11 Haziran 2021 Cuma

Aşırı Sosyâlleşmek

 

“De ki: ‘Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın, sonra Allah âhiret yaratmasını (veyâ son yaratmayı) da inşâ edip yaratacaktır. Şüphesiz Allah her-şeye güç yetirendir” (Ankebût 20).

 

“Evlerinizde vakarla-oturun (evlerinizi karargah edinin), ilk câhiliye (kadınları)nın süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın; namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah’a ve elçisine itaat edin…” (Ahzâb 33).

 

İki âyeti arda-arda okuduğumuzda, İslâm’ın ne kadar dengeli bir din olduğu görülür. İnsanları evlerine, okula, iş-yerlerine vs. bağlamayıp “çıkın da bir gezin görün” derken, bir yandan da gezmeyi abartarak “hiç evde kalmama durumu”nu da, özellikle gezmeyi erkeklerden daha fazla seven kadınlar üzerinden kısıtlar ve “oturun evlerinizde” der.

 

İslâm, salt bir “mânevî ve kapalı-alan dîni” değildir. Sosyâl-kamusal alana da hitâp eder. O halde insanların sosyâlleşmesini de ister. Fakat sorun, sosyâlleşmekte değil, “aşırı sosyâlleşmek”tedir. Özellikle bir müslümanın “sosyâlleşiyorum” diye sürekli olarak sabahtan akşama kadar dışarıda bir yerlerde olması normâl değildir ve a-normâldir. Çünkü onun -dünyevî görevleri saymasak bile- namaz, okuma-yazma, anlatma, paylaşma vs. gibi zorunlu görevleri vardır. Peki aşırı sosyâlleşmiş olan müslümanlar bunları nasıl ve ne zaman yapacaktır?. Tabî ki “aşırı sosyâlleşme” denilen “gezme sevgisi”yle bunlar ya hiç yapılamayacaktır yada kısıtlı yapılabilecektir.

 

Hiç öyle “sosyâlleşmek çok gezmek değildir” falan demeyin. Sosyâlleşmek gezmek demektir. Zaten aksine a-sosyâllik deniyor. Aşırı sosyâllik, “aşırı gezme” demektir. 

 

Evde çok kalmak zamanla “ev alışkanlığı” yapıyor. Evde kalmaya alışmış olanlar dışarıya çıkmak istemezler ve hattâ dışarıya çıkmaya korkar hâle bile gelebilirler. O yüzden en azından belli mesâfede ve zamanda günlük yürüyüş yapmalıdır insanlar. Zâten metabolizma da bunu gerektirir. Yoksa ev onun için içinden hiç çıkmayacağı bir hapis-hâneye dönmeye başlar.

 

Bir de evde kalmaya alışanlarda ve dışarıya çıkmayanlarda, bir “dışarı korkusu” oluşur. Bir tanıdığımın oturduğu apartmanda yaşayan yaşlı bir karı-koca vardı. Onlar yıllardır dışarıya hiç çıkmamışlardı. Dışarı çıkmaktan korkuyorlardı. Bu durum ilk başta, dışarıda şâhit oldukları bir şiddet olayından sonra dışarıya fazla çıkmama karârı almakla başladı. Zamanla evden daha az çıkmaya ve en sonunda da hiç çıkmamaya başladılar. Çünkü dışarısı onlara, “başlarına mutlakâ bir belânın geleceği güvenli olmayan yer” olarak görülüyordu. Böylece yıllarca evlerinden hiç çıkmadılar. Öyle ki ihtiyaçlarını bile ya sipâriş ediyorlar yada benim tanıdığım kişiden alması için ricâ ediyorlardı. Bu durum a-normâllik bağlamında anlaşılabilir olsa da “normâl” değildir. Çünkü evde kalmak kişide gerçekten “dışarı korkusu” oluşturur ama bu korku aslında sûni bir korkudur. Çünkü dışarısı o kadar korkunç değildir. Dışarısını korkunç zannetmek “evde kalmaya alışmış olmanın verdiği bir rûh hâli”nden kaynaklanır. Dışarı çıkınca korkulan şeyin aslında korkulacak bir şey olmadığı görülür. Bu zâten her-şeyde böyledir. Bir işe bir türlü başlayamayanlar, işe başladıklarında işin o kadar da zor olmadığını görürler. “İşe başlamak bitirmenin yarısıdır” denir bu yüzden.

 

İnsan her gün dışarıya çıkıp bir hareket etmeli, Güneş görmeli, hava almalıdır. Engelliler için bu pek mümkün değildir. O yüzden engellilerin yaşadıkları ev, en-azından önü açık, bir yönü Güneş gören, havadar ve manzaralı olsa ne güzel olur. Çünkü aksi-hâlde bir buhrân oluşacaktır.

 

İnsan sürekli olarak kapalı bir alanda kalmamalıdır ama evde kalmak nasıl ki alışkanlık yapıyorsa, dışarıda durmak, dışarıya çıkmak da alışkanlık yapar ve insan artık eve girmek istemez hâle gelir. Bir keresinde gezmeyi seven bir arkadaşım gecenin 1’inde “canım hiç eve girmek istemiyor” demişti. Bir şeyler yapmak istiyordu. Sosyâl biri olduğu için “ev beni bunaltıyor” demişti. Hakîkatten de dışarıya alışmış olanları ve sözde aşırı sosyâlleşenleri, eve dönmek ve evde bulunmak bunaltır. Sürekli bir “hava alma” düşüncesi, sürekli bir gezme, bir yerlere gitme hayâli ve isteği vardır bu kişilerde. Ev bu kişileri bunaltır ve buhrana sokar. Öyle ki evde kaldığı için yüz ifâdeleri ve tavırları bile değişenler var. Bu durum özellikle de kadınlarda çok görülüyor.

 

Rahmetli olmuş olan bir tanıdığım; “arıyı ve karıyı gezdircen” derdi. Arının ve karının fıtratında gezmek meyli çoktur. Fakat bu, Kur’ân’ın da dediği gibi, aşırıya kaçmadan yapılabilse de, sürekli dışarıda olmayı gerektirmez. Âyet de zâten “oturun evlerinizde” diyor.

 

Modern insan dışarıda olmayı ne kadar da çok seviyor. Sürekli geziyor. Gitmediği AVM, kafe, restoran, sinema vs. kalmamış. Kullandıkları arabaların kilometrelerine bakınca 200 bin km.’den aşağısı yok. Demek ki sürekli geziyorlar ve km. yapıyorlar. Fakat bunu yapmak için belli bir zaman ayırmak da lâzımdır. Arabalar bu kadar km. yapıyorsa ve “evet biz oraya gittik”, yada “bu hafta şuraya gideceğiz” sözleri, bu kişilerin aslında bilgi-bilinç, okuma-yazma, namaz-niyaz ile ya hiç yada sınırlı ilgilerinin olduğunu gösterir. Çünkü plânladıkları yada yaptıkları şeyleri yapmak için 24 saatlik bir süre bile zor yeter. Bir tanıdığımın arabası 1 yılda 40 bin km. yol yapmıştı. Hesaplayınca günde ortalama 100 km.’ye tekâbül ediyor. Günde 100 km. yol yapmak için 1,5 saat harcanmalıdır ki trafiği de hesâba katarsak bu 3 saate kadar bile çıkar. İyi de nerelere gittin bu kadar?. Bu kadar zamânı nereden buldun?. Senin çalıştığın iş arabayla ilgili değil ki!. İşte bizim “aşırı sosyâlleşme” dediğimiz budur ve bu bir hastalık hâline gelmiştir. İnsanlar dışarıya çıkmadan ve bir yerlere gitmeden yapamıyorlar ve bunu yapmadıklarında kendilerini “yaşamamış” sayıyorlar.

 

Bir keresinde televizyonda ünlü bir târihçi, “sürekli gezin” diye gençlere tavsiye veriyordu. “Gezin görün, bilgi sâhibi olun. Dünyâ’dan haberiniz olsun” diyordu. Oysa hocası; “iyi bir târihçi olmak için çok gezmeye gerek yoktur ve hattâ tam-aksine evde-kütüphanede çalışmak gerekir” demişti. İslâm medeniyetinde âlimler de böyle yapmışlardı. Başlarını okuma-yazmadan-araştırmadan dolayı  kaldıramıyorlardı. Modern araştırmacılar da öyle. İki saat uyku ile çalışmasına devâm edenler var. Zâten ancak böyle olduğunda bir fark oluşur ve Dünyâ-çapında eserler verilebilir. Böyle adanmalar olmadıkça ve dışarıdan uzaklaşmadıkça bir fark oluşmaz. Medeniyet biraz da bu tarz çalışmaların bir sonucudur. Fuat Sezgin günde 20 saat çalıştığın söylüyordu ki bu, dışarıya pek de çıkmadığının göstergesidir. Herkes sürekli okuyan-yazan âlim olacak değildir tabi ama, aşırı sosyâlleşme, insanı ilim ve ibâdetten alıkoymakta ve moderniteye ve kapitâlizme kan pompalayarak alan açmaktadır. Onun güçlenmesini ve hayâtiyetini sağlamaktadır.

 

Aşırı sosyâlleşmek için vakit, bol para ve enerji olması gerekir. Hattâ bir de biraz hiçb-ir şeyi kafaya takmayan biri olmak gerekir. Sorumsuz da olmak gerekir. Aslında biraz da tembel olmak gerekir. Tembeller ilginçtir ki gezmeyi çok severler. Aynı yere iş için gitmek zorlarına gider ama gezmek olunca zevkle giderler ve sürekli bu şekilde yaşamak isterler. Bu belki de evde sorumlulukların olmasından ve o sorumlulukları yerine getirmek onlar için zor olduğundan dolayı olabilir. Ama aşırı sosyâlleşenler aslında birilerine yük olurlar. Ya gittikleri yerdekilere yada evde bıraktıklarına yük olurlar.

 

İnsanların gezmeyi yada sosyâlleşmeyi çok sevmesinin bir nedeni de modern mîmâri olabilir. Modern hapis-hâne şeklindeki apartman dâirelerinde insanları tutmak imkânsızdır. Hemen sıkılırlar ve çok bunalırlar. O yüzden de kendilerini bir-an önce dışarıya atmak istiyorlar. Zâten modernite, hayâtı ev-dışına taşımıştır. Okul, iş, gezme, yeme-içme, tâtil vs. hep dışarıya has kılındığı için, insanlar da dışarıya çıkmaya çok alışmış durumdadırlar ve bunu da “sosyâlleşmek” olarak adlandırmaktadırlar.

 

Ben  şahsen gezmeyi çok seven biri değilim ve okumak-yazmak daha fazla zevk veriyor. Yolculuk yapmak ve bir yerlere gitmek tabî ki de insanı gevşetir ve rahatlatır. “Tebdil-i mekânda hayır vardır” denir. Ama çok sosyâl olmak bana göre değil, sürekli gezerek ve bir yerlere giderek hayâtımı sosyâlleşmeyle tüketmek çok doğru gelmiyor. Bu yüzden a-sosyâl olarak tanınan biriyim. Bana dükkanda çalışırken “a-sosyâlsin” derlerdi. Bir tartışmada, ortaya bir fikir attığımda ve diğerleri bu fikri beğenmediğinde “sen dükkana kısıldın kaldın, Dünyâ’dan haberin yok” diyerek fikrimin yanlış olduğunu söylerlerdi. Daha sonra emekli olunca ve evde daha fazla kalmaya başlayınca yeni fikirlerim için de aynı şeyi söylüyorlar: “Sen evden hiç çıkmadığın için dışarıda neler oluyor haberin yok” diyorlar. Bu dedikleri eskiden olsa kabûl edilebilirdi belki ama artık televizyon, internet, sosyâl medya vs. hep elimizin altında. Üstelik görüşlerim, sürekli gezenlerden daha tutarlı. Artık herkes her-şeyden haberdar. Onlar sâdece, dışarının bire-bir etkisinde oldukları için fikirleri-düşünceleri de dışarıya göre belirlenmiştir. Oysa bilgi-sâhibi olmak için gezmek de gerekir ama asıl bilgi kitaptan öğrenilir ve kitap okumak için de “oturmak” gerekir. Oturmak için en ideâl yerler ise evlerdir. Bence insan mevcut hayâtı, çarşı-pazara çıktığında ve hastâneye gittiğinde hakkıyla değerlendirebilecek farkındalığa sâhip olabilir. Yazılan nice güzel ve etkileyici kitaplar ve ortaya atılan fikirler, sosyâlleşmenin neredeyse “sıfır” olduğu hapis-hânelerde yazılmıştır.  

 

Peki ev-dışında yada yaşanılan köy, kasaba ve şehir dışına hiç çıkmadan bilgi ve fikir ve teori sâhibi olunamaz mı?. Bu devirde bu çok kolay olduğu gibi aslında eski zamanlarda da zor değildi. Königsberg ismini duymuş muydunuz?. Şimdiki adı Kaliningrad. Bir Rus şehri ama eskiden bir Alman yerleşim yeriydi. Königsberg, Immanuel Kant’ın yaşadığı yerdir. Immanuel Kant, 22 Nisan 1724’te burada doğmuş ve buradan başka hiç-bir kasabaya, şehre ve ülkeye gitmeden (sâdece kısa süreliğine bir köyde öğretmenlik yaptığı söylenir) yâni 80 yıl boyunca Königsberg’ten hiç çıkmadan burada yaşamış ve 12 Şubat 1804’te yine burada ölmüştür. Felsefe alanında Immanuel Kant’ın seviyesini hiç tartışmaya gerek yoktur ve Kant Dünyâ’nın en tanınmış filozoflarından biridir. Dünyâ-çapında bir filozof, doğduğu küçük yerleşim yerinden hiç ayrılmadan orada okumuş, yazmış ve Dünyâ-çapında bir filozof olmuştur. Kendi yaşadığı yeri tabî ki gezmiş ve görmüştür ama Dünyâ-çapındaki bir filozofun başka kasaba, kent ve ülkeye gitmemiş olması, “Dünya-çapında olmak için” başka bir yere gitmeye hattâ evden bile çıkmaya gerek olmadığını gösterir. Yâni belli bir seviyeye gelmek ve Dünyâ-çapında bir şeyler yapabilmek için tüm ülkeyi yada Dünyâ’yı gezmek gerekmiyor. Hattâ “Dünyâ-çapında biri olmak” için aslında biraz da a-soysâl olmak gerekir. Sürekli gezme-tozma hâlindeyken bunun olması pek mümkün değildir. Demem o ki, çok da “sosyâl” olmaya gerek yoktur ve aşırı sosyâlleşme bir çeşit hastalık yada kötü bir alışkanlıktır.

 

Modern insanı dışarıya sevk eden şey kapitâlizm ve bireyselciliktir. Kapitâlizm bir tuzaktır ve insanları ama daha çok kadınları kimseye karşı sorumluluk hissetmeyen bireyleşmiş olanları sürekli dışarıya çekmek ister. Çünkü dışarıya çıktığı anda tepesine biner ve kendisine mutlakâ para harcatır. Sosyâlleşmek sınırı aştığında zararlı ve günah olmaya başlar. Çünkü dışarıda “birey” olan ve parası olan için bir “cennet” vardır. Bunu bir-çok sorumlulukları olan ve bunun için evde daha fazla bulunması gereken müslümanlar da yapıyor. Vakıflar-dernekler bir gezme-tozma merkezleri olmuş ve gençleri bununla kandırıyor. Aşırı sosyâlleşme seküler bir harekettir. Sükülerizm, İslâmî hareketler “sosyâl hareketler”e dönünce; “İslâmî taleplerin sosyâl taleplere dönüşmesi”dir. İslâmî talepler azaldıkça sosyâlleşme isteği artar.

 

Aşırı sosyâlleşmek için çok paraya ve daha da önemlisi çokça bol vakte ihtiyaç vardır. O hâlde aşırı sosyâlleşme belli bir ekonomik tabakaya mahsustur. Onların ne yeterli paraları ne de boş vakitleri vardır. Müslümanların bu kadar boş vakti olamaz ve sosyâlleşmek için fazla para harcama lüksleri de yoktur, olamaz. Çünkü müslümanların ağır sorumlulukları vardır: “Gerçekten güçlükle berâber kolaylık vardır. Şu-hâlde boş kaldığın zaman, durmaksızın (duâ ve ibâdetle) yorulmaya-devâm et. Ve yalnızca Rabbine rağbet edip yönel” (İnşirâh 6-8) der Kur’ân. Üstelik Peygamber örnekliğinde de aşırı sosyâlleşme yoktur. Çünkü müslüman için Dünyâ bir imtihan yeridir ve o eşsiz nîmet diyârı olan cenneti kazanmak için gönderildiğimiz yerdir. Aşırı sosyâlleşerek ve gezerek cenneti kazanmanın pek mümkün olmadığı açıktır.

 

Okuyan adam çok da “aktif” değildir, olamaz. A-sosyâl olmadan “okuyucu” ve de “yazar” olamazsınız. Okur-yazar olana “bencil zamanlar” gerekir ki bu ancak evde olur. Zâten okur-yazar olmak için olmazsa-olmaz olan şey “oturmak”tır ki oturmaya en elverişli yer “ev”dir. Modernite tarafında inşâ edilmiş dış dünyâda oturacak bir yer bile yoktur. Çünkü modernite “insanlar oturmasın da, hem gezip para harcasınlar hem de oturup düşünmeye fırsat bulamasınlar” ister.

 

Aşırı sosyâlleşme kendini en çok internet ortamında gösteriyor. Herkes internette sosyâlleşiyor. Fakat aslında bu sosyâlleşme değil, a-sosyâlleşmedir. “Sana interneti ve sosyâl medyayı sorarlar. De ki: İkisinde hem büyük bir günah, hem de bâzı yararlar vardır. Fakat günahları yararlarından daha büyüktür” şeklinde bir âyet olsaydı günümüze ne kadar uygun olurdu.

 

Kendilerini “aşırı sosyâl” zanneden a-sosyâl insanları tanımak için, artık sosyâl(!) medyadan tâkip etmek gerekiyor. Onlar kendilerini ancak internet ile târif edebiliyorlar. İnternetsiz yapamıyorlar çünkü. Modern gençliğin elinden akıllı telefonları ve sosyâl medyayı aldığınızda, dımdızlak ortada kalıverirler. Oysa kendilerini çok sosyâl insanlar olarak ifâde ederler. Sosyâl medya ve paylaşım siteleri a-sosyâlliğin aşırılaşmış şeklidir.

 

“Sosyâl medya müslümanlığı” diye bir müslümanlık(!) oluştu. Sosyâl medyada sözde İslâmî(!) paylaşımlar yapmak, müslümanlık için yeterli bulunuyor. Oysa hakîkat ancak ve ancak Kur’ân-merkezli olarak kavranabilir, “sosyâl medya-merkezli” olarak değil. Maddî-mânevî paylaşımın yerini, abuk-sabuk sosyâl-medya paylaşımları aldı. İlki şahsiyeti ve toplumu güzelleştirirken, ikincisi ise bireyi ve toplumu çirkinleştiriyor.

 

İnternetin yaygınlaşmasıyla birlikte ise iş iyice çığırından çıktı. İnternet-merkezli bir insan türedi. Bu insan hayâtını internete göre düzenliyor. Eskiden hayatlar namazlara göre düzenlenirdi. “Öğleden sonra”, “akşam-üzeri” gibi sözlerle. Şimdi ne zaman ne yapılacağına internet karar veriyor. İnternet öyle yaygınlaştı ki artık bilgisayar da şart değil. Her yerden internete girilebiliyor. (Yakında pisuvardan bile internete girilebileceğini düşünüyorum). Yeter ki insanlar bir-an dâhi internetsiz kalmasın. İşin ilginç tarafı telefonları akıllı(!) olmayanlar ve internete girmeyenler a-sosyâl olarak fişleniyor. Meselâ bir kişi sabah erkenden kalkıp namazını kılsa, biraz Kur’ân-kitap okusa, sonra kahvaltısını yapıp işine gitse ve akşam evine döndüğünde âilesiyle birlikte yemeklerini yiyip çaylarını yudumlarken sohbetlerini yapsalar ve geceye doğru yatsalar.. Bu kişiler a-sosyâl olarak kabûl ediliyor. Peki neye göre?. Ölçü ne ki?. 30 sene önce herkes a-sosyâl ve “mal” mıydı?. Atalarımız “mal” mıydı yâni?.

 

Gerçek hayatlar yaşa(ya)mayanlar, yaşadıkları hayatları “gerçek hayatlar” zannedenler. Yaşadıkları hayat aslında kendi seçtikleri hayat olmadığından dolayı kendi gerçeklikleri de değildir. Modern hayat şekilleri ve aşırı sosyâlleşme, cehenneme açılan kapılarla doludur.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2019

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder