sağlayan bir uygulamadır. İslâm’ın her tavsiye ve emrinin kısa-uzun vâdede yarar getirmesi kaçınılmaz olduğu için, bu işin sonunda da yarar vardır. Müslümanlarda ata-sözü hâline gelmiş bir söz vardır: “Yağmur istiyorsan ağaç dik, zenginlik istiyorsan çocuk yap”. Çünkü Allah’ın sistemi olan sünnetullaha göre, bir yerde ağaç varsa oraya yağmur yağar. Yâni her ağaç yağmuru celb eder. Her doğan çocuk da rızkıyla gelir. Allah her çocuk için bir rızık ayıracağından, o çocuğun doğduğu evin rızkı doğal olarak çoğalır. İşte bu yüzden müslüman çiftçiler her yere ağaç dikerek yağmuru çağırmış olurlar. Bu “fiîli bir duâ”dır aynı-zamanda. Böylece yağmur yağışı fazlalaşır ve bir İslâm ülkesinde neredeyse hiç su sıkıntısı yaşanmaz. Bunda, suyun isrâf edilmemesinin de etkisi vardır tabi. Tabî ki Allah, kânunlarının bağımlısı değil, yaratıcısıdır.

İslâm’a göre bir arâzinin/tarlanın ekicisi/emânetçisi eğer tarlayı üç sene ekmezse, o tarla artık başkasına verilir. Tarlayı kullanma-hakkı/emânet artık yeni sâhibinin olur. Hz. Muhammed (s.a.v.): “Kim bir ölü toprağı ihyâ ederse, o toprak onun olur” demiştir. Bu kural İslâm ülkesinde de uygulanır.

Hemen-hemen her tür ürün yetiştirilir İslâm ülkelerinde. Hattâ bâzı ürünler sâdece küçük çaplı olarak zevk için üretilir. Bâzı İslâm ülkelerinde tropikal meyveler dâhil her tür meyve yetiştirilebilir. Her tür bitki, ihrâç edilecek oranda üretilebilir. İslâm ülkesi bir “tarım ülkesi” görünümündedir.

Narh’ı Allah koyar. Bu, yağmurun az/çok yağması yada çeşitli doğa olayları nedeni ile ürünlerin az yada çok olmasıyla olur. Fakat ürünün az yada bol olmasından kaynaklanan fiyatların yükselmesi yada düşmesi herkes içindir. Yoksa Allah (hâşâ) narhı “sâdece bir kesim” için koymaz. Sâdece gariban için koymaz. Fiyatlar yükseldiğinde sâdece bir kesimi etkilemez bu durum. Malın az olması, birilerinin o maldan faydalanıp diğerlerinin faydalanamaması şeklinde gerçekleşmez. Herkes bir önceki sene bol-bol alabildiği şeyi, o yıl az miktarda alabilir sâdece.

İslâm ülkelerinde hayvancılık bir başka gelir ve zenginlik kaynağıdır. Her çiftçinin bir-kaç inek, koyun-kuzu ve tavukları vardır ama, esas işleri tarım olduğu için hayvancılık işini sâdece kendi ihtiyaçları kadar yapabilirler. Hayvancılık işi başlı-başına bir iş olduğu için, tarım yapan hayvancılık, hayvancılık yapan da tarım yap(a)maz. Kendilerine göre bir-kaç bir şeyler vardır tabî ki.

Allah’ın, hayvanları insanların yararı için yarattığını iyi benimsemiş olan müslümanlar, hayvanlara çok iyi bakarlar ve bu işten iyi anlarlar. Ustalıkla yaparlar bu işi. Her köyde yada yerleşim yerinde bir baytar (veteriner) bulunur. Hayvancılık yapanlar bu konuda çok bilgilidirler. Hayvanlara kötü muâmele yapıl(a)maz. Hayvanlara aşırı yük ve iş yüklenip de gereksiz şekilde zorlanamaz. Hayvanların yaşadıkları yerler çok temiz tutulur. Hayvanlardan süt, süt ürünleri, yün ve deri elde edilir ve bu mâmüller işlenir. Deri işlemeciliği müslümanların çok iyi bildiği işlerdendir ve çok mâhirdirler bu sanatta. Ürettikleri deri ürünlerini ihrâç da ederler.

Denizlere kıyısı olan ülkelerde denizciliğin olmaması düşünülemez. İslâm’da da denizciliğe çok önem verilmiş ve bu konuda eğitimler yapılmıştır. Denizciliğin en önemli ürünü kuşkusuz ki balıktır. Denize kıyısı olan İslâm ülkelerinde de balıkçılık yapılır ve deniz ürünleri yurt içine ve dışına pazarlanır. Denizi iyi kullanmak önemlidir. Bu yüzden balıkçılar balıkların soyunu kurutacak kadar balık avlayamazlar. Cuma günleri ve yılın iki-üç ayında avlanmak yasaktır. Balıkçılar kendi balıklarını kendi tekneleriyle tutabilir, kendileri pazarlarda satabilirler. Çok küçük balıkları geri denize bırakır müslüman balıkçılar. Avlanan deniz ürünleri isrâf edilemez. Gereksiz avcılık yapılmaz-yapılamaz.

Denizlerin kirletilmesi çok büyük suçtur İslâm  ülkelerinde. Özellikle balıkçılar denetlenir bu konuda. Denizlerin hemen yanlarına yerleşim-yerleri kurulamaz. Yerleşim-yerleri denize en az 1 km. uzakta olmalıdır. Doğal kumsala dokunulamaz. Doğal olarak taşlık olan yerler de varsa ve bu yerlere de yine bir zarûret yoksa dokunulamaz. Doğallığı bozmak günah, suç ve ayıptır İslâm’da. 25-30 metrelik kumsaldan sonra ağaçlar dikilmiştir deniz kenarlarına. Buralara kimse her-hangi bir yapı yapamaz. Yazları yüzmeye gelenler ancak çadır yada seyyar başka barınaklar kurabilirler. Ancak vilâyetlerde, ticâret gemilerinin yüklerini boşaltması ve yüklemesi için kurulmuş limanlar olabilir. Ticâret canlı olduğu için bu limanlar biraz büyükçedir. Bâzı özel tekneler için küçük tekne sığınakları da vardır. Deniz çevresi düzenlemiştir ve insanların gezmesi için kayıklar ve gemiler seferler düzenlerler. Müslümanlar genelde lüksü sevmedikleri için öyle büyük yatlar ve gemiler edinmezler. İslâm’da lüks mal hem yoktur hem de günah, yasak ve ayıptır. Dînen de haram olarak görürler lüks tüketimi. “Bir mal lüks ise, demek ki büyük bir çoğunluk o mala ulaşamıyor, eeee, kime lüks ki” düşüncesi hâkimdir. Balıkçıların ve bâzı deniz-severlerin küçük gemileri ve tekneleri bulunur. Ülkeye en çok turist gemiyle geldiği için her şehrin bir tâne büyük iskelesi/limanı vardır.

İslâm ülkelerinin bâzılarının etrafı denizlerle çevrili olduğu ve çoğu yerin denize kıyısı bulunduğu için, müslümanlar denizle iç-içe yaşarlar. Tabi bu durum tüm müslümanların Peygamberin de tavsiyesi ile yüzmeyi bilmesi demektir. Yaz-aralarında deniz çevresinde çadırlar kurulur ve insanlar buralarda bir-kaç gün geçirirler. Daha uzun zaman kalan deniz-âşıkları da vardır. Ülkeye gelen misâfirler de bu nimetten faydalanabilir. Denize ancak tesettüre uygun giyinmek şartıyla girilebilir. Denizlerin “şeytanın bir merkezi” hâline getirilmesine izin verilmez. Gelen misâfirler bu yönden kendilerine göre “sıkıntı” yaşasa da, misâfirin hatırından ziyâde, Allah’ın hatırı önemli olduğu için bu kural olmazsa-olmaz şartlardandır. Gelen turist bayanlara, çarşıda-pazarda müslüman kadınlar gibi giyinmeleri yada başlarını örtmeleri şart koşulamaz. Fakat müstehcen ve dikkat çekici bir şekilde giyinmelerine de müsâde edilmez. Müslümanlar denize-özel giysiler (haşama) üretmişlerdir ve bu kıyâfetlere de çok alışkındırlar. Bu yüzden müslümanlar bu kuraldan rahatsızlık duymazlar.

İslâm ülkelerinde denize kıyısı olan her vilâyette bir tâne tersâne bulunur. Büyük ticâret gemileri yapan müslümanlar, bu sâyede ülkelerine zenginlik taşırlar. Burada ihtiyaç duyuldukça yeni gemiler inşâ edilir ve yıpranmış gemilere bakım yapılır. Deniz askerlerinin kışlaları da denize 1 km. uzakta olmasına rağmen, askerlerin çoğu karadan 5 mil uzakta demirlemiş gemilerde kalırlar.

Su-altı araştırmaları yapılır. Allah, denizlerin içinde de “âyet”ler yarattığı için müslümanlar deniz dibini araştırırlar ve buralarla ilgili fotoğraflar çekerler ve belgeseller yaparlar. İnsanlar denizi seyretmeyi çok severler. Çünkü deniz, huzur vericidir. Durgunluğu ayrı güzel, hırçınlığı ayrı güzeldir. İnsanların hem karnını, hem gönlünü doyurur Allah’ın yarattığı denizler.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme