10 Şubat 2016 Çarşamba

Aşama-Aşama Yaratılış Yanılgısı




Aşama-aşama; yavaş-yavaş… İşte bilimin sihirli sözcükleri!. Aslında bu sözcükler Şeytan’ın en güçlü silahlarıdır. “Yeterli zaman” varsa ve yavaş-yavaş ve aşama-aşama oluyorsa neye inanılmaz ki? Bu “sihirli sözcük”leri kullanarak şu-an îtibâriyle, yanlışlanamayacak bir tez ortaya atabilirsiniz. Strese girmenize gerek yok; ne de olsa bu kadar uzun zamanda yavaş-yavaş olur.. Uzun zamana yayılan her teori başarılı olur. Fakat sorun; bu kadar uzun bir zamânın olup-olmadığıdır.

Aşama-aşama yaratmada, “düşünerek” ve “düşündükçe” yaratmak vardır ki bu bir eksikliğin ifâdesidir. Bu eksiklik (hâşâ) Allah için söz-konusu değildir. Hz. Ali:  

“Halkı düşünüp-taşınmadan yarattı; düşünüp-taşınmak ancak düşünceye, tasarlanmaya sâhip olanlara yaraşır; oysa Allah bundan münezzehtir. Bilgisi, her çeşit gizlilikleri kavramış, her türlü gizli inançları kaplamıştır” der.

Evrimciler, kendilerine karşı çıkan “yaratılışçı”ları yanıltanın zaman olduğunu, “uzun bir zaman dilimi”nin mevcut canlıları oluşturmaya yeterli olacağı söylerler.

Burada biraz “terbiyesizlik” yapıp şöyle bir şey demek istiyorum: 100 katrilyon yıllık yaşı olan bir evrende; bir insan bir fille cinsel ilişkiye girse, 100 katrilyon yıl sonra “canlı bir Ferrâri” ortaya çıkacağı tezini kim nasıl yanlışlayabilir?. “Zaman” olduktan sonra.. Olur mu olur.. Yeterli zaman olduğu kabûl ettirildikten sonra her saçmalık mümkün ve mâkûl gösterilebilir.

İnsan, aşama-aşama  yapar, çünkü gücü ancak buna yeter. Fakat, sınırsız kudret sâhibi olan Allah’ın aşama-aşama yaratmaya ihtiyacı yoktur. Kişinin “aşama-aşama” yapması o kişinin zaafiyetini gösterir. Allah için ise her-hangi bir zaafiyetten bahsedilemez. Bu yüzden de “aşama-aşama” olan bir yaratılıştan bahsedilemez.

Allah’ın yaratmasında a-normâl ve uygunsuz durumlar çıkmaz. Fakat sınırlı çapta bir varlığı olan insanın yapmasında aşama-aşama durumu kaçınılmaz olacağı için arada mutlakâ bâzı uygunsuz durumlar çıkacaktır. Meselâ insan aşama-aşama bağlama çalmayı öğreniyor olsa, bağlamayı en iyi çaldığı zamana göre önceki çalışlarda çirkin ve uygun olmayan sesler çıkar. Bu kötü sesleri zamanla düzeltebilirsiniz, çok kompleks ve orijinâl bir varlık olmadığı için düzeltme sırasında bağlama zarar görmez. Fakat, mükemmel bir kompleksliğe, orijinâlliğe ve canlılığa sâhip olan insan ve kâinât, kemâlât durumundan bir-önceki aşamasında, ya dağılır, ya çöker, ya da batar.

Evren denen mükemmel bir yapı karşımızda duruyor. Mükemmelin bir-önceki aşaması mükemmel olmayacağı için mecbûren kusurlu olacaktır. Mükemmel olan, kusurlu olandan doğamaz, gelişemez. Mükemmel olan ancak Mükemmel Olan’dan gelir ki.. Allah hiç-bir sebebe/aşamaya muhtaç değildir. Bu yüzden mükemmel olan bir-anda vâr-olmalıdır.

Sicistâni; Allah’ın, yıldızları-göğü-yeri belli bir süreç içinde yaratmasını bir acziyet olarak telâkki etmiştir.

Allah için bir “süreç”ten bahsedilemez. Allah “süreç” ile kayıtlanamaz. Süreç; acziyet sâhibi insan/mahlûk için geçerlidir. Bundan dolayı insan “ol” derse o şey ancak belirli-belirsiz bir süreç içinde gerçekleşebilir. Fakat âcizlikten mutlak-münezzeh olan Allah “ol” derse, o şey ânında olur. Eğer “ol” sözünü insan söylerse, o şey “oluş-sürecine” girer, yâni o şey aşama-aşama olmaya başlar. Fakat “ol” sözünü Allah söylediğinde, o şeyin ânında olmaması düşünülemez. “Kün fe yekûn” ifâdesindeki muzâri fiil; âciz olan insan için kullanıldığında mecbûren gelecek zamânı ifâde ederken; mutlak-kudret sâhibi Allah (c.c.) için kullanıldığında, mecbûren şimdiki zamânı ifâde eder. Allah için sâdece “şimdiki zaman” geçerlidir. Allah’a, geçmiş ve gelecek zaman isnat edilemez. Çünkü bu isnatlar (hâşâ) Allah’ı kayıt altına almak olur. Allah, zamânı yaratandır. Bir şeyin yaratıcısı için yarattığı şeyin mahkûmu olması ve o şeyle kayıt altına alınması düşünülemez.

Oluş-sürecinde olan şey aslında “olma-sürecini” tamamlayamamış ve hiç-bir zaman da tamamlayamayacak olan şeydir. “O hâlde, ‘olan’ ve ‘olmuş’ bir şey yoktur, ‘olmaya çalışan’ bir şey vardır” demek gerekir ki, bu çok saçmadır ve sağ-duyuya da aykırıdır. Çünkü oluş süreci devâm ettiği müddetçe “olması bitmiş olan” bir şeyden bahsedilemez. Böyle bir söz-etmek aynı-zamanda tüm sorumlulukları ortadan kaldırır. Dîni ortadan kaldırır. Çünkü henüz din, oluş sürecindedir, her şey oluş-sürecindedir ve tamamlanmamış bir şeyin sorumluluğu olmaz. Belirsiz olan şeyin sorumluluğu olmaz zîrâ. Herakleitos da, “var dediğimiz her şey, gerçekte oluş-sürecinde olan bir nesnedir” şeklindeki “akış kuramı”dan bahseder. Bu “olma-süreci hiç-bir zaman” bitmez. Bu yüzden de hiç-bir şey bilinemez. Bilinemediği için de sorumlu olunamaz. Neyden sorumlu olunacak ki? Hâyır! “oluş-süreci” yok, “olma” var. Bu “olma” derinden bakıldığında her-an olan bir “olma”dır. Allah “ol” dedi ve “ol”du. Bu yüzden biz de sorumlu olduk.

Âl-i İmrân 67. âyeti üzerinde “kâne” fiilinin nasıl kullanıldığını gösterelim:

mâ kâne                      : olmadı
ibrâhîmu                     : Hz. İbrâhîm
yahûdiyyen                 : yahudi
ve lâ nasrâniyyen      : ve hristiyan olmadı
ve lâkin kâne              : ve lâkin, fakat ... oldu
hanîfen                        : Allah'ın tek oluşuna, ölmeden önce ruhun O'na ulaşmasının ve Allah'a teslim olmanın farz olduğuna inanan
muslimen                   : Allah'a teslim olan, müslüman
ve mâ kâne                 : ve olmadı
min el muşrikîne      : müşriklerden, (Allah'a) eş, ortak koşanlardan.

Şimdi; “kâne” fiili, “oluş-sürecine girmek” demekse; bu âyetteki “kâne”de Hz. İbrâhim “müslim olma-süreci”ne giriyorsa, “ma kâne zâlimen” sözü de “zâlim olmama süreci” midir? Yine “Mâ kâne İbrâhîmu yahûdiyyen ve lâ nasrâniyyen ve lâkin kâne hanîfen muslimâ(muslimen), ve mâ kâne minel muşrikîn(muşrikîne)”. “İbrâhim, ne yahudi idi, ne hristiyandı, (ma kâne= olmadı) ancak, O hanif (muvahhid) bir müslümandı, müşriklerden de değildi” (ma kâne= olmadı)” âyetindeki “Yahudilerden, Hristiyanlardan ve müşriklerden olmama”yı da bir oluş-sürecine mi bağlayacağız? Yahudi ve Hristiyan olmamak bu kadar mı zor. Ya da bunu söylemek bu kadar mı zor. Hem bu âyet zamânımıza da hitâp etmiyor mu? O hâlde biz bu âyeti okuduğumuzda Hz. İbrâhim için müslüman olup-olmamasıyla ilgili hemen bir hüküm veremeyecek miyiz ve “söyleme-sürecine” mi gireceğiz? Çünkü İbrâhim bir süreçte müslüman oluyorsa ve müşrik olmuyorsa, bizim bunu söylememiz bir süreç içinde mi olacak? “Kâne” fiili oluş-sürecine girmek demekse, “ma kâne” ne demek? “olmama/oluşmama sürecine girmek” demek mi?. O zaman biz kimseye müslüman ve kâfir diyemeyiz. Hattâ iyiye ve kötüye de hemen hüküm veremeyiz ve iyi biri için iyi diyemeyiz. Hiç-bir şey yapamayız. Din/İslâm bu kadar göreceli değildir, tam-aksine çok nettir.

“Allah yaratmayı hep aşama-aşama yapar” diyorlar. Peki bu kural sâdece maddî varlıklar için mi geçerlidir yoksa maddî olmayan melek, şeytan-cin, hûri, ğılman vs. için de geçerli midir? Melekler de mi aşama-aşama yaratılmıştır?

Evrimsel-aşamalı bir yaratılışta, o evrimi yâni aşamalı süreci Allah’ın kontrôl edip-etmemesinin ne önemi var ki?. Evrim olunca artık fark etmiyor. Netîcede evrim.. Evrimle olunca yaratılışı Allah ile bağdaştırmak zorunlu olmaktan çıkıyor. Bir-anda olan bir yaratılış ise mecbûren Allah-yaratıcı ile olmak zorunda. İşte Big-Bang ve Evrim Teorilerindeki “süreç” buna aykırı, ya da Allah’ın kontrôlünde olmak ihtiyâcı hissettirmiyor. Süreç ile olunca “Allah’sız da olabilir” düşüncesi normâl ve doğal olarak çıkıyor ortaya. Bir-anda yaratılmada ise başka alternatif yoktur ve zâten kâinat bunu haykırıp durur: “Allah tarafından bir-anda yaratıldım”.

Yâni sorun; “tamam, yaratılış bilimin dediği gibi oldu ve bunda bir sorun yok, fakat bu süreç Allah’ın kontrôlünde mi oldu, yoksa kendi-kendine mi oldu tartışması” mı? Bilim açısından ne fark eder ki? Oluşumun bizzat kendisi için ne fark eder? Oluşum için iki kesim de aynı şeyi söylüyor ve kabûl ediyor. Bilimsel olarak tıpa-tıp onlar gibi konuştuktan ve inandıktan sonra: “Fakat tüm bunlar Allah’ın plânlamasıdır” demenin ne anlamı olacak?. Onlar da ”hayır kendi-kendine olmuştur” derler. Tartışmanın bu boyutu inanç ile alâkalıdır. Biri tesâdüf diyor, diğeri yaratılış. Netîcede orada iki kesimin de kabûl ettiği aynı süreç işlemiş. Asıl ilginç olan şey, nasıl oluyor da inançsızların gözlemleri ile inançlıların gözlemlerinde aynı şey, yâni “süreç” görülüyor?. İnançlı olanların inançtan kaynaklanan gözlemsel ve değerlendirme anlamında bir farkları yok mu?. Ve bu nedenle de inançsızlardan daha farklı ve doğru bir sonuca ulaşmaları gerekmez mi?. Eğer cevap “hayır” ise bu; “onların bilimini alalım ama inançsızlığını almayalım” demek anlamına gelmiyor mu?. Yaratılışın açıklaması iki kesim için de aynı ise, o yaratılışın tesâdüfen ya da tasarımla oluştuğunu söylemek arasında niye bir fark olsun ki?, ya da bilim açısından bunun ne önemi var?, bu fark araftaki (nötr) bir kişi için artık bir-şey ifâde etmez.

Evrenin yaşına 1024 sâniye biçiliyor. Bu durumda bahsedilen oluşumların gerçekleşmesi için bu süre yetmiyor. Demek ki bu oluşumlar süreç ile yaratılmadı. Bir-anda yaratıldı. İnançlı bilim-insanları; “bu kadar kompleks varlıkların tesâdüfen oluşması imkânsızdır” diyorlar. İyi de buna tesâdüf değil de tasarımla ve bilinçli aşamalı bir süreçle yaratıldığını söylediğimizde de evrenin ömrü bu oluşumların oluşmasına yetmiyor ki. Tasarımlı fakat aşamalı bir süreç ile yaratıldığını da kabûl edemeyiz, çünkü zaman yetmiyor. Big-Bang’den bêri geçen zaman yetmiyor. O hâlde tasarımlı ama aşamasız-süreçsiz bir ilk-yaratılıştan bahsetmemiz kaçınılmaz oluyor ki bu yaratılış, bir-anda gerçekleşen bir yaratılıştır. Bu mükemmelliğe zaman yetmiyor, imkân yetmiyor zîrâ. Yâni süreçle oluşması imkânsız. O nedenle hiç-bir zaman idrâk ve îzah edemeyeceğimiz mûcize ile olan bir yaratılış var ki o da -aşamalı süreç, açıklamalı bir süreç olacağından- bir-anda olacak olan bir yaratılıştır. Bir-anda olacak olan bir “ilk yaratılış”tır. Yâni yaratılışa şans-tesâdüf ile değil de, bilinçle-tasarımla dediğimiz zaman da aşamalı-süreçli bir yaratılış yetersiz kalıyor. Sorun, kâinâtın tesâdüf ile mi yoksa tasarımla mı yaratıldığı sorunu değil, aşamalı mı, bir-anda mı yaratıldığı sorunudur. İnançlılar buna inançsızlardan ayrılmak için mecbûren “bir-anda” demek zorundalar. Aksi-hâlde inançsızların söylemlerinden bir farkları kalmayacaktır. Çünkü ikisi de aşamayı kabûl ediyor fakat bu aşamanın şuurlu mu şuursuz mu olduğunda anlaşamıyorlar ki bu, varlığın açıklamasında önemli bir şey değildir. Açıklama aynıdır zîrâ. İnançlılar inançsızlarla “nasıl”lıkta çelişmiyorlar, “niçin-neden”likte farklılaşıyorlar ki inançsızlar zâten bunu sorun etmiyorlar, yâni onlar için bir niçin-neden yok. Böyle olunca da inançlıların derdi, inançsızları niçin-neden’e zorlamak oluyor. İkisi arasında başka bir sorun yok çünkü.

Bilim, bir Allah inancı oluşturmaz, fakat Allah inancını pekiştirebilir. Allah inancının olması için bilime gerek yoktur. İşte biz diyoruz ki; ilk-yaratılış (hattâ şimdiki yaratılış da öyle) evrimcilerin yada sözde yaratılışçıların dediği gibi aşamalı olarak olmaz. Yâni aşama-aşama olmaz. Bir-anda olur. Her-şey bir-anda olur. Fakat ilk-yaratılışta her-şey bir-anda yaratılmışken, sonraki yaratılışlar-türetmeler “bir-andalar” ile olur. İlk-yaratılış bir-anda ile, sonraki-şimdiki yaratılışlar ise bir-andalar ile olur-oluyor.

Sen evrenin yaratılış sürecini pozitivistler gibi kabûl et; insanın yaratılışını evrimsel süreçlerle îzah et, sonra da de ki: “Tüm bu yaratılışlar, Allah’ın kontrôlünde tasarımla olmuştur”. Lafla olmuyor. Aynı bilimsel açıklamaları inançsızlar da yapıyor zâten. O zaman onlar da her ne kadar tesadüfle olmuştur deseler bile, yaratılış açıklamalarını tıpa-tıp inançlılar gibi yaptığı için tasarımı kabûl etmiş olmuyorlar mı?. Ya da, yaratılışın aşamalarını-sürecini inançsızlar gibi yapıyorsan, yâni ilmini onlardan alıyorsan, inancını da paylaşıyorsun demektir. Yâni ilmini aldığının ahlâkını da almışsın demektir. Bu nedenle Pozitivist Dünyâ’nın bilimini aldığınızda, “pozitivist ahlâkını” (daha doğrusu etiğini) da almış olursunuz. Ahmet Kalkan:

Kimi savunmacı ve uzlaşmacı insanlar öyle derler: “Batılıların sâdece tekniği alınmalı, ahlâk ve kültürü alınmamalıdır. Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar, dünyâ-görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Zâten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arka-plândan koparılamaz. Söz-gelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere verilirdi. İnsanlar, evlerine gıdâ depola(ya)mazlardı. Buzdolabı, “verme”yi unutturan “egoist” kültürüyle, kullananlara sâdece kendini düşündüren yaşama biçimiyle geldi. Çamaşır-makinesi alınca ister-istemez deterjan, yumuşatıcı, kireç-sökücü gibi yan ürünlere de abone olacaksınız. Çamaşır için fakir komşuyu yardıma çağırıp onun da bu bahaneyle geçimine katkıda bulunma gibi düşünceler, makine alır-almaz, artık  aklınızın ucundan bile geçmeyecek. Örnekleri çoğaltabiliriz. Tv, radyo, kasetçalar, bilgisayar, kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak getiriyor, düşünmek yetecektir” der.

İnançsızlar; “tamam-tamam tasarımla oldu” deyiverseler ne değişecek?. İnsanlar yaratılış ile ilgili açıklamalardan ne anlıyorlar, orası önemli. Biz de diyoruz ki: Aşamalı-süreçli “ilk yaratılış” hikâyesi, Allah’sızlığı çağrıştırır. Allah’a bir ihtiyaç hissettirmez çünkü. “Zâten açıklaması yapılan şey”de Allah’a ihtiyaç kalmaz. Bir-gün gelir açıklamasını yaptığı o şeyi kendisi de yaratabilir. İnsanlar anlayabildikleri şeye artık îman etmezler. Yaratabildiklerine ise hiç etmezler. Artık ortada inanılacak bir şey yoktur. Ortada gayb kalmamıştır çünkü. Allah’a îman gayba îmandır zîrâ. Fakat yaratılış için yapılan “aşamalı süreç açıklaması” doğru değildir. Allah’a îman hep sürecektir. Çünkü yapılan açıklamalar açıklama değil, masallardır. Zannetmelerdir. Uydurmalardır. Masa-başı felsefelerdir. Modern bilimsel yalanlardır. Söylenenlerin %90’ı yalan ve yanlıştır. Kâinâtın tamâmını gözlemleyip idrâk etmeden kesin bir yargıya varılamaz ve insanda da böyle bir güç yoktur ve hiç-bir zaman da olmayacaktır. Eğer olsaydı, insan Allah olurdu -hâşâ-. İnsanlar, yakın göğün (Güneş-sisteminin) bilgisi dışında, o da eksik ve hatâlı ölçümlerden başka açıklamalar yapamazlar. Yine, “atom”a kadar çalışabilirler. Atomu ayırdığınız anda ortada somut bir şey yoktur ve kalmaz çünkü. Bu nedenle de artık matematiksel muhabbetlerden başka bir açıklama olmaz. Zâten yine, soyut bilginin-felsefenin konusu olan kuantum teorisi bile insanlara; “bildiklerinizin % 99,99’u yanlıştır” diyor.

Tohum benzetmesi ve diğer aşamalı oluşum örnekleri de sâdece birer “örnek”tir. Tohumun açılmasıyla olan oluşum “örnekli” bir oluşumdur. Allah ise yaratmayı (ilk yaratmayı) örneksiz yapar. İnsanın üretmesiyle Allah’ın yaratması bu örnekle aynılaştırılamaz. Çünkü Allah’ın yaratması, örneksiz yaratmadır.. Hiç-bir örnekle tutmaz ve bu nedenle de hiç-bir örnekle açıklanamaz. Kâinat mûcizedir. Açıklaması yapılabilen şeyler ise mûcize olmaktan çıkar. Mûcize insan aklının alamayacağı olay/şey demektir. İnsanın îzah edemeyeceği şey..

Allah “ol” diyerek ilk-yaratılışı, mükemmel bir varlık ortaya çıkararak başlatmış, fakat Tevrat ve İncil’deki gibi bir kenara çekilmemiş, arşa-kürsüye (yâni iş-başına) kurularak yaratılışı tekrarlamıştır/tekrarlıyor. Ve bu sonraki yaratılışlar zâten bizim de gözlemlediğimiz, incelediğimiz yaratılışlardır ve Allah’ın izin verdiği ölçüde, öykünerek ve örnek alarak benzerlerini yapmaya çalıştığımız/yaptığımız yaratılışlardır. Bizim için mûcize olan ve îzah edemeyeceğimiz yaratılış, ilk yaratılıştır.

Carl Sagan:

“Bir-gün tümüyle rastlantı sonucu beliren bir molekül, sulu çamurdaki molekülleri yapı-taşları olarak kullanıp, kendi kaba kopyalarını yaptı” der.

Allah’ı hesâba katmayan bilim-adalarının ilk-yaratılış için anlattığı: “Canlılar, oradan çamur, buradan balçık, şuradan Güneş, diğer taraftan su vs. bir etkileşim oluştu, sonra üreme başladı, tekrarladı; ve sonsuz bir madde açıldı-saçıldı-irileşti-birleşti vs. vs. en sonunda evren bu hâle geldi diyerek anlattıkları süreç, aşamalı yaratılış için çok anlamsız ve saçma değildir. Bu teoriler en nihâyetinde mutlak anlamda çürütülemez. “Aşamalı” olduktan sonra illâ ki olur” düşüncesi hâkim olur. Hele milyar yıllık zamanlar olduktan sonra haydi-haydi olur.

Aşamalı yaratılış bir yaratılış değildir, bir oluşmadır. O nedenle bu yaratılışı Allah’a bağlamayanları neyle suçlayacaksınız ki?. “Kendi-kendine oluşmuş” derler ve buna inanırlar. Bu inanç ve felsefeyle ilgili bir konudur. Bilim ile ilgili değil.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2016


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme