7 Şubat 2016 Pazar

İslâm’da Sosyâl Hayat


Müslümanların sosyâl hayat anlayışları diğer milletlere göre farklıdır. Aslında bu fark İslâm’ın farkından kaynaklanır. Müslümanlar vahye ayarlı, vahye endeksli bir hayat yaşarlar. Gündemlerini Kur’ân’a göre kendileri belirlerler. Kapitâlist-seküler gündemlere kapalıdırlar. Çünkü o gündemler birileri tarafından insanları sömürmek için hazırlanmış sûni gündemlerdir. O sûni gündemler şeytanın gündemleridir. Çünkü şeytan insanı sürekli sûni gündemlerle oyalayıp “göklerle” irtibâtının kopmasını ister. Onun yegâne amacı budur. Çünkü şeytan insanın baş-düşmanı olduğu gibi, insan da şeytanın baş-düşmanıdır. Şeytan, insanın “ötekisi”dir. İnsanın düşmanıdır, Allah’ın düşmanı değildir, olamaz da. İşte bu sûni gündemler sosyâl hayatta sürekli gündemde tutulunca, kendilerinde bulunan nefs yüzünden insanların o gündemlerin kölesi olması an meselesidir. Nefs bu yüzden öldürülmemeli ama sürekli baskı altında tutulmalıdır. Bu yüzden Allah, Kur’ân’da; “Bir işten yorulduğunda başka bir işle dinlen” der. İnsan boş bırakılmaya gelmez. Disiplin bir kez koptuğunda artık bozulmanın önüne geçilemez çünkü. İşte bu bozulmayı önleyecek olan şey gündemin Kur’ân tarafından belirlenmesidir. Gündemini Kur’ân tarafından belirleyen ve o gündeme göre yaşayan kişiye şeytanın yaklaşması düşünülemez. Bu sebeple İslâm ülkelerine geldiğinizde, sanki başka bir Dünyâ’ya gelmiş gibi olursunuz-olunmalıdır. Seküler alışkanlıkların ve gündemlerin hiç-birini göremezsiniz burada. Burası bir “Kur’ân Ülkesi”dir. Farklılık, daha ülkeye adım atar-atmaz göze çarpar. Aslında insan fıtratına en uygun gündemlerle ve kurallarla donatılmıştır İslâm ülkeleri. İnsanların bu kurallara uyması zor değildir. Bu kuralların bâzı insanlara sıkıcı ve şaşırtıcı gelmesi ve ayrıca uygulanamaz gözükmesi, o insanların fıtratlarının zamanla şeytanın güdümüne girmesi ve şeytânilerin gündemlerine ve kurallarına alışmalarından kaynaklanır. Şeytan ve uşakları insanları fıtratla taban-tabana zıt kurallarla yaşamaya zorlamışlar, sonra da “yaşanması gereken hayâtın”, “şu-an yaşanılan hayat” olduğuna inandırmışlardır. İnsanlar İslâm’î-Kur’ân’i olmayan ülkelerde hep bir maskeyle dolaşmak zorundadırlar. Bu maskeler zamanla üzerine bir maske daha geçirilmesini gerektirir. Bâzen bir terslik hissetmelerine rağmen bu tersliğin üstüne gidemezler, çünkü bu iş büyük bedeller ister. Sistem, bedeli göze alamayanları bu terslikleri kabûl etmeye zorlar. Herkes maskeliyken, bu maskelerden rahatsız olanların maskelerini çıkarma teşebbüslerinde bir “sırıtma” meydana gelir. Yâni maskeyi çıkarmak bedel isteyen bir iştir. Sâdece o bedeli ödeyebilecek olan kişiler maskesiz dolaşabilir. Maskesiz yapamayanlar zamanla bu maskeleri doğal görmeye başlamışlardır. İnsanlar bu ülkelerde aslında özgür değillerdir. Özgürce düşünemez, özgürce yaşayamaz, özgürce dolaşamazlar. Demokrasi denilen şeytan-oyununun insanlara özgürlük getirdiği falan da yoktur. “Özgürlükleri” daha çok sınırlayan bir ideolojidir demokrasi. Özgürce rahat nefes bile alınamaz bu ülkelerde. “Acaba birazdan başıma ne gelir” korkusuyla yaşar dururlar. Bu-arada “özgürlük” demişken; İslâm’daki “özgürlük” anlayışı farklıdır. Müslümanlara göre mutlak bir özgürlük mümkün değildir. Kendini mutlak-özgür saymak demek, Allah’tan da özgür saymak demektir ki; bu bir müslüman için düşünülemez. Mutlak özgürlük tüm kânunlardan da bağımsız olmak demek olacağı için mutlak-özgürlüğün, yanında anarşiyi getirmesi kaçınılmazdır. Bir müslüman ise Allah’ın emir-yasaklarından bağımsız olamayacağı için kendini mutlak olarak “özgür” görmez-göremez. Müslümanlara göre bu meyanda değerli olan, özgür olmamaktır. “Özgür” olmadığının farkında olmaktır.

Müslümanlar hümanist de değildir. Hoş-görülüdürler sâdece. Bu hoş-görüyü abartmazlar tabî ki. Hoş-görülmeyecek yerde hoş-görmeği câhillik ve pasiflik olarak değerlendirirler.

İslâm’da yersiz korkular-endişeler yoktur, olamaz da. Şeytan onları esir alamaz. Çünkü müslümanlar sürekli kendilerini denetledikleri gibi, herkes de bir-birini denetler. Herkes bir-birinin velisidir. Bu denetleme Kur’ân ile yapılır ve yürütülür. Kimse kimseyi kendinden büyük ve küçük görmez ve göremez. İnsanlar arasındaki fark, “takvâ farkı”dır sâdece. İslâm’a göre en üstün kişi; en zengin, en güzel, en güçlü, en akıllı, en maharetli vs. değil; en takvâlı olan kişisidir. Takvâda yarış vardır İslâm ülkelerde. Zâten yarış bir tek takvâda yapılır İslâm’da. Takvâ ise “sorumluluk bilinci” demektir. En takvâlı kişi, en çok sorumluluk alan kişidir.

Müslümanlar; “Allah hiç-bir nefse güç yetiremeyeceğini yüklemez” âyetini göz-ardı etmezler. Fakat buna karşın, yüklenen hükümlerin analitik olarak “güç yetirilebilir” hükümler olduğunun da farkındadırlar. Bu yüzden başta din olmak üzere her konuda “analitik olarak” bir zorlama vardır İslâm’da. Bu “zorlama” analitik bir zorlamadır, kategorik bir zorlama değildir. “Hak geldi bâtıl yok oldu” der Kur’ân. Şânı yüce Rabbimiz, “dinde zorlama yoktur” buyru­ğunu, hak ile bâtılın ayrılma şartına bağlamıştır. Hakkın olmadığı yerde her türlü zorlama vardır zâten. İşte bu yüzden; “hak ve bâtılın ayrılması konusunda analitik olarak zorlama yapılabilir” diye düşünür müslümanlar. Çünkü din bir “ağırlığa” sâhiptir ve inananlarına sorumluluklar yükler. Bu, zor bir sorumluluktur. Dîni kabûl eden aslında onun zorluğunu da berâber kabûl etmiş demektir. Zâten “dinde zorlama yoktur” demek, sâdece dinde, yâni “din dayatmada zorlama yoktur” demektir. Başka şeylerde zorlama yoktur demek değildir bu. Dinde zorlama-zorakilik yoktur fakat zarûri olanlar vardır. “Bir kişiyi bir şeyi yapmaya zorlayamazsınız fakat yapmamaya zorlayabilirsiniz” diye düşünür müslümanlar. “Dînin de dikkat çekip yasakladığı hırsızlık-yolsuzluk; fuhuş; fâiz; cinâyet vs. gibi “toplumsal” konularda zorlama/dayatma vardır ve olmalıdır, zâten insan doğal/fıtrî bir zorlamanın altındadır”. “Dinde zorlama yoktur demek, îmanda zorlama yoktur demektir. İlgili âyetteki din, îman demektir” İslâm’a göre.

“Lâ ikrâhe fid din” âyeti; “dinde ‘zorlama’ yoktur diye yanlış bir çeviri yapılıyor, âyet, “dinde zorlama yoktur” demiyor, “dinde bir çirkinlik, iğrençlik, pislik (ikrah=kerih-mekruh) yoktur, din tertemizdir” diyor.

İslâm’da bir emrin gereği, “ruhsat”a veya “azîmet”e göre yapılabilir. Bu konu­da gösterilen genel yaklaşım, “ruhsat”a değil “azîmet”e teşvik etmek, fakat “ruhsat”la amel edenleri de mâkûl ve mâzur görmektir. Meselâ teheccüdün, “azimet”e göre, yapılması/kılınması gerekir, ama bir müslüman “ruhsat”a göre bu ibâdetten geri durabilir. Bir kadının “âdet” hâlindeyken namaz kılmasına, oruç tutmasına ara vermesi “ruhsat” olarak kabûl edilir. Fakat “azîmet”e göre bunları yapmasında bir beis yoktur. İbâdete ara veren hanım, “ruhsat”ı kullanmış olur sâdece. Bu durumdan dolayı kınanamaz tabi ki. Müslümanlar ruhsattan ziyâde azîmeti tercih ederler. “Müslümanların azîmete göre davranması gerekir” düşüncesi hâkimdir.

İslâm’da “spor” yoktur. Böyle bir şeye ihtiyaç duyulmadığı gibi, bu işe tekin bir iş gözüyle de bakılmaz. Kısa yürüyüşler yapılabilir sâdece. Spor olsun diye yapılmazlar tabi bu yürüyüşler. Müslümanların spor yapmayı gerektirecek nedenleri yoktur ki!. Diğer kapitâlist ülke insanları patlarcasına yemek yiyip de şişmanladıklarından dolayı spor onlar için bir kurtarıcı gibi gözükmüştür. Ama bu “kurtarıcı” sûnî bir kurtarıcıdır. Çünkü spor yapmak iştahı daha çok açar. Önemli olan mîdeye hâkim olmaktır. Müslümanlar günde iki öğün yemek yerler ve sık-sık oruçlu olduklarından dolayı mîdeleri onlara galebe çalamaz. Mîdelerini terbiye etmişlerdir çünkü. Bilindiği gibi spor karşılaşmaları en az iki ve daha fazla kişiler-taraflar arasında yapılır. Ama netîcede kazanacak ve sevinecek olan sâdece bir kişi-taraftır. Müslümanlar; “sâdece bir kişinin-tarafın kazanıp sevineceği, diğer tarafın ise kazanamadığından dolayı üzüleceği bir şeyi neden yapalım ki?” derler.
 
Özel-şifâ-hâne, özel-hekim, özel-okul, ders-hâne vs. özel bir kamu-kuruluşu bulamazsınız İslâm ülkelerinde. Müslümanlar böyle kuruluşların bir kalitesizlik meydana getirmesinin kaçınılmaz olduğunu düşünürler. “Ne yâni; birileri “özel” yerlere gidebilirken diğerleri gidemeyecekler mi?, kime özel ki?” derler.

Müslümanlar günlük ihtiyaçlarını mahâllelere kurulmuş olan bakkallardan ve haftada bir kez kurulan pazarlardan karşılarlar. İslâm’da aynı şeyi satan dükkanlar arasında belirli bir mesâfe bulunmalıdır. Meselâ belli sayıdaki mahâlle-sokaklarda sâdece bir tâne bakkal bulunur. Çok büyük alış-veriş yerleri bulunmaz İslâm ülkelerinde. Küçük bakkallar hâriç mahallelerde iş-yerleri bulunmaz. Genel ihtiyaçlar haftada bir kez kurulan pazarlardan karşılanır. Âhiliğe/fütüvvet teşkilatına benzer bir esnaf kontrôl/yardımlaşma sistemi vardır İslâm’da. Kendi içlerinde bağımsız bir kontrôl/yardımlaşma sistemi kurmuştur bu kurumlar. Her ticârethânede şu âyetler yazılıdır: “Ey îman edenler! sizi acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticâreti haber vereyim mi? Allah’a ve Resûlüne îman etmeniz, Allah yolunda mallarınız ve canınızla cihad etmenizdir. Şâyet bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır” (Saff 10-11).

Müslümanlar yeni bir kimlik oluşturmuşlardır. Bu kimlik müslüman kimliğidir. Sahabe kimliği ve Asr-ı Saadet kimliği. İnsanlar bu kimliğin taşıması gereken özelliklerle donatılırlar. Bu kimlikle yapılması gerekenler yapılır. Bu kimlikle girilmesi gereken “yol”a girilmiştir. Zâten başka bir kimlikle girilen yol ancak şeytanın yolu olabilir.

Müslümanlar; tabiata fıtratlarına göre; hayvanlara fıtratlarına göre; suya-toprağa fıtratlarına göre; doğaya fıtratlarına göre ve insanlara fıtratlarına göre davranırlar. Çünkü; “fıtrata aykırı yapılan her davranış, bir tarafı tâmir ederken diğer tarafı bozar” derler.

“Benim, yaratılışım, yaşantım ve ölümüm alemle­rin Rabbi olan Allah içindir” âyetini idrâk ederek; “dîni ile Dünyâ’sını bir-birinden ayırmayan, pratikteki bütün bir hayâtıyla Allah için yaşayıp, Allah için ölecek olan kimlerdir”? diye bir soru sorulsa; bu soruya, “müslümanlar” diye cevap vermek gâyet doğru olurdu. Müslümanlardan başka bu övgüyü hak edebilecek bir ülke veya topluluk yoktur, olamaz.

Müslümanlar için zaman çok değerlidir. Hiç-bir müslümanın zamânı boşa geçirecek bir lüksü olamaz. Boşa geçirecek zamanları yoktur zâten. Tüm zamanlarını Allah-Kur’ân-âhiret merkezli bir yaşama ayırdıkları için, tağûti hiç-bir iş için boş vakit bulunmaz. Zâten zaman en ideâl bir şekilde kullanıldığı ve dolayısıyla bir boşluk olmadığı için şeytan araya girecek bir fırsat dâhi yakalayamaz.

Müslümanlar işlerini ciddiye alırlar ve en iyi bir şekilde yapmak isterler. İyi odaklanırlar işlerine. Gereksiz-boş işleri sevmezler ve yapmazlar. Boş işlerle uğraşmayı günah sayarlar. Çünkü “zamânın isrâf edilmesi tüm israflar gibi günahtır” derler. Şeytanın, insanları; boş, yararsız ve yapılmaması gereken işlerle oyaladığını düşünürler ve “yapılması gerekenleri yapmayanlar, mecbûren yapılmaması gerekenleri yapmaya başlarlar” diye düşünürler. İslâm’da herkes her işini ileriye dönük, ileriyi düşünerek yapar, ileriye yönelik olan işlerdir yaptıkları. Zâten maddî-mânevi yaptıkları işleri de “en ilerisi” için, yâni cennete göre, âhirete göre düzenlerler ve ayarlarlar.

Müslümanlar, yaptıkları işleri Allah’ın huzûrunda yaptıklarının bilincindedirler. O yüzden tüm işlerine; çalışma/yürüme/oturma-kalkma/konuşmalarına bile çok dikkat ederler. Bu yüzden İslâm’da kötü iş yapmak, kötü hareket etmek hem günahtır, hem ayıptır, hem de suçtur.

İslâm’da hem Ay takvimi, hem de Güneş takvimi kullanılır. Bu Kur’ân’ın bir ön-görüsüdür. Ay takvimini ibâdetler için, Güneş takvimini ise dünyâ-işlerini düzenlemek için kullanırlar.

Müslümanlar sabah erken saatlerde kalkarlar. İmsak saatinden önce kalkan müslümanlar; “Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde (namaz için) kalktığını bilir; seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını bilir). Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamayacağınızı bildi, böylece tevbenizi (O'na dönüşünüzü) kabûl etti. Şu hâlde Kur’ân'dan kolay geleni okuyun. Allah sizden hastalar olduğunu, başkalarının Allah'ın fazlından aramak için yer-yüzünde gezip-dolaşacaklarını ve diğerlerinin Allah yolunda çarpışacaklarını bilmiştir. Öyleyse ondan (Kur’ân'dan) kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allah'a güzel bir borç verin. Hayır olarak kendi nefisleriniz için önceden takdim ettiğiniz şeyleri daha hayırlı ve daha büyük bir ecir (karşılık) olarak Allah katında bulursunuz. Allah'tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Müzzemmil Sûresi 20) âyetlerini kendi üstlerine alırlar ve gerek cemaat hâlinde gerekse kendi başlarına namaz kılarak ve tertil üzre (anlamını derinlemesine düşünerek) Kur’ân okuyarak teheccüdlerini yaparlar/kılarlar.. Ardından sabah namazını da edâ eden müslümanlar, sabah kahvaltısını çorbayla, bitki çaylarıyla, meyve sularıyla yada sütle yaparlar ve çocuklar okullarına, anneler evlerdeki işlerine, babalar da iş-yerlerine giderler. Cuma günleri, yaz-araları ve bayramlar hâriç bütün sene böyle geçer.

İslâm’da işsizlik yoktur. Hattâ İslâm’da işsizlik, bekârlık ve evsizlik yasaktır. İşçiler iş-yerlerine sabah namazından sonra giderler. Disiplinli bir çalışmadan sonra saat 9.00-9.30 arasında yarım saatlik bir ara verilir. Bu arada çaylar içilir, muhabbetler yapılır. Bu aranın bir özelliği de çalışanlar arasında sıkı muhabbetlerin gelişmesidir. Böylece daha morâlli bir çalışma ortamı sağlanmış olur. Bu aralara iş-yeri sâhipleri dâhil tüm iş-yeri mensupları katılır. Olağan-üstü hâller dışında öğle ezanı saati  olan 12.00-13.00’e kadar devâm eden çalışma sona erer ve iş-yeri kapatılır. İş-yerlerinde genelde, farklı ve olağan-üstü bir durum yoksa vardiya ile çalışma ve mesâi yapılmaz. Öğlen ezanında erkekler ve çalışanlar evlerine döndüğünde, ev hanımları da işlerini bitirmişler, çocuklar okullarından dönmüşlerdir. Âile-bireyleri hep berâber namazlarını edâ ederler ve sonra da çocuklar derslerinin başına, büyükler de okuma, sohbet yada istirahat için odalarına dönerler. İslâm’a göre yemekler günde iki öğün yenir. Sabah 5.30 da yapılan kahvaltı ve ikindi namazından sonra da akşam yemeği yenir. Yemekler tüm âile-bireyleriyle berâber yenmeye özen gösterilir. Yemekten sonra akşam namazları cemaat hâlinde edâ edilir. Her müslüman âilenin bir Kur’ân cemaâti, bir sohbet meclisi/halkası olur. Bu sohbetler âile içinde de haftanın belli bir gününde bir-kaç saat ayrılarak yapılır ama asıl olarak âilecek haftanın belli günlerinde hiç aksamadan altı-yedi âilenin katılımlarıyla yapılan sohbetler kaçırılmaz. Bâzen tanınmış ve sevilen âlimlerin sohbetleri geniş ortamlarda büyük katılımlarla gerçekleşir. Müslümanlar özellikler bu sohbetleri kaçırmamaya özen gösterirler. Âileler arasında yapılan sohbetlerde hem Kur’ân dersleri yapılır, hem de güncel olaylar konuşulur. Hattâ bu sohbetlerde üretilen fikirler devlet başkanına kadar iletilebilir. Müslümanlar âileye çok önem verirler. “Vahiy ile inşâ olmamış âilelerin bulunduğu devletler küresel sistemin köleleri olurlar” derler. O yüzden devrimlerini/devletlerini yüreklerinden sonra âileden başlatırlar/başlatmışlardır.

Müslümanlar sabah erken kalktıkları gibi, akşamları da erken yatarlar. Farklı bir durum olmadığı müddetçe geç vakitlere kadar uyanık kalmazlar. Sabah vakti ev-hanımları eşlerini işe, çocuklarını okula gönderdikten sonra ufak çocukları varsa ve onların da ihtiyaçlarını giderdikten sonra rutin ev-işlerini yaparlar; sağı-solu toparlarlar ve alış-verişlerini yaparlar, yemek öncesi hazırlıklar tamamlanır ve tüm işlerini bitirdikten sonra kendilerine bir-iki saat okumak için zaman ayırırlar. İslâm’da tüm erkek ve kadınlar okur-yazar ve kültürlüdür. Çocuklarının dersleriyle ilgilenebilecek kadar bilgilidirler. Müslümanlar ev-hanımlığını bir “iş” olarak görürler. Ev-hanımları becerikli ve hamarattırlar. Müslümanlar kâinatı gözlemlerken onun hiç-bir düzensizliğinin olmadığını gördükleri için ve; “Allah her şeyi yerli-yerinde olarak yaratmışsa, bizim de her şeyi yerli-yerine koymamız gerekir” prensibini benimsediklerinden ve içselleştirdiklerinden dolayı her konuda dağınıklığı sevmezler ve her konuda da düzenlidirler. Bu durum başta ev-hanımları olmak üzere tüm müslümanların yükünü hafifletmiş olur. “Eşyâyı yerinden etmek zulümdür. İnsanın görevi eşyâyı yaratılış amacına uygun kullanmaktır. Yoksa eşyâ yerinde kullanılmadığında eşyâya zulmedilmiş olur ve  bu da kötü sonuçlar doğurur” derler.

İslâm’da “saf sistemi” olduğu için kimse kimseye yük bırakmaz. Kimse işini yarım bırakmaz. Yarım işin şeytanın işi olduğunu söylerler. Kimse işini baştan-savma yapmaz-yapamaz. Yaptıkları her işin sorumluluğunu alırlar. Bu konuda bir-birlerine yardımcı olurlar.

Müslümanların cuma günleri, bayram günleri ve yaz-araları dışında maddî-mânevi işleri belli bir düzende gider. Cuma günü kadınlar ve çocuklar dâhil tüm müslümanlar aynı-anda Cuma namazını kılarlar. Perşembe günleri bâzılarının, ama pazartesi günleri neredeyse tüm müslümanların oruçlu geçirdikleri gündür. Bu onlarda meleke hâline gelmiştir. Mânevi hayatları için zaman açmayı çok severler. Herkes bir şeyler yazar ve bunları başkalarıyla paylaşır. Okumaya ve sohbete çok düşkündürler. Cuma günleri ise istirahat günü olduğu için gene sabah erken kalkılır fakat akşama kadar âileler birbirleriyle vakit geçirirler. İbâdetler berâber yapılır, kahvaltı daha uzun sürer ve neşeli geçer. Komşularla bir-iki sohbet yapılır. Gezmeye gidilir, piknik yapılır, ziyâretler edilir vs. Kısaca müslümanların maddî ve mânevi işleri disiplinli ve düzenli bir şekilde devâm eder. Bu yaşam-tarzlarını belli bir süre zarfında kendileri belirlemiştir. Yaşam tarzlarından hayli memnundurlar ve yaptıkları şeyler severek yaptıkları şeylerdir. Kimse kimseyi bu şekilde yaşamaya zorlayamaz. Herkes sevdiği şeyi istediği bir gün yapabilir. Bu yaşantı-tarzı insan fıtratıyla yüzde-yüz uyumludur. Bâzı bedelleri vardır ama “bir şeyin ne kadar bedeli varsa o kadar da zevki ve keyfi vardır” sözünü tüm müslümanlar bilir. Ufak-tefek sıkıntılar ve düzensizlikler olsa da bunları hayâtın süsü-biberi olarak görürler. Hayatlarından çok memnundurlar ve mutludurlar.

Müslümanlar konuşma-tarzına çok dikkat eder. “Argo”; edebe aykırı; aşağılayıcı; sövgülü vs. sözler kullanılması çok ayıp sayılır. Kimse bir-birine kötü lâkab takmaz-takamaz. Kimsenin gıybeti yapılmaz, yapmaya kalkan uyarılır. Özellikle bu konuda çok hassas davranırlar, çünkü kimse “ölmüş kardeşinin etini yemeyi” düşünemez. İslâm’da “sana ne”, “bana ne” lafları kullanılamaz. Herkes bir-birini uyarmakla mükellef olduğu için bu kelimeler kullanım-dışıdır.

İslâm’da çılgınca eğlenceler, şeytâni zevkler, tehlikeli ve bağımlılık yapan alışkanlıklar yoktur. Müslümanlar bir deniz kenarında, bir dağ başında oturup düşünmeyi çok severler. Çocuklar oyuncaklarını kendileri üretebilir. Kendileri yapar, kendileri oynarlar. Büyüklerinin sözünü dinlerler ve tehlikeli oyunlar oynamazlar. Bir-birlerine zarar verecek oyunlar yoktur. İslâm’a has oyunlar geliştirmişlerdir çocuklar. İslâm ülkelerinde “çocuk parkı” yoktur. Hele-hele oyuncaklı parklar hiç düşünülmez. Zâten hemen her taraf ağaçlık olduğu için bir gölgelik olarak böyle yerler aranmaz. Kendi bahçelerinde kurdukları salıncakları olur en fazla. Çünkü parkları; tağutlar tarafından düşünülmüş ve düzenlenmiş yerler olarak görürler. Burada bir çocuğun-insanın başına her şey gelebilir. Çocukların anne-babalarına itaâtsizlikleri buralarda yeşermeye başlar ve bir ömür-boyu sürer. Çocuklar böyle yerlerde oyuna kilitlenirler ve hırsa kapılırlar. İleride bu hırslar onlara bir ömür-boyu yoldaşlık yapacaktır. Sigara, içki, kumar, esrar, eroin vs. ne kadar şeytan işi pislik varsa, çocuklar ilk defâ bu parklarda tanışırlar ve alışırlar bu zehirlere. İşte bu yüzden müslümanlar park denen bu şeytâni alanları açmaktan uzak durmuşlardır. Anne-babalar çocukların doğayla iç-içe yaşamasına çok önem verirler. Müslüman tüm çocuklar bir ekmeğin, bir sebzenin, bir meyvenin nasıl oluştuğunu, tüm bu süreçleri gözlemledikleri için bilirler. İslâm ülkelerinde asitli içeceğe rastlanmaz. Sâdece gazlı şifâlı sular vardır. Ayran, süt, doğal meyve suları vs. kullanılır içecek olarak. Ada’da bulunmadığı ve sokulması yasak olduğu için, çocuklar ne-idiğü belirsiz besin tüketemezler. Toplu ve iri-yapılı insanlar vardır fakat kolay-kolay şişman insanlar göremezsiniz. Sinemalarda izlenen filmler dînî içerikli, belgesel-bilgisel, kültürel vs. filmlerdir. Saçma-sapan, ütopik, insanları fitneye düşürecek ve ahlâk-dışı filmler bulamazsınız. Çocuklar için hazırlanan çizgi filmlerde de bu tür dengesizlikler yoktur. Her evde bir tâne televizyon vardır. Fakat televizyonu daha çok “ekran” olarak kullanılır. Televizyonlar sâdece belli saat aralıklarında veya özel durumlarda yayın yaparlar. İnsanlar radyo, gazete/dergi ve televizyonlardan Dünyâ’daki gelişmeleri tâkip ederler. Belgesel tarzında yayınları severler ve seyrederler. Fakat çok fazla televizyon seyredecek vakitleri de yoktur. Tiyatro, sevdikleri faaliyetlerden bir diğeridir.

İslâm ülkelerinde her evde küçük çaplı bir kütüphâne bulunur. Her mahâllede orta, her kâim-makamlıkta büyük, her vilâyette de çok büyük olan kütüphâneler bulunur. Başkentte ise kütüp-hâneler olur. Kütüp-hâneye uğramamış müslümana rastlayamazsınız. Dünyâ’nın değişik ülkelerinden kitaplar satın alınmıştır. İslâm ülkelerindeki kitaplar Dünyâ’da satılan en ucuz fiyatlı kitaplardır. Kitap yazarak/basarak köşe dönen yoktur. Emekli olmuş insanların en çok vakit geçirdikleri yerlerin başında kütüp-hâneler gelir. Allah’ın ilk emri “oku” olduğu ve “tertil ile yâni düşüne-düşüne oku” emri olduğu için, “okuma”nın en âcil ve ilk sırada yapılacak iş olduğunu düşünürler. Okumak demek anlamak/idrâk etmek demek olduğu için ve idrâk etmek insanı yorduğu kadar lezzet de verdiği için en çok severek yaptıkları işlerin başında gelir. Zâten İslâm’da mîras denince ilk akla gelen şey kitaplardır. Tabi bu mîrasta da diğer mîraslar gibi paylaşma esastır. Zâten “paylaşma İslâm’ın ana-yasasıdır” dense yeridir.

Müslümanlar müziği severler. İlâhiler başta olmak üzere mûsikiler ve türküleri dinlerler ve dillendirirler. Çalmasını bildikleri enstrümanlar ve söyledikleri şarkılar vardır. İslâm ülkelerinde enstrüman çalma oranı %3’tür. Zaman yetersizliğinden dolayı herkes bu işle fazla uğraşamaz. Ama melodi dinlemeyi severler. Televizyonlarda bu tür programlar seyredilir. Özellikle ney, bağlama, ud, keman, davul, zurna gibi çalgılar popülerdir. Çılgınlığa sevk edecek enstrümanlar bulunmadığı gibi, o tür şarkılar da dinlenmez.

Bahçe işlerini çok severler. Bir-kaç gün ayakları toprağa deymese rahatsız olurlar. Çocuklar küçük yaşta alıştırılırlar toprağa. Hayvan-sever bir topluluktur müslümanlar. Fakat hayvanlarla ilişkilerinde kategorik farkı gözetirler. Yâni hayvanın duracağı yer ile kendilerinin durduğu  yeri karıştırmazlar. Büyük bahçesi olanlar kulübesinde kedi-köpek besleyebilirler. Kafeste kuş, akvaryumda balık beslemek gibi insafsızca ve zulümâne işler yapmazlar. Hayvanların hayat alanı daraltılamaz. Her hayvanı doğal ortamlarında severler aslında. Ev içine pek hayvan sokulmaz. Büyükçe bir bahçesi olanlar kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde kedi-köpek besleyebilirler. Kurbanlık hayvanlar -biraz da mâsum görüntülerinden olsa gerek- çok sevilirler Müslümanlar tarafından. Bahçelerinde besledikleri bir-kaç tavuk ve bir-iki kuzu olur. Yediklerine-içtiklerine çok dikkat ederler. Etleri besmeleli kestikleri gibi, otları da besmeleli keserler. Kurban bayramı hâricinde de bir-kaç âile birleşip et ihtiyaçlarını karşılamak için bir hayvanı kendileri keserler ve paylaşırlar. Ormanlık alanlarda bulunan tehlikeli hayvanlara ancak o hayvanları iyi tanıyan kimseler yanaşabilir ve onlar hakkında belgesel amaçlı resim-video çekebilir. Korumalı araçlarla bu hayvanların yaşadıkları yerleri gezerek onları görmek isteyenler için de düzenlemeler yapılmıştır. Ayrıca bir hayvanat bahçesi yoktur İslâm ülkelerinde.

Yazları zamanlarının bir bölümünü geçirmek üzere deniz kıyılarında kalanlar olur. İyi yüzücüdürler. Buralarda hem yüzerler, hem su-altı dalışlar yaparlar, hem de bol-bol balık yerler. Yaylalarda kaldıklarında gecenin en karanlık zamanlarında teleskoplarla kâinatı gözlemlemek severek yaptıkları eğlenceli işlerdir. Müslümanların eğlence anlayışına göre; yapılan bir şeyden hem zevk alınmalı, hem de bir şeyler öğrenilmelidir. Hiç-bir şey yapmadan boş-boş oturmak müslümanlara göre değildir. Ülkede selamlaşma farz olarak algılanmasına rağmen böylelerine selam bile verilmez. Selamdan bahsetmişken; müslümanlar bir-birleriyle karşılaştıklarında mutlaka; “Selâmunaleyküm” diyerek selamlaşırlar. Selâmı alan taraf daha güzel bir selâmla karşılık verir tabî ki.

Yaşlılar için kurulmuş huzur-evleri, yaşlı bakım-yurtları gibi yerlerin düşüncesi bile yoktur müslümanlarda ve İslâm’da. Böyle bir şey akıllarının ucuna bile gelmez. Çünkü böyle yerler zulüm kurumlarıdır onlara göre. Ana-babaları onların gözlerinin nûrudur. Onları her ne olursa-olsun yanlarından ayırmazlar ve büyükçe olan evlerinde bir yer açıp onlara ömürlerinin sonuna kadar hizmet ederler ve bakarlar. Çocuk esirgeme yurtları da yoktur. Bir şekilde ana-babasız kalan öksüz-yetim çocuklar, çocukları olmayan âilelere paylaştırılır. Çocuklara anlayacakları yaşa geldiklerinde onun gerçek anne-babaları olmadığını söylerler ama, onlara gerçek anne-baba gibi de bakarlar. Müslüman öksüz ve yetimleri görenler: “İslâm toplumunda öksüz-yetim olmalıymışız” derler. Çünkü öksüz-yetim olmayan çocukların birer anne ve baba­sı olmasına karşın, öksüz-yetimlere bütün bir İslâm toplumu annelik ve babalık etmektedir. Müslümanlar zihinsel engellilere her türlü kolaylığı gösterirler, onları toplumdan dışlayarak akıl hasta-hânelerine mahkûm etmezler. Zâten akıl hasta-hânesi yoktur İslâm ülkelerinde. Müslümanlar onların her birini aklın değerini gösteren birer “gösterge” olarak kabûl ederler.

İslâm’da her mahâllede bir câmi bulunur. Ayrıca her semtte genellikle yazları kullanılan namazgâhlar vardır. Namazlar cemaatle kılınmaya özen gösterilir. Sürü değil, cemaat psikolojisi vardır her konuda İslâm ülkelerinde. Câmiler toplantı/istişâre/sohbet vs. yerleridir aynı-zamanda. Sâdece namaz kılınan, sonra çekip gidilen yerler olarak kullanılmazlar. Canlı mekânlardır mescidler. İslâm’da her ilde birer tâne havra ve kilise bulunur. Bunların çoğu, zâten eskiden beri var olan kilise/havraların restore edilmiş hâlleridir.

Kabirler şehrin tam ortasında bulunur ve müslümanlara ölümün bir hakîkat ve mü’min için bir nîmet olduğunu hatırlatır. Yurt-dışı gezileri de düzenlenir ve çok rağbet görür bu geziler. Ama daha çok emekli kesim katılır bu gezilere. Dünyâ’nın hemen-hemen her yerine geziler olur.

Her 40 yaşına gelmiş müslüman aynı-zamanda hac ve umre görevini tamamlamış birer hacıdırlar. Bu konuda masrafların %75’i devlete âittir. Kendi zevklerine göre yaptıkları harcamalar da vardır. Müsâit olduğu ve başkasının hakkına tecâvüz etmeyecek şekilde isteyen istediği kadar gidebilir hacca. Değişik ülkelerdeki insanlarla tanışmak çok eğlenceli ve öğreticidir onlara göre. Artık, torun-torba sâhibi olmuş emeklilerin ilk yaptığı iş tekrar hacca gitmektir. Devlet bu konuda onlara hiç gitmeyenlerden sonra olanak sağlar. Gezmek emeklilerin en çok yaptıkları şeylerin başında gelir.

İslâm ülkelerinde tüm insanlar doğduğu andan îtibâren devletin kontrôlündeki sosyâl güvenlik kurumunun çatısı altına alınır. Şunu hemen belirtelim ki; İslâm’da sosyâl güvenlik kurumu, isminin başındaki “sosyâl” kelimesinden dolayı hiç-bir zaman kâr edecek bir duruma gelmez-gelemez. Bu gibi kurumlar her zaman zararda-içerde olmak zorundadır. Aksi takdirde “sosyâl” olma özelliğini kaybederler. Çocukların sosyâl güvenlik masrafları okul bitimine ve askerlik dönüşüne kadar devlet tarafından, sonra da çalıştıkları kurum tarafından karşılanır. Herkes sigortalıdır İslâm ülkelerinde. Ev-hanımları da “çalışan” kabûl edildiği için onlar da devletten maaş alırlar. Bu yüzden doğal olarak evli olanların gelirleri daha yüksektir. Ev-hanımları dâhil tüm hanımlar kırkbeş, erkekler ise elli yaşında emekli olurlar. Emekli olmalarına rağmen asker, hekim ve bâzı önemli konumlarda bulunan kimseler görevlerini danışmanlık düzeyinde sürdürürler. Bu uygulama zâten her kurumda böyledir. Emekli olmuş olan kimseler eski çalıştıkları yerlere yardımcı olurlar. Hiç-bir çalışan, çalıştığı yeri kötü görmez ve kötülemez. Grev, iş-yavaşlatma vs. gibi şeytâni girişimlerde bulunulamaz İslâm ülkelerinde. İş-veren işçiyi kandırmadığı ve hakkını verdiği ve vermek zorunda olduğu için böyle bir şeye gerek de duyulmaz.

Müslümanlar okul bitimi yada askerlik dönüşü olan 20-21, ya da en geç 22-23 yaşında evlenirler. Fakat bu, daha önce evlenmek isteyenlere engel olunacağı anlamında değildir. Evlenmek isteyen kişilerin; kendileri, âileleri ve çevresi onların bu sorumluluğu taşıyabileceklerine inanıyorlarsa 15-16 yaşlarında bile evliliğe izin verilebilir. Çünkü insanların doğal duygularını helâl yoldan tatmin etmesi sünnetullah gereğidir. Bunu engellemek ve baskılamak bir nevî zulüm olur. Bu yaşlarda yapılan evlilikleri dînî bir kural olarak değil, örfî bir kural olarak uygularlar. Yoksa dinde evlenmek için önemli olan ölçü yaş değil, ergen olma/âkil-bâliğ olma; kişinin istemesi ve uygunluktur. İslâm, eşleri bir-birini tamamlayan unsur olarak görmesine rağmen erkeğe daha fazla sorumluluk yüklemiştir. Bu da âilenin “ata-erkil” bir yapıda olacağı anlamına gelir. Yâni âilenin “reisi” erkek olmalıdır. Müslümanlar bu kurala uymuşlardır. Bu durum fıtratla da bire-bir örtüşür. Müslümanlar genelde tek-eşli olmasına rağmen iki eşi pek geçmeyen 1’den çok evlilikler de görülür. Bu sınır örfen belirlenmiştir. Tabî ki evlilik çok ciddi ve sorumluluk isteyen bir iştir. Müslümanlar bu yüzden âileye çok önem verirler. Çünkü; îmanlı, sağlıklı, mutlu, başarılı insanlar ve dolayısıyla toplumlar, sorumluluğunu bilen âilelerden oluşacaktır. Müslümanlar bu yüzden bu işi sıkı tutarlar. İslâm ülkelerinde İslâm’i kurallar geçerli olduğu için evlilik ve nikâh merâsimleri de İslâm’i kurallara göre yapılır. Câmilerde gerçekleşen nikâh merâsiminden sonra duruma göre ikramlar yapılır, hedîyeler takdim edilir ve tebrikler kabûl edildikten, hayır-dualar yapıldıktan sonra eşler evlerine uğurlanır. Evli çiftler bir-birlerini tam anlamıyla nikâhtan sonra tanırlar. Kısa süren bir nişanlılık döneminde çok da fazla görüşme yaşanmaz. Kısa görüşmeler ve sohbetler yapılır sâdece. Diğer lâik-seküler ülkelerde olduğu gibi “evlenmek çok zor, boşanmak çok kolay” değildir İslâm ülkelerinde. Tam tersine; evlenmek sâdece evlenmek isteyenin değil, tüm halkın desteğiyle gerçekleştiği için fazla zorluk yaşanmaz. Gelin adayları abuk-subuk şeyler isteyerek damat adaylarını zora sokmazlar. Mâkûl bir mehir ve gerekli olan eşyâlarla donatılmış sâde bir ev onlar için yeterlidir. Müslümanlar bu konuda zorlanmazlar, zîra müslümanların evleri “ihtiyaçta zarûret” fıkhına göre dizayn edildiği için gereksiz hiç-bir eşyâ alınmaz ve ev daraltılmaz. Bu yüzden evli olmayanların sayısı yok denecek kadar azdır İslâm ülkelerinde. Ama boşanmaya gelince; bu konuda da kolaylık yok denecek kadar azdır. “Allah’ın hiç sevmediği helâl” diye tâbir edilen bu iş çok-çok az görülebilir İslâm ülkelerinde. Anlaşamayanları ille de evli tutmak zulüm olur çünkü. Lâkin dediğimiz gibi; öyle “boş ol, boş ol, boş ol!” demekle kimse boş kalmaz İslâm’da. Bu zırva, gerçek İslâm’ın yaşanmadığı yerlerde yapılan zırvalıklardır. Evli çiftler en az dört çocuk yaparlar. Çekirdek âile bulmak çok zordur İslâm ülkelerinde. Âileler genelde; evler ayrı olmasına rağmen aynı sokakta yada aynı arsa içinde yapılmış evlerde otururlar. Aynı avludan girilen evlere de rastlanır. Üç-dört kuşak bir-arada yaşar. Bu hem âile-içi denetleme açısından, hem de eğitim açısından çok faydalıdır. Emekliler en çok kütüp-hâneye gitmek, bahçe işleriyle uğraşmak, ahşap işleri, müzik ve resim gibi işlerle vakitlerini geçirirler. Vakit namazlarını câmilerde kılmak emekliler için bir zarûret gibi görülür. İslâm ülkelerinde herkesin kendi evi vardır. Kirâcılık yoktur Ada’da. “Kirâ” işine pek hoş bakılmaz. Çünkü “mülk Allah’ındır. Zâten herkes Allah’ın mülkünde kirâcıdır” düşüncesi hâkimdir.

İslâm’da insanların sorumluluk yaşı bulûğ çağıdır. Bulûğ çağına kim ne zaman giriyorsa artık o kişi kendini sorumlu görmelidir ve diğer insanlar da ona sorumluluklar vermelidir. Diğer dünyâ-ülkelerinde olduğu gibi sorumluluk yaşı 18 değildir. Müslümanlar bu yaşın neden “18” olarak belirlendiğine bir anlam veremezler. “Bu her kişi için neden aynı olsun ki?” derler. Yâni bir insana 18 yaşına ayak basar-basmaz ne oluyor ki? Ne değişiyor hayâtında? Vücûdunda ne değişiyor? Çoğu kimse 18 yaşına girdiğinin farkına bile varmıyor. Müslümanlara göre insanlarda meydana gelen değişiklikler masa-başında belirlenerek değil, hayatlarında görülerek gerçekleşir. Yaşadıkları değişikliklerin onları etkilemesi gerekir. Onlara bir şeylerin değiştiği duygusunu tattırması gerekir. İşte bulûğ çağı bu etkiyi fazlasıyla yapar insanda. Vel hâsıl kelam; masa-başında belirlenemez kimin ne zaman sorumlu olacağı.

İslâm’da ahlâki noktada sürekli bir toplum-baskısı vardır. Bu baskı özellikle cinsel ilişkiler düzleminde görülür. Çünkü insan nefsinin dizginlenmesi veya disipline edilmesi en zor düzlem cinsel ilişkiler düzlemidir. İnsanları cinsel düzlemdeki sapıklıklardan engelleyebilecek iki şey; öncelikle kişi­lerin sâhip olduğu ahlâki ilkeler ve daha sonra top­lumsal çevrenin ahlâki baskısıdır. Bir insan için sâhip­lendiği ahlâki ilke başlı-başına yeterli olmasına rağmen, toplumsal çevrenin ahlâki baskısının da bü­yük önemi vardır. Çünkü ahlâki ilkeler noktasında za­yıf olan bir-çok insan, toplumsal çevrenin ahlâki baskısını dikkate alarak böyle bir sapıklıktan ve rezâletten uzak durabilmektedir.

Haberleşme; telefon-telgraf ve mektupla ve çeşitli iletişim araçlarıyla yapılır. Bu işler için posta-hâneler vardır. İnsanlar akraba ve dostlarına hem hâl-hatır sormak, hem de sorularını-bilgilerini paylaşmak için bu haberleşme araçlarını kullanırlar.

İslâm’da “gün”, güneş battığı anda başlar. Diğer ülkelerdeki gibi yeni bir günün başlaması için gece yarısı saat 24.00 beklenmez. Çok anlamsız bulurlar bu belirlemeyi müslümanlar. Sorumluluk yaşını 18 olarak belirleyenlerin bu belirlemesi ne kadar saçmaysa, yeni bir günün başlama saatini 24.00 olarak belirlemek de çok saçmadır müslümanlara göre. Gece saat onikiden bir sâniye önce ne oluyor?, bir sâniye sonra ne oluyor? Neden gece saat 24.00? Müslümanlar bunda bir bit-yeniği olduğunu düşünürler. Evet haklıdırlar; kapitâlistlerin bir belirlemesidir bu onlara göre. İnsanları psikolojik olarak gece geç yatırmaya teşvik edecektir bu “belirleme”. Geç yatan insan; en başta sabah namazına kalkamaz; uykusu düzensizdir ve bu yüzden sağlığı bozuktur; hayâtı disiplinsiz bir şekilde yaşadığı için verimi düşer ve daha bir-çok olumsuz durum oluşturur geç yatmak. Müslümanlar diyor ki; “Yeni gün, güneş battığı anda başlamalıdır. Çünkü bu-anda Dünyâ’da muhteşem bir değişiklik yaşanmaktadır. Görsel bir şölen vardır gökyüzünde. Kimilerine göre bir gün daha kârlı bir şekilde geçmiştir, kimine göre zararla geçmiş bir gündür. İnsanlar bir günün daha geçtiğini net olarak görebilirler ve bu durum onları düşünceye sevk eder. Güneş önce solgunlaşır. Sonra yavaş-yavaş ufuktan kaybolur. Kaybolduktan sonra gökyüzü muhteşem bir renge boyanır. “Biten gün” sanki bizlere vedâ ediyordur ve bunu ihtişamlı bir şekilde göstermek ister gibidir”. İşte değişiklik böyle olur!, içi-boş “değişikliklerle” (daha doğrusu değişmezliklerle) değil. Gün geceyle başlar İslâm’da. Dinlenilerek geçirilecektir bu gece ki, sabaha dingin bir şekilde uyanılabilsin. Aynı şölenin tersi sabah saatlerinde de yaşanır. Müslümanların en çok sevdiği şeylerden biri de Güneşin doğuşunu ve batışını seyretmektir. Seher vakitlerinin o mutluluk vericiliği çok sevilir.  

Müslümanlar yine aynı şekilde; “31 Aralık’ta, saat tam 24.00’de ne oluyor ve ne değişiyor gökyüzünde ve kâinatta?” diye sorarlar ve cevap verirler: kocaman bir “hiç”! Saat 24.00’den bir sâniye önce ile, saat 24.00’den bir sâniye sonrası arasında tüm kâinatta kayda-değer hiç-bir değişiklik olmuyor. “O târihin” ve “saatin” içi bomboş. Evet; kapitâlistler yine şeytandan gelen bir emri yerine getirmişler ve insanları bu güne kilitlemişlerdir. Onlara çılgınca kutlanacak bir gün ve bir gece daha göstermişlerdir. Sınırsız yemek, sınırsız içmek, sınırsız(…) Müslümanlara göre ise yılın başı hicrî takvimdeki gibi önemli bir olayın göstergesi olmalıdır. Hicri takvim aynı-zamanda hareketli, yâni dönen bir takvim olduğu için, bir özelliğinden ve içselliğinden bahsedilebilir. Yada bir mevsimin başlamasıyla yıl başlamalıdır müslümanlara göre. Yâni bir değişikliğin hayatta bir karşılığı olmalıdır. O şey, onunla berâber değişmelidir. Her ne kadar İslâm ülkelerinde Güneş takvimi de geçerli olsa, durağan olduğundan dolayı anlamsız bulurlar bu takvimin yıl-başlarını.

İslâm ülkelerinde akşam namazından sonra sokaklarda hemen-hemen kimse görülmez. Sâdece; câmiden çıkıp evlerine gidenler, sohbetlerden dönenler ve özel bir durum için sokağa çıkmış olanları görebilirsiniz. Akşamları ve geceleri kimse sokakta “çıt” çıkarmaz/çıkaramaz. İnsanlar komşularını rahatsız edecek bir gürültü yapmazlar/yapamazlar. Çünkü İslâm’da komşu hakkına çok dikkat edilir. Gerçek “insan hakları” İslâm’da görülür. İslâm’da insan-hakkına çok önem verilir; “çocuk hakları”, “kadın hakları”, “hayvan hakları”, “hasta hakları” gibi zırvalar yoktur. Bunlar şeytanın öğretisi olup tağûti devletler tarafından yürürlüğe konmuş komikliklerdir. Büyük bir kandırmacadır bunlar. Haktan çok haksızlık getirir. Müslümanlara göre: “insan hakkı” denildikten sonra; “kadın hakkı”, “çocuk hakkı”, “hasta hakkı” vs. demek abes olur. “İnsan hakkı” hepsini kapsar çünkü. Ayrıca diğer “hakları”(!) söylemeye gerek yoktur. Aslında “hak” denildikten sonra başına “insan” yada ”hayvan” ön-ekini koymak bile abesle iştigâl olur. Bir yerde “hak” varsa orada her türlü “hak” mevcut demektir müslümanlara göre. Bu “hak”ları ayrı-ayrı ele almaya gerek yoktur.

İslâm’da hassas konulardan biri de “kadın”dır. Ada’da kadın denince ilk olarak “ana/anne” akla gelir. Her kadın bir anne adayıdır çünkü. Annelik için Allah tarafından her şey verilmiştir kadına. Allah, kadınlara annelik görevini vererek onlara bir saygınlık bahşetmiştir aslında. Bu yüzden kadınların saygı-değerliği özenle korunmalıdır. Şeytan bu konuda devâmlı olarak bir açık arar çünkü. Küçük bir açık bile bulsa genelde başarılı olacağından dolayı bu konuda Kur’ân’i önlemler alınmıştır. Bu yüzden müslümanlar kadının toplumda fitne-aracı hâline gelmemesi için bu konudaki Kur’ân’i hükümleri sıkı bir şekilde uygularlar. Bu, kadınlara baskı yapılması demek değildir. Onları Kur’ân’ın ön-gördüğü gibi bir koruma girişimidir yaptıkları. İslâm ülkelerinde kadınların %90’ı ev-hanımıdır. Müslümanlara göre ev-hanımlığı çok önemli ve ağır bir “iş”tir. Ev-hanımları için “çalışmıyor” denilemez. “Evde yaptıkları işin aynısını dışarıda yapınca “çalışıyor” oluyor da; aynı işi evinde yapınca neden “çalışmıyor” olsun ki?” derler. Kadınların hepsi tesettürlüdür. Tesettür emrinin şuuruna varmış olan hanımlar bu konuda bir sıkıntı yaşamazlar. Zâten kadın fıtratıyla uyumlu olan bu kural şuurlu bir şekilde yapıldığında usanç vermez kadınlara.

“Hem vakarınızla evlerinizde durun da önceki câhiliyet devri çıkışı gibi süslenip çıkmayın, namaz kılın, zekat verin, Allah'a ve peygamberine itaat edin!.. Evlerinizde okunmakta olan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah lâtiftir, haberdar olandır” (Ahzab Sûresi 33-34) âyetleri kadınların nasıl bir hayat yaşamaları gerektiğini belirler. Hanımlar bu âyetleri ciddiye alırlar ve câhiliye kadınları gibi süslenip-püslenip sokak-sokak gezmezler. Yapmaları gereken şeyin farkındadırlar çünkü. Bunu Kur’ân öğretmiştir onlara.

Kadınlar temizliklerine önem verirler, fakat “makyaj” yapmazlar. Kurumayı ve yıpranmayı önleyici bitkisel kremler ve çok belli olmayan sürmeler çekerler ve kimsenin dikkatini çekmeyecek ve “rahatsız etmeyecek” kokular kullanırlar en fazla. Güzel kokuyu severler. “Ne de olsa Peygamberimizin sevdiği üç şeyden biri güzel kokudur” derler. Kadın giyiminde ve görünümünde en önemli kural “dikkat çekmemek”tir. Meselâ sokağa ev-elbiseleriyle çıkmazlar. İsterse bu kısa bir süreliğine olsun fark etmez. Hattâ bu kural erkekler için de geçerlidir. Giyim-kuşam, sürme, koku, yürüyüş, bakış, konuşma vs. hiç-bir konuda dikkat çekecek ve kendilerini belli edecek tavırlara girmezler/giremezler. Bakışlarını yere indirsinler”.. emrini dinlerler. Her kadın bir “Meryem” olma yolunda hareket eder. “Edeb Ya Huu!” sözünü baş-tâcı eder İslâm ülkelerindeki müslümanlar.

Kadın; seküler Dünyâ’nın en çok istismar ettiği unsurdur. Bir de bunu yaparken onlara özgürlük getirdiklerini iddia ederek gülünçleşirler. Kadını “paçavraya çevirerek” nasıl bir özgürlük! verdikleri ortada olduğu hâlde bunu nasıl savundukları düşündürücüdür. “Tesettürlü kadın için: “özgür değiller” derken, açık-saçık olan ve her türlü zulme mâruz bırakılan kadınlar nasıl olur da “özgür! olurlar anlamak imkânsızdır” derler. “Kadınlar için “evlerinizde vakarınızla oturun” diyen Kur’ân-ı Kerim’i dinlemeyen seküler ülkelerin tağutları, çeşitli şeytanlıklarla evden çıkardıkları kadınların saygınlıklarının azalmasına sebep olmuşlardır. Artık kimse onlara “anne” gözüyle bakmaz hâle gelmiştir. Tağutlar, kadınları bir nesne, bir cinsel obje olarak göstermişler ve her türlü şeytanca işlerinde kullanmaya başlamışlardır. Öyle ki; kadının kullanılmadığı bir alan kalmamıştır. Kadın evine giremez olmuştur. “Anne” olamaz olmuştur. Kadının duyguları, onuru, şahsiyeti ve kadınlık özellikleri ayaklar altına alınmıştır. Kadın deyince insanların(!) aklına artık “başka şeyler” gelmeye başlamıştır. Yâni kadınlar evlerinden bir çıkmışlar..; değerleri düşmeye başlamıştır. Hâlbuki İslâm onları zamânında bataklıktan çıkarıp baş-tâcı etmişti. Onlara “özne” gibi davranılmasını sağlamıştı. Nesnelikten çıkarmıştı onları. O zaman da kadınlar şimdiki gibi her türlü çıkar-aracının çarkında bir dişli görevi yapıyorlardı. İslâm dışındaki Dünyâ’da şimdi de öyledir; “Kadının kadınlara has özellikleri istismar üzerine istismar edilmiştir” derler. İşte bu sebeplerden dolayı müslümanlar; “Bir milletin kurtuluşu için kadınların mutlaka sokaktan eve çekilmesi gerekir” diye düşünürler. Sokaktan çekmek gerekir onları vakarlarıyla oturacakları evlerine; vakarlarıyla çalışacakları işlerine; anneliğe..

İslâm hanımları; “Ey peygamberin kadınları, siz kadınlardan her-hangi biri (gibi) değilsiniz; eğer sakınıyorsanız, artık sözü çekicilikle söylemeyin ki, sonra kâlbinde hastalık bulunan kimse tamâh eder. Sözü mâruf bir tarzda söyleyin. Evlerinizde oturun, eski câhiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah'a ve Resûlüne itaât edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sâdece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. Oturun da evlerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti anın. Şüphe yok ki, Allah lâtifdir, her-şeyden haberdardır” (Ahzab Sûresi 32-34) âyetlerini üstlerine alırlar ve bu âyetleri düşünerek hayatlarına yön verirler.

İslâm’da ata-erkil bir yapı hâkimdir. Kadınlar diğer ülke kadınları gibi ev-dışına zorlanmamış ve alıştırılmamışlardır. Müslümanlara göre kadınlar özgürlüğün ve mutluluğun zirvesini ancak evlerinde yaşarlar ve yaşayabilirler. Fıtraten bunun daha uygun olduğunu düşünürler kadınlar için. Aksi hâlde fıtratla çelişildiğinde zulüm başlar. Kadınlar da bu durumdan rahatsız değildirler. Tabi bu hiç evden dışarı çıkmamak demek değildir. Kendi aralarında oluşturmuş oldukları sohbet meclisleri vardır ve bu sohbetleri düzenli olarak tâkip ederler. Çalışan kadınların dışındakiler genelde “fıtratlarıyla da uyumlu olarak” evleriyle, çocuklarıyla ve mânevi hayatlarıyla ilgilenirler. Çalışan kadınlar ise buna yaptıkları işleri de dâhil ederler. İslâm ülkelerinde kadınların biat etme hakkı vardır fakat biat edilme hakkı yoktur. Yâni kadınlar “İslâm’ın İmamı/Ümmetin Halifesi” olamazlar. Lâkin tüm İslâm kadınları her türlü düşüncelerini özgürce söyleyebilirler ve bunu en yüksek makâma kadar iletebilirler. Kadınlar iş-yerlerinde erkeklere âmir olamaz. Çünkü bu durum erkekler için fıtrata aykırı bir durumdur. Allah, Kur’ân’da dediği gibi erkekleri kadınlardan bir derece üstün yaratmıştır. Tüm İslâm ülkeleri kadınları bu âyeti anlamışlar, îman etmişler ve de benimsemişlerdir. Bu yüzden hadlerini aşmazlar. Zâten müslümanlara göre erkek ve kadın mutlak anlamda eşit değildir, olamaz da. Çünkü bu, kadınlar için bir zulümdür. Erkekler de bu “üstünlük” yüzünden kadınları aşağılayacak bir tutumda bulunmazlar/bulunamazlar. Müslümanlar; “İslâm’ın kadınlar için uygun gördüğü bu durum, kadınların onurunun korunması ve istismâr edilmemesi için yegâne kuraldır. Aksi-hâlde şeytan fırsat kollamaktadır” derler.

İslâm’da ve İslâm ülkelerinde alkôl bulunmaz. Tıb alanında bile kullanmak için farklı bir ürün geliştirmişlerdir. Ada’ya gelen gayr-i müslimler için bile her-hangi bir içki bulunmaz. Ayrıca sigara içen kimse yoktur İslâm ülkelerinde. Hattâ gençler onun ne olduğunu da bilmezler. Televizyonda gördüklerinde de “neden sürekli olarak o şeyleri ağızlarında tuttuklarına” anlam veremezler. Kumarın hiç-bir türlüsü yoktur ve olamaz. Zîna yapacak meşrû bir ortam olmadığı gibi, böyle bir yerin olması düşünülemez bile. “Şeytan işi pislik” tâbir edilen hiç-bir şey ve yer bulunmaz İslâm ülkelerinde. Daha çok emeklilerin uğradığı çay-kahve içilen ve sohbet edilen kıraat-hâneler, çay bahçeleri vs. vardır.

Fırsatçılık yoktur İslâm ülkelerinde. Fırsatçılığı şeytan işi olarak görürler. Zâten fırsatçılık yapacak bir ortam da yoktur.

İslâm ülkelerine; vekil, vâli, kâim-makam, muhtar vs. gibi yöneticiler seçilerek atanmaz görev yerine. Yöneticiler “milletvekili” değil; milletin-halkın “vekilleri”dir. Milletvekili gibi kişiler yoktur. Zâten “Tek Vekil” olarak Allah’ı kabûl eden müslümanlar böyle bir gereksinim de duymazlar. Demokrasi/cumhuriyet/laiklik/sekülerizm/liberâlizm/modernizm kelimeleri sövgü olarak kullanılır Ada’da. Demokrasi, İslâm’a ters olduğu için çirkin görülür müslümanlar tarafından. Bu yüzden de demokrasinin fiîli yönü olan “seçim” yapılmaz İslâm ülkelerinde. Onun yerine “gönüllü kabûl ediş” denilen dayanışma/biat vardır. Yeni imam zâten genel-irâdenin genel reyiyle/görüşüyle gündeme geldiği için polemik yaşanmaz. Yeni imam için aksi düşünceleri/eleştirileri olanlar görüşlerini bildirirler ve görüşlerinin dikkate alınmasını isterler. İmam değişikliği belki 20-30 senede bir olur. O da İmam’ın; vefât, sağlık, yaşlılık gibi nedenlerle görevini bırakıp, Yüksek Şûrâ’nın üç kişiden oluşan imam adaylarını açıklamasından sonra yeni imamın belirlenmesi için yapılan biat ile olan değişikliktir. İmamın görevini sürdürebilmesi için yedi senede bir Yüksek Şûrâ’nın güven-oyunu ve halkın rızâsını alması gerekir. Aslında yeni-imamın kim olacağı hemen-hemen bellidir. İmam adayları bu konumun ağırlığını bildikleri için; “ille de beni seçin” yaygaraları koparmazlar. Bu görevleri sorumluluk bilincine sâhip oldukları için kabûl ederler. Zâten yeni imam yetenek ve sorumluluk bilincine bakılarak seçilir. Adaylık doğal olarak oluşur. Zâten bu kişiler halkın tanıdığı ve teveccüh gösterdiği kişilerdir. Yüksek Şûrâ’ya ahlâk âbidesi yedi kişi içinden üç imam adayını belirlemek düşer sâdece. Vekiller ise İmam ve Büyük Meclis tarafından belirlenir ve görevine atanırlar.

Vâli, kâim-makam ve muhtarlar ise, dâhiliye vekilinin İmam ve vekiller kurulu ile birlikte o iş için yetiştirilmiş yetkin kişiler içinden seçtikleri şahısların atanması olarak gerçekleşir. Vâliliğe, kâim-makamlığa ve muhtarlığa atanacak olanlar bu işin eğitimini görmüş olanlardır. Bir yerleşim yerinde yapılacak olan her işten anlayacak, ahlâklı, düzenli, sistemli vs. şeklinde çalışacak olanlar arasından belirlenenler görevlerine atanırlar. Görev süreleri beş yıl olmakla berâber, halkın isteği üzerine görevleri uzatılabilir, görev yerleri değiştirilebilir ya da görevden alınabilirler. Bir vâli, kâim-makam ve muhtar; çevre, elektrik, su, iletişim, ısınma, temizlik, tâmirat vs. yapılması gereken her iş üzerine iyi bir eğitim almışlardır. Genelde mühendislik eğitimi ile birlikte aldıkları eğitimdir bu. Bu eğitimi muhtar bir yıl, kâim-makam üç yıl ve vâli dört yıl süreyle alır. İlk önce staj mâhiyetinde “yardımcı vâli, kâim-makam ve muhtar” olarak çalışırlar. Bu kişilerin en önemli özellikleri insan ilişkilerinin çok iyi olmasıdır. Tüm halk tanımalıdır onları. Çok sevilenlerin görevleri bir beş yıl daha uzatılabilir. Belli bir süreliğine göreve gelen bu kişileri halk seçtiğinde, onların uygunsuz davranışlarında görevden alınması zorlaşacağından, bu kişiler seçimle belirlenmezler. İmam ve Şûrâ tarafından atanırlar ve görevlerinde uygunsuz davranışlar ya da bir eksiklikte yer değiştirme veya açığa-alınma uygulanır.

İslâm ülkelerinde elektrik, su, iletişim, yol vs. ücretsizdir. Tabi bunlar ücretsiz diye isrâf denecek miktarda kullanılmaz. Müslümanlar, akan dereden alınacak abdest için bile suyun isrâf edilmemesi gerektiğinin şuurundadırlar. İsrâf ve savurganlığın günahı doğurması kaçınılmazdır İslâm’a ve müslümanlara göre.

Allah insanların iki cihanda mutlu olması için kâinatı ve Dünyâ’yı tam insana göre yarattığı gibi, vahyini de tam bu kâinata uygun yaratmış ve peygamberlerini de onların kendi içlerinden en iyisini seçerek göndermiş ve öbür âlemde onları “ateş”ten koruyacak emir ve nehiylerini bu peygamberler aracılığıyla bildirmiştir. Bu bilince hakkıyla ulaşmış olan müslümanlar, hem bu Dünyâ’larını hem de öbür Dünyâ’larını mâmur etmek için Allah’ın bildirdiği gibi, hırsa kapılmadan fakat gayretle çalışırlar ve sünnetullah îcâbı buna ulaşırlar. Bunun netîcesinde de ömürlerinin sonuna kadar mutlu bir şekilde yaşarlar. Besmelesiz hiç-bir işe başlamazlar. “Besmelesiz yapılan iş Allah’sız yapılıyor demektir” çünkü. Allah’sız yapılan bir işe şeytanın karışmaması düşünülemez. Bu bilinçle müslümanlar her işlerine Allah’la, yâni besmeleyle başlarlar ve elhamdulillâh ile tamamlarlar.

Kısaca müslümanlar her işlerini nihâyetinde ebedî âleme göre düzenlerler. Ülkede tüm hayat bir ibâdete dönüşmüştür. Mutlakâ olması-oluşturulması-kurulması gereken İslâm Ülkesinde sosyâl hayat genel olarak bu ya da benzer şekildedir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2016


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme