7 Şubat 2016 Pazar

Bilmeyenler ve Yapmayanlar


Genelini müslümanların oluşturduğu dünyâ-mazlumlarının bu perişân, bu mazlum, kötü hâllerinin; farklı bir bakış-açısına göre ise; bu vurdum-duymazlığının, bu umursamazlığının, boş-vermişliğinin, utanç verici hâlinin nedeni, iki şeyden biridir: Bilmemek ya da yapmamak. Bu iki neden farklı gruplarda “bilmemek” ya da “yapmamak” şeklinde bulunuyor. Öyle bir durumda ki, bilmeyenler bilmediklerinin, yapmayanlar da yapmadıklarının farkında değiller ya da farkına varmak istemiyorlar.

Bilmeyenler, insanlık-târihi boyunca müslümanlar olarak Peygamberimizden sonra, “uydurulmuş olan”a, “tahrif edilerek bozulmuş olan”a; “boş-verilmiş olan”a, “eklemlenmiş olan”a inandıklarından ve sarıldıklarından dolayı bilmeme durumlarını sürdürüyorlar. Bu kişilerin bilmemeleri, inanmadıklarından dolayı değildir, bilme yoluna girmediklerindendir. “İnanmadıkları için bilmeyenler” de vardır ve onlar için inanç alanını bilmenin bir önemi olmadığından bu kesim konumuzun dışındadır. İnandıkları hâlde bilmeyenler neyi bilmiyorlar?. İnancın ana-kaynağını oluşturan şeyi bilmiyorlar. Yâni vahyi-Kur’ân’ı bilmiyorlar. Neden bilmiyorlar peki?. Çünkü onu okumuyorlar. Neden okumuyorlar?. Çünkü farklı şeyleri okuyorlar. Hocalarının, şeyhlerinin, efendilerinin yazdıklarını okuyorlar, söylediklerini dinliyorlar ve onlara körü-körüne inandıkları için yazdıkları ve söyledikleri üzerinde bir şüphe duymuyorlar. Eskiden okuma-yazmanın olmadığı zamanlarda bir kişinin, bilgisiyle birilerine din hakkında bilgi vermesiyle bir eğitimin olması normâldi ve eğitim zâten bu şekilde oluyordu. Fakat bu bilme genelde vahiy-merkezli yapılmıyordu ve bu nedenle de “gerçek bir bilme” olmuyordu. İşte şimdiki bilmeyenler de aynı tutumu sürdürdüklerinden, “gerçek bilme” olmuyor. Sâdece hoca-üstad-efendilerinin söylediklerini dinlemekle yetiniyorlar ve onların söylediklerini mutlak olarak doğru kabûl ediyorlar. Böyle olunca da artık bilinecek bir şeyin olmadığını zannediyorlar ve hocalarının söyledikleri onlara yetiyor.

Bilmeyenler, Kur’ân/vahiy-merkezli değil de hoca/üstad/şeyh-merkezli yâni insan-merkezli bilgiye kilitlendiklerinden dolayı artık Kur’ân’ın bir mesajı olduğunu unutmuş durumdadırlar. Kur’ân onlar için sâdece ramazan ayında başından sonuna kadar, anlamadan, bitirmek için zorlaya-zorlaya okudukları (hatim), daha doğrusu seslendirdikleri bir kitaptır. Onu okuyup bitirdikleri yâni hatmettikleri için mutlu oluyorlar. Hocaları da onlara Kur’ân’ın bir mesajı olduğunu söylemiyor. Çünkü ya “dümen”lerinin bozulmasından korkuyorlar ya da kendileri de Kur’ân’ın mesajından bi-haberdirler. Zâten ortalıkta bir-yığın uydurma hadis dolaşmakta ve Kur’ân’ın anlaşılması için 28 bilmem ne kadar ilmin üstâdı olunması gerektiği ve Kur’ân’ın zâten okunsa da anlaşılamayacağı söylendiği için Kur’ân ramazandan-ramazana çıkarılıp teberrüken ve anlamadan okunan (daha doğrusu seslendirilen) bir kitap hâline getirilmiş durumda. Böylece artık İslâm, Kur’ân idrâk etme anlamında bir kenara bırakıldığı için (mehcûr) uydurmaların ve çeşitli dinlerden-akımlardan bulaşmış ve iktibas edilmiş uydurmaların kuşatması altına alınmış durumda. Nelere inanılıyor nelere.. Bu nedenle de hem yeni nesli tatmin etmiyor ve gençlik bir bataklığa saplanıp kalıyor, hem de küresel tağutlar meydanı boş bularak istedikleri oyunları oynuyorlar ve müslümanları Dünyâ’nın nesnesi, kölesi, hasta-adamı, terörü, şedidi, lânetlisi hâline getiriyorlar ve o şekilde îlan ediyorlar. Yâni Dünyâ’yı şeytan-merkezli ve tam da çıkarlarına uygun olarak şekillendiriyorlar. Fakat “bilmeyenler” dediğimiz kesimin umurunda mı?. Onlar bilmemezliğin girdabında, bilmemezliğin orgazmını yaşıyorlar.

Bilmedikleri şey Kur’ân’dır. Bu nedenle câhildirler. Yoksa bildikleri ve ezberledikleri binlerce ıvır-zıvır var. Fakat Allah bu bilmeleri “bilme” olarak kabûl etmiyor ve onları câhil kabûl ediyor. Mekke’nin en âlim kişilerinden olan Amr bin Hişam’a bu nedenle Ebu Cehil diyor. Yâni “cehâletin babası”. Hâlbuki bu adam şirk dîninin en başındaki kişi ve bu dînin âlimi. Bâtıl olanı bilmek, gerçek bir bilme değildir demek ki. Bilmek, “hakkı bilmek”tir ki zâten ancak “hak” olanı bilmek harekete geçiricidir. Ancak “hak” olanı bilenler eleştirir, îtirâz ve isyân eder. Ancak bunun netîcesinde bir “düzeltme” yoluna girilebilir. Bilmediğin bir şeyi düzeltemezsin zîrâ. Bilmeyenler bilmedikleri için “yapmaya” geçemezler. Zâten daha “bilmeye” bile geçemezler ki “yapmaya” yönelsinler.

Bir de “yapmayanlar” vardır. Bildikleri hâlde yapmayanlar. Bunlar işi bilirler. Çünkü sâdece bilinmesi gereken ile meşgûldürler. Fakat onların sorunu, bu bilmenin bir-türlü sonunu getirememeleridir. Bilmeyi bitirip de “yapmaya” başlayamazlar bir-türlü. Bunlar bilinmesi gerekeni (Kur’ân) didikleyip duruyorlar ve bilmeyi çoğaltıyorlar ve böylece tersinden bir “bilmeme” durumuna geliyorlar. Sanki bilmenin sonsuz kaynağının (Kur’ân) dibini bulacaklar ve sonunu getirebileceklermiş gibi. Bir-süre sonra artık bilme işini amaç olarak görmeye başladıkları için yapmayı unutuyorlar ve gündemlerine bile sokmuyorlar akıllarına bile gelmediği için. Öyle ki müslümanların perişân hâllerinin bile yine salt bilmeyle çözüleceğini zannediyorlar. Sâdece bilmeyle Dünyâ’nın düzeleceğini zannediyorlar. Sanki bilmenin öznesi olan Kur’ân sâdece uzman olan kişilere gelmiş gibi. Kur’ân’ı bir bilgi nesnesi hâline getiriyorlar. Bu uğurda okuyorlar.. okuyorlar ve sürekli yorumluyorlar. En sonunda öyle bir duruma geliniyor ki, kendileri özne, bilginin kaynağı olan Kur’ân ise nesneleşmiş oluyor ve farklı bir açıdan ya da tersinden Kur’ân yine teberrüken okunmuş oluyor. Yâni nasıl ki “bilmeyenler”in okuduğu Kur’ân, Kur’ân değil mushaf, yâni “sayfalar” ise; “bilenler”in okuduğu da mushaf, yâni “sayfalar”dır. Çünkü Kur’ân, “harekete geçirici” bir kitaptır. Harekete geçirmeyen şey Kur’ân-vahiy olamaz, “Mushaf”=sâhifeler olabilir ancak ki, o da bâtıl dinler dâhil her dinde var zâten. İbni Haldun, bilmenin de iyi bir şey olmasına rağmen bilmenin hedefinin “yapmak” olduğunu söyler:

“Bilmek ile yapmak (hâl) arasındaki fark, tıpkı konuşmak ile o konuşmanın gereklerini yerine getirip onlarla bezenmek arasındaki fark gibidir. Bunun açıklaması ve örneği şudur: İnsanların çoğu yetime ve zavallılara merhâmet etmenin insanı Allah’a yaklaştıracağını, Allah katında güzel bir davranış olacağını bilir, bunun îtirâf eder ve bunun şer’i delillerini de söyler. Ancak bu kişi, bir yetim veyâ zavallı gördüğünde, onu okşamak, şefkat göstermek ve maddî yardımda bulunmak bir yana, onunla karşı-karşıya gelmekten bile kaçar. İşte bu kişi yetime merhâmet etme husûsunda ‘bilmek’ konumunda olup, ‘hâl’ ve o bilginin gereğiyle ‘bezenmek’ konumundan uzaktır. Bâzıları ise yetime merhâmet etmenin kişiyi Allah’a yaklaştırdığını bilmek ve îtirâf etmek konumunun ötesinde daha yüksek bir konuma sâhiptir ki, o da merhâmet etmenin gereklerini yerine getirmek ve bu hususta meleke kazanmaktır. İşte böyle bir kişi bir yetim veyâ zavallı gördüğünde hemen onun yanına gider, onu okşar ve ona göstereceği şefkatle sevap elde etmeyi umar. Evet, şâyet o bunu yapmaktan men edilse bile, o bundan geri kalamaz. Sonra ona sâhip olduğu imkân ölçüsünde maddî yardımda bulunur. İşte tevhidi bilmekle, tevhidin gereklerini yerine getirip onunla bezenmek de tıpkı böyledir. Bir şeyin gereklerini yerine getirip onunla bezenmiş olmanın sonucunda -zorunlu olarak- elde edilmiş bilgi, o şeyle bezenmeden önce elde edilmiş bilgiden daha sağlam ve güvenilirdir. Bir şeyle bezenmek, sâdece soyut bilgiyle elde edilmez. Aksine o bilginin gereğini yerine getirip bunu sınırsız olarak tekrarlamak gerekir. Böylece bu iş bir meleke olarak yerleşip sağlamlaşır, kişinin bezendiği bir özellik hâline gelir ve sonuçta âhiret için faydalı olan ikinci ilim elde edilir. Uygulamadan soyut olan birinci ilmin faydası azdır. Bu daha çok, sebepleri araştıranların (teorisyenlerin) ilmidir. Esas olan, uygulamadan kaynaklanan hâlî ilimdir.

Bil ki, şâriin kullarına yüklediği her meseledeki kemâl ölçüsü şöyledir: İnanılmasını istediği şeylerdeki kemâl, o şeyin gereklerini yerine getirip o şeyle bezenmekten elde edilen ikinci ilimdir. İbâdet olarak yerine getirilmesini istediği şeylerdeki kemâl ise, o ibâdetlere aralıksız devâm etmek ve bunun kişinin bezendiği bir özellik hâline gelmesidir”.

Bilmeyenlerin ve bilip de yapmayanların bilmemeleri ve yapmamaları mevcut perişân hâlin nedenidir. Bu nedenle bilmeyenler “bilen” hâline, bilenler de “yapan” hâline getirilmelidir. Ancak o zaman bir-şeyler değişebilir ve düzelebilir. Ancak o zaman müslümanların îtibârı yükselir ve çark bu minvâlde dönmeye başlar. Bilme “bilinç”e, bilinç de eyleme yâni yapmaya döner ve Allah’ın vaad ettiği gibi eylem de bir-zaman sonra -inşâallah- devlet ve medeniyete dönüşür ve böylece Dünyâ’da zulümler biter. Ortada ne cehâlet kalır ne de zulüm. Allah bizden bunu bekliyor ve bunu emrediyor:

“Allah, içinizden îman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl güç ve iktidâr sâhibi kıldıysa, onları da yeryüzünde güç ve iktidâr sâhibi kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır” (Nûr 55).

Bilmemekle ve yapmamakla hem Dünyâ’da hem de âhirette cehennemden (ateş) başka bir yere varılamaz. Allah’ın murâdı, îmandan sonra “bilinçli yapmalar”dır:

“İnsanlar, (sâdece) îman ettik diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 2).

“Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere îman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefâ gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttakî olanlar da bunlardır” (Bakara 177).

Evet; Bilme ve yapma ümmetin iki eksiğidir. İkisi bir-arada gayretle yapıldığında Allah’ın yardımı ve nîmeti bizi kuşatacaktır. İslâm söz (bilme) ve amel (yapma) dînidir:

“Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah'ındır. Güzel söz O'na yükselir, sâlih amel de onu yükseltir. Kötülükleri tasarlayıp düzenleyenler ise; onlar için şiddetli bir azab vardır. Onların tasarladıkları boşa çıkıp bozulur” (Fâtır 10).

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2016




















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme