7 Şubat 2016 Pazar

İslâm’da Güvenlik


İslâm ülkelerinde iç-güvenlik; alt-yapısı çok iyi hazırlandığından ve iyi organize edildiğinden dolayı genelde çok yoğun bir güvenlik sorunu yaşanmaz. İnsanlar aslında bir-birlerini denetlediğinden ve yönlendirdiğinden dolayı güvenlik görevlilerine çok fazla iş düşmez. Ama gene de şeytan boş durmayacağı için güvenlik görevlileri dikkatlidir. Vilâyetlerin iç-güvenliğini; ismini İslâm’dan mülhemle almış olan “silm” teşkilâtı” yapar. Silm: barışıklık, barışmak, sulh ve itaât anlamlarına gelir. Adından da belli olduğu gibi silm üyelerinin en önemli görevleri ülkede sulh ortamını korumaktır. Müslümanların aralarında nâdiren çıkan sorunları hâlletmek ve taraflar arasını barıştırmak bu teşkilâtın önemli görevlerindendir. Her muhtarlık düzeyindeki yerleşim yerine bir “silm evi” kurulur. Bu merkezler sayı olarak kâim-makam ve vâlilik düzeyinde de sâdece bir tek merkez olarak belirlenmiştir fakat buralarda teşkilat üyelerinin sayıları fazla olur. Silm Teşkilâtı adâlet vekiline bağlıdır. Teşkilat nöbetleşe tam-gün mesâi yapar. Teşkilat üyeleri de her meslek grupları gibi ahlâki eğitim başta olmak üzere ayrıca bir eğitime tâbi tutulurlar İslâm ülkelerinde. Silm Evlerinde haşarı insanların tutuklandıkları zaman konulacakları ve bir-süre kalacakları tutuk-odaları bulunur. Burada tutulan insanlar çeşitli telkinlerle uslandırılmaya çalışılır. İslâm ülkelerinde özellikle ömür-boyu hapis cezâsı olamaz. Normâlde de geçici bâzı hapis cezâlarının -ki bunlar ev hapsidir- dışında hapis cezâsı yoktur. Zâten vahye uygun kurulmuş ve yapılandırılmış olan İslâm ülkelerinde hapis-hâne yoktur. Müslümanlar hapis-hâneyi insan fıtratına aykırı görürler. Suçun, suçluyu hapis-hâneye atmakla bitirilemeyeceğini düşünürler. Çünkü müslümanlara göre hapis-hâneler nicelik ve nitelik bakımından suçu daha da arttırırlar. Suç-oranı çok düşük olduğu için ve sokak ve mahâllelerde çıkan bâzı sorunlar daha silm evlerine intikâl etmeden sokak sorumluları ve muhtarlar tarafından hâlledildiği için tutuk-odaları yeter de artar bile. Tutuk-odaları şüphelinin yargılanıp cezâlandırılıncaya ya da aklanıncaya kadar en fazla bir hafta kaldıkları yerlerdir. Osmanlı’dan aldıkları kefâlet sistemi vardır İslâm’da. Buna göre, mahallede herkes bir-birinden sorumludur, bir suç karşısında tüm mahalle sorumlu tutulur ve kefâleti de tüm mahalleye âit olur. Mesûliyet tüm mahalleye âittir.

Hırsızlar, rahatsızlık verenler, yolsuzluk yapanlar vs. silm üyeleri tarafından yakalanıp ilk sorgulamaları yapılır, tutanak tutulur ve mahkemelere sevk edilirler. Silm üyelerinin sert davrandığı çok nâdir görülür. Üyeler iri-yapılı ve güçlü-kuvvetli olduğundan ve ayrıca da eğitim aldığından dolayı bozguncular bunlara karşı koyamazlar. Silm Teşkilat üyeleri orta-eğitim okulundan sonra, âmirler dört yıllık, silm memurları ise iki yıllık silm-eğitim okullarına devâm ederler. Silm üyelerinin mesâi saatlerinde giydikleri elbiseler tek-tiptir. Bu elbiseleri mesâi saati dışında giyemezler. Silm üyeleri mesâi saatlerinde yanlarında sürekli olarak “tabanca” seviyesinde silâh bulundururlar ama çok-çok nâdir olarak kullanırlar. Daha çok kısa ve sert sopalar caydırıcılık vazîfesi yapar. Büyük silm merkezlerinde ise daha ağır silâhlar da vardır. Silm Teşkilatının üye sayısı ülkeden-ülkeye değişir.

Güvenliğin diğer ayağını ise asker oluşturur. Asker, daha çok dış-güvenlik için hazır bekletilir. İç-güvenlikte olası büyük sorunlar için de kullanılması kânunlaştırılmasına rağmen böyle bir gereksinim görülmez İslâm ülkelerinde. Subaylar orta-eğitim okulundan sonra askeri-eğitim okuluna giderler ve dört yıllık bir askeri eğitimden geçirilirler. Yine her alanda olduğu gibi sıkı bir ahlâki eğitimden de geçerler. “Kışla” tâbir edilen yerlerde eğitimlerini ve görevlerini sürdürürler. Müslümanlar için savaş en son çâre ve hem savunma hem de zulmü ber-taraf etmek için saldırı amaçlı yapılan savaşlardır. Silâh olarak subayların bir tabanca ve bir tüfekleri bulunur. “Er” tâbir edilen diğer askerlerin ise birer tüfekleri bulunur.

Müslümanlar çok cesurdurlar. Tabi bu cesaret körü-körüne olayların üzerine giden câhillerin cesurluğu gibi değildir. “Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa iki yüz kişiyi mağlub edebilirler. Ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kâfirlerden binini yener” (Enfâl Sûresi 65) ve “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) îman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz” (Âl-i İmran Sûresi 139) âyetleri uyarınca müslümanlar kemiyetten çok keyfiyete önem verirler. Üstünlüğün sayıca çokluğa değil, mevcut sayının kalitesine bağlı olduğunu savunurlar. Bu yüzden askeri yönden yeterince güçlü olmadıkları bir dönemde bile mazlum bir halkın yardımına gitmekten geri durmazlar. Askeri yeterliliklerine değil, mazlûmiyete bakarak yardım kararı alırlar.

Asker, İmam’a bağlıdır. Askerin baş-kumandanı İmam’dır. Bu sâdece fahrî bir baş-kumandanlık değil, yerine göre fiîli bir baş-kumandanlıktır.

İslâm ordusu, savaşı iyi bildiği kadar savaş ahlâkını da iyi bilir. Kur’ân’ın emrine göre, öldürmekte aşırıya gitmek yasaktır. İslâm askerinin yapılan tatbikatlarda ne kadar hünerli olduğu ayan-açık görülür.

İslâm, adından (silm) anlaşılacağı gibi “güvenlik” demektir ve İslâm ülkeleri birer güvenlik merkezleridir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2016


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme