26 Temmuz 2020 Pazar

İslâm’ın Amacı Nedir?

 


“Ey Îman edenler!, sizi acı bir azabdan kurtaracak bir ticâreti haber vereyim mi?. Allah’a ve Resûlü’ne îman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz. O da sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel konaklara yerleştirir. İşte ‘büyük mutluluk ve kurtuluş’ budur” (Saff 10-12).

 

Müslümanların târih boyunca belki de en az düşündükleri ve sordukları soru; “İslâm’ın amacı nedir?” sorusudur. Bu niçin düşünülmemiş ve çok da sorulmamış bir sorudur?. Çünkü insanlar içten-içe; bu sorunun cevâbını aldıklarında yada bulduklarında, üzerlerine büyük bir sorumluluk ve ağır bir yük yükleneceğini seziyorlar. Bunu hissediyorlar. Çünkü vicdanları onlara diyor ki: “İslâm sadece, üşene-üşene kalkılıp kılınan namaz, Ramazan ayında beş karış suratla tutulan oruç, istemeye-istemeye verilen kırkta birin yarısı bile tutmayan oranda zekât, gelecek seneki Kurban Bayramı’na kadar saklanmak üzere difrize konulmak için kesilen kurban, “desinler” diye ve “bi gidip görelim” diye gidilen hac, vicdanları susturmak için kara-zorla Arapça’sından mukâvele eşliğinde okunan Kur’ân ve ruhlara kabûl ettirilememiş ve sâdece kafaları örten başörtüsünden ibâret değildir”. Peki nedir?. İslâm, Peygamberimiz Hz. Muhammed 23 yıl boyunca ne yaptıysa odur. Kur’ân ne diyorsa ve ne emrediyorsa odur.

 

Kur’ân 604 sayfadır ve Peygamberimiz 23 yıl boyunca bu Kitab’ı hayatta uygulamak ve hâkim kılmak için didinmiştir. İnsanlar aslında bunu bi-ince bilmelerine rağmen yine de; “iyi de Kur’ân bu kadar yoğun olarak yaşanacak ne içeriyor ki?” sorusunu bir türlü sormuyorlar. Çünkü aslında insanların çoğu, Kur’ân ve Sünnet-merkezli dîni bilmez ve ona göre yaşamaz. Genel müslüman halka göre “onu zâten ancak Peygamber ve evliyâ bilebilir ve uygulayabilir” gibi bir düşünceye sâhiptirler ve güzel örneklikler karşısında; “ama o Peygamber”, “ama o evliya” deyip geçerler ve mevcut zamânın ve de zamânın hükümdârının dînine göre yaşamaya bakarlar. Çünkü halkın geneli mevcut zamânın-mekânın ve hükümdarın dînindendirler. Bu nedenle müslümanlar post-modernite ile birlikte, İslâm’ın büyük hedeflerinden ve ideâllerinden vazgeçerek, batı-merkezli ve haz odaklı bireysel amaçları ve rahatlığı seçtiler.

 

Böyle olunca müslümanlar İslâm’ın bir amacı olduğunu düşünmediler. Düşünseler bile bu, “çok ibâdet etme”, “dürüst olma”, “insanlara zarar vermeme” gibi bir-kaç noktadan ibâret kalır. Tabî ki bunlar da İslâm’dandır ama İslâm sâdece bunlardan ibâret değildir. İslâm’ın bir amacı vardır. Tüm peygamberler o amaç için çalışmışlardır. Allah’ın târih boyunca gönderdiği vahiylerin bahsettiği temel nokta budur. İslâm’ın bir hedefi vardır ve namaz, zekât vs. diğer şeyler bile aslında bu hedefe ulaşma aşamasında insanlara bir iç-enerjisi versin ve bir İslâm toplumu kurulmasında bir dinamizm sağlasın diyedir. Bunlar o süreçte olması ve yapılması gereken şeylerdir.

 

İslâm’ın amacı kısaca: iç-âlemi bilgiyle, bilinçle ve hikmetle aydınlatıp inşâ ettikten sonra; direniş, dik duruş, vazgeçiş, hicret, devlet, cihad, şahâdet ve medeniyet ile  dış-âlemi de aydınlatarak inşâ etmek ve âleme hâkim olmaktır. Allah’ın sözünü göklerde olduğu gibi yeryüzünde de hâkim kılmaktır. Böyle bir hedef koymak ve bu uğurda azimle-gayretle üstün çaba göstermektir. Hedefe ulaşılamasa bile bu yolda olmak ve ölmektir. İslâm’ın hedefi, iç-âlemleri İslâm ile aydınlattıktan ve inşâ ettikten sonra, dış-âlemi yâni hayâtın her alanını da İslâm ile aydınlatarak inşâ etmek ve İslâm’ı hayâtın her alanında ve noktasında Dünyâ’ya hâkim kılmaktır. Aksi-hâlde İslâm anlamsız bir din olurdu.

 

Modern Kur’ân-İslâm çalışmaları İslâm’ın hedefini-amacını blôke eden çalışma tarzındadır. Geldikleri nokta şudur: “Kur’ân kusursuz bir kitaptır, içinde aradığımız her-şey var, insana hem bilgi-bilinç hem de huzûr veren bir kitap, insanın hayâtını değiştiren kitap…”. Eee!. Ne olacak şimdi?. Kur’ân’ın muhteşemliğini ve olağan-üstülüğünü fark-edince ve bilince ne olacak, ne oldu?. Okudum ve Kur’ân’ın süper bir kitap olduğunu öğrendim, yazdım ve söyledim. Peki sonra ne olacak yâni?. Bunun meselâ asgarî ücretle zor geçinen birine faydası olur mu ve oluyor mu?. İslâm’ın ve Kur’ân’ın amacı Kur’ân’ın dönüp-dönüp okunması mıdır?. Kur’ân’ı Arapçasından hatim eden kişinin okuduğu Kur’ân’ın mazluma ve zulme ne faydası var?. Amele-eyleme dönük olmayan “anlayarak” okumaların da kimseye bir faydası yok. Bunlar bireysel okumalardır ve okunmakla kalır. 

 

Modern müslümanlar ve modern İslâm çalışmaları, İslâm’ın ana hedefini ıskalamakta yada gizlemektedirler. Kur’ân’ı zihinlere ve kâlplere hapsetmekte, Sünnet’i yâni “güzel örneklik” olarak vahyin pratikliğini yok sayıp İslâm’ı sâdece iç-âlemde yaşanacak bir din hâline getirmektedirler. Bu uğurda en çok söylenen söz ise “biz kendimize bakalım” sözüdür. Kendimize bakalım ilk önce ama, hayâta da bakalım. Çünkü biz kendimize bakıp dururken dış-âlemde fırtınalar kopuyor, depremler oluyor. Bu durum İslâm’ın etkisizleşmesine neden oluyor. Kur’ân’ı bilmek ve idrâk etmek önemlidir tabî ki, fakat daha da önemlisi idrâk edileni yerine getirmektir. Kur’ân, kendisi için 1.400 yıldır söylenen şeylerden çok daha fazlasıdır ve genel müslüman halkın bildiğinden ve zannettiğinden çok daha farklı bir şey söylemektedir. Bunlar ancak, meydana çıkınca açığa çıkar. Çünkü Kur’ân insanlara sâdece dört duvar arasında değil, meydanlarda da seslenmekte ve bir şeyler söylemektedir. Nice âyetler ancak meydanlarda idrâk edilebilir.

 

Modernite insana şunu düşündürtüyor: “Tamam, namaz kılınacak, oruç tutulacak ve küçük yardımlar yapılacak. Ama Dünyâ’da zengin olmak, her-şeye sâhip olmak, zamânın tüm nîmetlerinden faydalanmak, en iyisini yemek-içmek-giymek, her yeri gezmek, parana para katmak, en zekî çocuklara sâhip olmak, en güzel-yakışıklı kızlarla-erkeklerle evlenmek, en güzel ve gösterişli evlerde oturmak, başını hiç belâya sokmadan ve hiç-bir sorun yaşamadan en uzun ve haz içinde relâks bir hayat yaşamak…

 

İslâm’ın amacı konuşulmayınca ve gizlenince, müslümanlar da, âhireti inkâr ederek Dünyâ’ya kilitlenmiş modern-seküler insanlar gibi düşünmeye ve yaşamaya başlarlar. Bu durum Türkiye’de muhâfazakâr-demokrat iktidâr tarafından köpürtülmüş ve bu düşünüşe çok geniş alan açılmıştır. Çünkü hem iktidâr hem de yönlendirdikleri halk, dînin amacından vazgeçmiş, dünyevî amaçlara saplanmıştır. Zâten Türkler hiç-bir zaman Kitap ve Sünnet-merkezli bir inanışta ve düşünüşte olmadıkları için bunu sorun etmemektedirler. Türkler İslâm’ı Kitap ve Sünnet’ten değil, Şamanizm ve Gök-tanrı inancıyla bire-bir uygun olan ve dinlerini öğrendikleri Îran-Samâniler’in de düşüncelerine uygun olarak, bâtınî-tasavvuf ve mistik-eklektik dinlerden öğrenmişlerdir ve aslında hâlen de ağırlıklı olarak bu inanış üzeredirler. Bu bağlamda çok hoşgörülüdürler ve kolaylıkla tâviz verebilmektedirler. Çünkü büyük amaçları/hedefleri olmayanlar, bâtıl inanışların ve dünyevî hazların peşine düşmeye ve hazları düşlemeye başlarlar.

 

Kendimce şöyle düşünüyorum: “Eğer İslâm Dünyâ’ya hâkim olmak isteyen ve böylece tüm Dünyâ’da zulmü bertarâf edip Allah’ın sözünü ve dînini Dünyâ’ya hâkim amacı olmayan bir din olsaydı, yine Kur’ân da bunu emretmeseydi ve Peygamberimiz de peygamberlik hayâtı boyunca bunun için çalışmış olmasaydı, ben sıkı bir AKP’ci, bayramdan-bayrama namaz kılan, kısa kış günlerinde ara-ara oruç tutan, etli pilavların olduğu mevlütlere giden, hanımını aldatan, fâiz alan vs. modern-seküler-kapitâlist bir müslüman(!) olabilirdim”. Çünkü bu şekilde yaşayan ve kendine “müslüman” diyen bir-çok insan var.

 

Alevilerde bir düşünce vardır. Eğer iyi saz çalıp söylerlerse ve toplumdan alkış alırsa amaçlarına ulaştıklarını kabûl ediyorlar. Amaç iyi saz çalabilmektir. Çünkü Alevilikte saz çalmak sâdece bir eğlence değil, ibâdettir. Zâten söylenen sözler de âyet olarak kabûl edilir. Hattâ bu bağlamda bir türküde; “ben sazı erkekçe çaldım giderim” diye bir nakarat vardır. Alevilikte iyi saz çalmak, “ibâdeti en iyi şekilde yapmak” olarak kabûl edilir. Saz için; “Peygamber’in vücûdundan ve Hz. Ali’nin bezinden yapılmıştır” derler ve bu nedenle ona “telli Kur’ân” derler. Bu konuda Mustafa Öztürk şunları söyler:

 

“Alevi gelenekteki meşhur ‘telli Kur’ân’ kavramından da kısaca söz etmek gerekir. Bilindiği gibi geleneksel Alevi inanç ve ibâdet anlayışının pratikteki ideâl formu cemlerdir. Dolayısıyla Alevilikteki asıl ibâdet ikrar, görgü, musâhiplik, düşkünlük, muharrem erkânı gibi muhtelif türleri bulunan cem(ler)de icrâ edilir; ancak cem ibâdetindeki Kur’ân, bildik Kur’ân değil, mızrapla çalınan bir enstrüman, yâni bağlamadır. Nitekim bağlama (saz) Alevi evlerinde baş köşede bulundurulur. Saz çalınacaksa göğsünden üç kez öpülüp başa götürüldükten sonra çalınmaya başlanır. Birine verilecekse yine aynı saygı gösterilir. Bu yüzden saza ‘telli Kur’ân’ denir; çünkü saz nağmelerinin kutsal olduğuna inanılır. Telli Kur’ân eşliğinde şevkle terennüm edilen nefesler de kutsal addedilir; çünkü bu nefesler bir tür ilham ürünüdür ve-veyâ vahiyden mülhemdir. Dolayısıyla her nefes sanki birer âyet ve sûredir”.

 

Modern müslümanlar da benzer şekilde, Arapça’sından yada Türkçe’sinden; “ben Kur’ân’ı okudum, meâllendirdim, tefsirini yaptım, onun hakkında yazdım-konuştum” vs. diyorlar. Böylece İslâm’ın gereğini yaptıklarını ve sonuçta “İslâm’ın amacını yerine getirdiklerini” zannediyorlar. İyi de somut olarak hangi yaraya merhem oldunuz ki?, yada bu şekilde bir yaraya merhem olunabilir mi?. Çalınan saz, somut bir zarârı def etmediği gibi, sâdece seslendirilen Kur’ân da bir zarârı def etmez ve bir yaraya merhem olmaz.

 

Diyelim ki şu-an îtibârıyla Kur’ân okumayı ve Kur’ân’la ilgili yazmayı-konuşmayı bıraktık. Ne olur?. Ne olur yâni kıyâmet mi kopar?. Hayır!; her-şey yine aynı olur. Çünkü hayâta dokunmayan Kur’ân okumaları-yazmaları ve çalışmalarının, “arayış” içinde olan bâzı insanlara fayda vermekten başka hiç-bir yararı olmaz ve yoktur. Çünkü İslâm’ın amacı bu değildir. Fakat İslâm’ın amacına uygun olarak, vahyi hayâta hâkim kılma çabasında olmamak, kıyâmetin kopmasına bile sebep olabilir ki Dünyâ’nın her tarafını sarmış olan zulüm bunun göstergesi ve belirtisidir.

 

Modernite-merkezli Kur’ân çalışmaları anlamsız bir yola doğru sürüklenmiş ve rayından çıkmıştır. Bunun sonuncunda ortada hakîki bir İslâm düşüncesi kalmayacaktır. Zîrâ İslâm başka bir şey söylemekte, modern müslümanlar ise başka bir şey anlamakta, söylemekte ve yapmaktadırlar.

 

Kur’ân’ın amacı İslâm’ı ve vahyi moderniteye ve modern-bilime uydurmak değildir. Modern müslümanlar Kur’ân’ı modern-bilim merkezinde anladıklarında en doğruyu anladıklarını zannetmektedirler. Bu nedenle de modern-bilim merkezli Kur’ân çalışmaları çok popüler olmuştur. Caner Taslaman bunu bir yazısında şu şekilde ortaya koyarak gösterir:

 

“Kur’ân’da, ‘yevm’ kelimesinin formlarından ‘bir gün’ anlamındaki ‘yevm/yevmen’ formları; toplam 365 kez geçmektedir. Bu 365’i önemli kılan, bu sayının bir takvimle ilişkisinden ziyâde Dünyâ’mızla ilişkili önemli bir astronomik fenomeni ifâde etmesidir. Dünyâ’mız Güneş’in etrâfındaki bir tam dönüşünde kendi etrâfında 365 kez dönmüş olur; yâni Dünyâ’mızda 365 kez ‘bir gün’ -gece ve gündüz- oluşur. Dünyâ’mız Güneş’e konumu îtibâriyle 365 ayrı gün yaşar. Dünyâ’mızın önemli bir fenomeni olan gece-gündüzün oluşumuna, bir-çok Kur’ân âyetinde dikkat çekilir. Kur’ân’da 365 gibi yüksek bir adette tekrarlanan ‘bir gün’ (yevm/yevmen) ifâdesinin tekrâr adedinin, bu astronomik fenomenle âhengi oldukça ilginçtir.

 

Diğer yandan ‘yevm’ kelimesinin ‘günler’ anlamındaki çoğul ifâde eden türevleri ise Kur’ân’da 30 kez geçer. Müslümanların, oruç ve hac gibi ibâdetlerini kendisine göre gerçekleştirdikleri Ay takviminde, bir ay 29 veya 30 gün çeker. Ay’ın Dünyâ etrâfındaki dönüşünü 29,53 günde tamamlamasıyla Ay takviminin ayları oluşur. Matematiksel bir işlem olan tam sayıya yuvarlamayı buraya uyguladığımızda 30 sayısı karşımıza çıkar. (Nitekim Dünyâ Güneş etrâfında 365,25 günde döner; bunun tam sayıya yuvarlaması 365’tir).

 

Kur’ân’da ‘Ay (Kamer)’ kelimesi, bütün türevleriyle berâber 27 kez geçer. ‘Ay’ın sideral yörünge periyodu 27 gündür; yâni yıldızlar esas alınarak hesaplanan ‘Ay’ın Dünyâ etrâfındaki yörüngesi 27 gündür. Dünyâ’nın Güneş etrâfında dönerken aldığı yolla açılan farkı, ‘Ay’ iki-üç gün arası bir sürede kapattığı için ‘Ay’ takviminde aylar 29-30 gün olur. ‘Ay’la ilgisi açık olan 27 sayısıyla aynı adette ‘Ay’ kelimesinin 27 kez geçmesi ilginç bir âhenk örneğidir. (Daha önce geçen ‘günler’ ifâdesinin iki formunun 27’ye 3 şeklinde geçmesiyle de bu husus arasında bir âhenk olması ilginçtir. ‘Ay’ takviminde günler; ‘Ay’ın 27 günlük süredeki sideral (yıldız) dönüşüyle, buna ilâveten Dünyâ’nın aldığı yoldan oluşan farkı 2-3 gün arasında kapatmasının birleşiminden oluşur. ‘Günler’ ifâdesi de 27 ‘eyyam’ ve 3 ‘yevmeyni’ formlarının toplamı olarak 30 kez geçer).

 

Kur’ân’da ‘sene’ kelimesinin tüm türevleri 19 kez geçer. Astronomide Meton dönemi ‘19 senelik’ bir dönemden oluşur; bu dönem Güneş takvimi ve Ay’a bağlı oluşan aylara ortak bir çarpan oluşturması açısından astronomide önem taşır. Meton döneminin diğer bir adı Enneadeceateris (Yunanca 19 sene) de 19 seneyi ifâde eder. Meton döneminin 12 senesi 12 ay, 7 senesi ise 13 ay barındırmasıyla farklılaşır. Güneş’e göre oluşan seneden kısa olan Ay’a bağlı senenin, aynı hizâya gelişi, 7 senesine birer ay eklenmesiyle gerçekleşir. Kur’ân’daki ‘sene’ kelimesinin tekil formunun (sene) 7 kez geçmesine karşın, çoğul formunun (sinyn) 12 kez geçmesi de diğer bir âhenk göstergesidir. Meton dönemi; Güneş ve Ay periyotlarının 19 yılda bir aynı hizâya getirilmesini ifâde eder. Diğer ilginç bir husus, Kur’ân âyetlerinde, ‘Güneş ve Ay’ kelimelerinin ikisinin berâber, Meton dönemindeki ‘sene’ adediyle aynı oranda; 19 kez geçmesidir”.

 

Şimdi bu söylenenler “Kur’ânî” bir çalışma mıdır?. Hayır değildir. Hattâ tam-aksine bu söylenenler Kur’ânî çalışmayı blôke etmekte ve engellemektedir. Kur’ân bizden bunu yapmamızı mı istiyor ve bekliyor. İyi de, Peygamber ve sahabe bunları bilmiyordu. Peki ne kaybettiler?. Peygamber ve sahabe bunları bilmediği ve anlayamadığı için “Kur’ân’ı tam anlayamamış” ve onunla amel edememiş mi oldular?. Câhil mi kaldılar?. Bu âyetler karşısında afallayıp kaldılar mı yâni?. Biz bunları bilince onlardan daha iyi ve üstün müslüman mı olduk?. Bunları bilmek bize ne kazandırdı ki?. Modern müslümanlar Kur’ân’ın modern-bilim mûcizeleriyle dolu olduğunu zannediyorlar ve bunun anlaşılması için nâzil olduğunu sanıyorlar. Peki bunları bilmesek ne kaybederiz?. Çünkü 1.400 yıllık İslâm târihinin %95’lik bölümünde bunlar bilinmiyordu. Peygamber ve sahabe bu söylenenleri bilmiyordu. İyi de onlar neyi eksik yaptılar ve neyi anlayamadılar?. Kur’ân bu tür çalışmalar yapılmasını mı emrediyor ve bekliyor bizden?. Amaç bunları öğrenmek ve bilmek midir yâni?. Evet!; eğer Peygamber’in “güzel örnekliği” olan Sünnet’ini iptâl edip de “sâdece Kur’ân” düşüncesiyle Kur’ân’ı okursanız, modernitenin çok memnun olduğu bu tür çalışmalardan başka bir şey yapamazsınız ve İslâm’ın en yüce amacının da bu olduğunu zannedersiniz.

 

Oysa İslâm’ın amacını Kur’ân çok açıkça beyân etmiştir ve Peygamberimiz de zâten 23 yıl boyunca bu amacı yerine getirmek için çalışmış ve sonunda da o amaca-hedefe ulaşmıştır. Tabi tüm peygamberler bu amaca ulaşamamıştır. Çünkü bu amaca ulaşmak kolay değildir ve her zaman olmayabilir de. Fakat şu kesin ki, tüm peygamberler üstün gayret göstererek ömürlerinin sonuna kadar Kur’ân’ın gösterdiği bu amaç için çalışmışlardır. Kur’ân bu amacı şu şekilde ifâde eder:

 

 “Allah, dinden Nûh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ‘ya vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) ‘Allah’ın dînini hayâta egemen kılın (ekîmûd dîn) ve bu konuda görüş ayrılığına düşmeyin’ direktifini sizin için bir ‘hayat düsturu’ olarak öngördü. Fakat kendilerini çağırdığın bu düstur Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir” (Şûrâ 13).

 

Evet; İslâm’ın amacı, “Allah’ın dînini hayâta egemen kılmak (ekîmûd dîn)”tır. Zâten aşağıdaki âyet de müslümanlara bu amacı gösterir ve bu amaca ulaşmada izlenmesi gereken yolu ve bu amaca kimlerin ulaşabileceğini şu şekilde gösterir:

 

“Allah, içinizden îman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara vâdetmiştir: Hiç-şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidâr sâhibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidâr sâhibi’ kılacak, kendileri için seçip-beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır” (Nûr 55).

 

İslâm’ın amacı; “insanların kâlplerini ve zihinlerini İslâm-merkezli olarak değiştirerek ve İslâm’a adanmış şahsiyetler yetiştirerek ‘İslâm kardeşliği’ merkezinde bir İslâm toplumu kurmak, bu toplum ile tebliğ ve dâvette bulunmak, küfre, şirke ve adâletsizliğe-zulme karşı sağlam bir direniş ve dik duruş sergilemek, Allah râzı olduğunda ve zamânı geldiğinde her-şeyden vazgeçerek devlet-cihad-şahâdet-medeniyet bilinci ortaya koyarak Dünyâ’yı İslâm-merkezli olarak şekillendirmek ve şeytana, tâğutlara ve zulme meydan verilmeyen bir Dünyâ kurmak”tır. İslâm’ın en yüce amacı budur. İslâm’ın amacı “İslâmî bir Dünyâ kurmak”tır. İslâm’ın amacı, Allah’ın müslümanlar için Dünyâ’da emrettiği ve beklediği şeydir. Zîrâ İslâm ancak bu amaç gerçekleştiğinde “hakkıyla” yaşanabilir.

 

Yüce bir hedef-amaç üzre olmayanlar, ya hazzın kuşatması, yada ölümü düşünmenin buhrânı içinde yaşamaya mahkûmdurlar.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2019

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme