29 Temmuz 2018 Pazar

Barut, Elektrik, Motor


“O, gökten su indirendir. Bununla her-şeyin bitkisini bitirdik, ondan bir yeşillik çıkardık, ondan birbiri üstüne bindirilmiş tâneler türetiyoruz. Ve hurma ağacının tomurcuğundan da yere sarkmış salkımlar, -birbirine benzeyen ve benzemeyen- üzümlerden, zeytinden ve nardan bahçeler (kılıyoruz.) Meyvesine, ürün verdiğinde ve olgunluğa eriştiğinde bir bakıverin. Şüphesiz inanacak bir topluluk için bunda gerçekten âyetler vardır” (En-âm 99).

 

“Hayvanlardan yük taşıyan ve (yünlerinden, tüylerinden) döşek yapılanları da (yaratan O’dur). Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin ve şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır” (En-âm 142).

 

“Ve hayvanları yarattı; sizin için onlarda ısınma ve yararlar vardır ve onlardan yemektesiniz” (Nâhl 5).

 

“Sizin için gökten su indiren O’dur; içecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız” (Nâhl 10).

 

Barut, elektrik ve motor... Dünyâ’nın ve insanlığın doğal, normâl ve fıtrî olandan, modern olana doğru değişmesini sağlayan üç temel etken. Diğer etkenler hep bu üç temel etkenin sonucudur.

 

Modernizm; normâl, doğal ve fıtrî olandan nefret eder ve onu “modern olan” ile yâni yeni ve sûni olan ile değiştirmek ister. Modernizm târihi, “doğal, normâl ve fıtrî olanın, sûni olanla değiştirilmesinin târihi”dir. Aslında bu bağlamda modernizm bir sapmadır. Çünkü doğal, normâl ve fıtrî olan “asıl olan”dır. Sûni olan ise bunların yerine kurulmuş olan şeydir. İşte Dünyâ ve insanlık son 200 yıldır bu sapmanın etkisi ve kuşatması altındadır.

 

Allah; doğal, normâl ve fıtrî olandan yanadır. Zâten tüm kâinâtı da buna göre yaratmıştır. Zîrâ doğal, normâl ve fıtrî olan tam da şuur-irade sâhibi olan insana göredir. Kâinât sûni ve sahte olanı barındırmaz. O hâlde sûniliğin ideolojisi olan modernizm, Allah’a karşı bir isyân şeklidir.

 

İnsanlığın ilk zamanlarında her-şey doğal, normâl ve fıtrata uygun olarak işliyordu. Evler, araçlar, âletler, yiyecek, içecek, giyecek vs. her-şey doğal, normâl ve fıtrata uygundu. Hattâ savaşlar bile doğal silahlarla yapılıyordu. Doğal, normâl ve fıtrî olana göre programlanmış insan için “doğal zorluklar”dan başka zorluklar olmuyordu. Tâ ki birileri bir-takım varlıklarla Allah’a şirk koşana kadar.

 

Şirk insanlığın ilk sapmasıdır aslında. Fakat insanlara zulüm ve adâletsizlik getirse de, modern-öncesi dönemdeki şirk ve şirk unsurları bile doğaldı. Adamlar taştan-tahtadan-demirden-metâlden varlıkları put yapıyorlardı. Modern zamanlarda ise; doğal, normâl ve fıtrî olana düşmanlık yapılırken, sûni ve sanal olan şeylere tapılmaya başlandı. Bunları üretenler “en yüce ilahlar(!)” olarak görülmeye başlandı. Eskiden şirk, bir sapma olmasına rağmen “doğal bir şirk”ti. Tabi şirkin doğalı da sûnisi de aynı şirktir ve tövbe edip de dönmediğinde kişiyi ebedî cehennemlik yapar.

 

Klâsik zamandaki devletler için en önemli şey savaştı. İnsan sayısı ve demir mâdeni çok olanlar ve biraz da kahramanlık gösterenler gâlip oluyorlardı. Tabi bu durum güçlü olanın zulmetmesine de neden olabiliyordu. Fakat netîcede güçsüz olanlar birlik olup karşı tarafa gâlip gelebiliyorlardı. Tâ ki, “barut” bulunana ve silah olarak kullanılana kadar.

 

Barut bulunana kadar Dünyâ sessizdi yada doğal seslerden başka sesler yoktu. Sapma, gürültüyü de yanında getirdi. Barutu bulanlar ve barutun silah olarak kullanılması, devletler arasındaki savaş şeklini değiştirdi. Artık daha çok baruta sâhip olan ve demir madeninden silahlar yapanlar, insan sayısı az olsa da gâlip gelebiliyordu. Barutun toplarda kullanılması hem gürültüyü arttırdı hem de insan telefâtını çoğalttı. Bu durum insanlarda bir şoka sebep oldu. Çünkü artık insanlar tek-tek ölmüyor, toplarla 50’şer 100’er kişilik gruplarla bir-anda ölebiliyordu. Güçlü ve büyük toplara sâhip olanlar, karşıdaki orduyu bir-kaç saatte kesin yenilgiye uğratıyor ve hattâ bire kadar da kırabiliyordu. 28 tâne kuşatmaya dayanan İstanbul’un surları, 29. kuşatmada Fatih’in “şâhi topları”na dayanamadı. Zîrâ bu toplar sur dayanmıyordu. Barutun bulunmasıyla birlikte artık hiç kimse güvende değildi. Çin Seddi de artık güvenliğin değil, estetiğin ve mîmârinin ve hattâ “uzaydan bile görülebiliyormuş”un konusu oldu.

 

“Çinliler barutu silah olarak ilk defâ 904 yılında patlayıcı olarak kullandılar. Adını “uçan ateş” koymuşlardı. Ardından barut bombalarını mancınıklarda da kullanmaya başladılar. Barutun kayıtlı ilk itici güç olarak kullanılması 1132 yılında bambudan yapılmış toplarda kullanılması denemeleridir. Metâl boruya sâhip topların kullanımı 1268-1279 târihleri arasında Moğollar ile Song Hanedanlığı arasındaki savaşta görülür. Barutun Araplar tarafından kullanılması 13. yüzyılda gerçekleşmiştir” (Vikipedi).

 

Tabi toplar ve de dolayısı ile barut, sâdece savaşlarda ve bâzı törenlerde kullanılıyordu. O yüzden Dünyâ her dâim gürültülü değildi. Gürültü ile “sesi” de ayırmak gerekir. Doğal, normâl ve fıtrî olanda gürültü değil “ses” olur ve bu sesler isterse yüksek sesli yıldırımlar ve şimşeklerin sesi olsun, rahatsız edici değildir. Doğal olanda rahatsız edicilik yoktur. Fakat iş barut ve toplarla durmadı ki; 1800’lü yıllara gelince doğal ve normâl seslere sâhip ve fazla ses çıkarmayan doğal makinelerin yerini, elektrikle çalışan ve motorlu makineler almaya başladı ki bunlar çok gürültülü çalışıyordu ve çok fazla ses çıkarıyordu.

 

Tabi önce elektrik bulundu. İlk zamanlarda sâdece aydınlatma gibi amaçlarla kullanıldı ama ardından ondaki büyük güç fark edilince elektrik pratik olarak kullanılmaya başlandı. Elektriğin gücü kullanılarak yeni makineler, âletler ve de silahlar yapılabileceği görüldü. Elektrik enerjisini mekanik enerjiye çeviren ilk motor bulunduktan sonra, petrôl ürünleriyle üretilen motorlar da ondan 50 sene sonra îcâd edildi. Motorlar geliştikçe makine ve arabalar çoğaldı. Çünkü motorlar işi kolaylaştırarak üretimi arttırdı. Tabi gürültü de o oranda fazlalaştı. Motorlar çoğaldıkça gürültü de arttı, gürültü arttıkça modernizm gelişti. Modernizm bir “gürültü uygarlığı”dır. Tabi modernizm geliştikçe; doğal, normâl ve fıtrî olmadığı için zulüm de arttı.

 

Motorlar, buhar makinelerinde, gemilerde ve trenlerde de kullanılmıştır. Fakat yaygın kullanımı 1800’lü yılların ortalarında ve özellikle sonlarındadır. O hâlde Dünyâ son 200 yıldır gürültülüdür ve gürültünün şiddeti gün geçtikçe artmaktadır. Oysa Hz. Nûh’un Gemisi çok da gürültülü değildi. Taşıt olarak kullanılan atlar, eşekler ve develer, ses çıkarsalar da gürültü yapmıyorlardı.

 

Evet; gürültü, sapmanın boyutunu gösterir. Ne kadar çok gürültü varsa o oranda sapma vardır. Çünkü gürültü doğal, normâl ve fıtrî değildir. Doğal, normâl ve fıtrî olmayan ise yanlıştır ve doğru olandan bir sapmadır.

 

Elektrik ve motor, nice makineler, araçlar, âletler ve hızı gün geçtikçe artan arabalar ve diğer ulaşım araçlarının ortaya çıkmasına neden oldu. Gürültü arttıkça arttı. Büyük kentler gürültünün merkezleri hâline geldi. Öyle ki bu gürültü, insanı bunalttığından, arada bir doğal ortamlara kaçamaklar yapılmaya başlandı ve imkânı olanlar kendilerine, doğal ve sessiz ortamlarda yaşam alanları edindiler. Bu durum, aslında modernizmin ve modern gürültünün insanı ne kadar rahatsız ettiğinin delîlidir. Çünkü barut, elektrik ve motor; doğal, normâl ve fıtrî değildir. Dolayısı ile barut bir yana, motor ve elektrik; doğal, normâl ve fıtrî olandan sapmanın ana araçlarıdır.

 

Elektrik, gürültü yapan çeşitli araçların çalışmasını sağlayan enerjidir. Fakat elektrik aynı-zamanda doğal olan işleyişe bir darbe daha vurdu ve bir zulmü daha açığa çıkardı. Ampulü îcâd etti ve ortalığı aydınlattı. Allah’ın sistemine çomak soktu. Ampûlü bulanlar yanlışlıkla “cennetlik” îlan edildi. Bu îlânı yapanlar tabî ki ilk başta ampûlden rant sağlayanlardı. Yoksa ampûl gariban için bir zulüm oldu. Zîrâ onun çalışma saatlerini arttırdığı gibi, çalışma zamânını da olumsuz anlamda değiştirdi. Allah’ın sistemine (sünnetullah) çomak sokulduğunda, sünnetullah gereği mutlakâ bir bedeli olur ve bu bedel mutlakâ ödenir. Bu bedeli en çok da garibanlar ve mâsumlar öder.

 

Ortalık aydınlanınca günün tüm zamânı kullanılmaya başlandı. Artık sâdece gündüz değil, geceleri de mesâi saatine eklendi ve geceleri de gürültü çıkarmaya başladılar. İnsanlar elektriğin verdiği enerjiyle çalışan makinelerin efmrinde birer köle hâline geldiler ve doğal ve normâl olmayan şekilde çalıştıkları için fıtratları bozuldu.

 

İşte gürültünün ve modernizmin kısa târihi budur. Bu uygarlık doğal, normâl ve fıtrî olandan, “ağır bir sapmayla” sapmıştır ve sapma gün geçtikçe artmaktadır. Bu sapmadan rahatsız olmayan ve hoşlanan insanlar da sapmışlardır. Doğal olana düşman olan insanlar türemiştir. Ottan, yeşillikten, meyve-sebzeden korkan insanlar türemiştir.

 

Barut, elektrik ve motor, Dünyâ’nın, ekinin ve insanların ifsâd olmasının temel etkenleridirler. Şeytanın uşakları olan tâğutlar, ekini ve nesli dolayısı ile tüm canlılığı ve cansızlığı ifsâd etmişler ve etmektedirler. Bu ifsâdın temel nedenleri barut, elektrik ve motordur. Dünyâ’yı ifsâd etmişlerdir ve hattâ artık ifsâd etmek için gözlerini uzaya çevirmişlerdir. İfsâd bir kere başladığında yerinde durmaz çünkü. Katlanarak devâm eder. Tâ ki bir “isyân” ile karşılaşıncaya kadar.

 

Barutun, elektriğin ve motorun îcâdı, sayılamayacak kadar çok sorun ortaya çıkartmıştır ve gün geçtikçe de bu sorunlar fazlalaşmaktadır. Post-modern zamanlarda ve ultra teknolojik zamanlarda ise, gürültüyle de paralel şekilde, katlanarak fazlalaşan, târihte hiç olmadığı seviyede bir zulüm, adâletsizlik ve ifsâd oluşmuştur. İnsanlık barut, elektrik ve motor tarafından kuşatılmıştır. Bu üç etken insanların ve de diğer canlı ve cansızların başının belâsı olmuştur.

 

Şimdi; şeytan diyor ki (belki de bunu söyleyen şeytan değildir), tüm barutları imhâ et ve tüm silahları sustur. Tüm barajları yık, tüm nükleer santralleri yak ve elektrikle çalışan tüm her-şeyi işlevsiz bırak. Tüm motorları sustur ki hem gürültü bitsin hem de ifsâd. Barutu, elektriği ve motoru târihten sil ki bu ağır sapma bitsin ve modernizm târihin çöplüğüne gömülsün.

 

İnsanlar aynen eskisi gibi; tarlalarını yine öküzlerle sürsünler, ekinlerini tırpanlarla biçsinler, mahsûllerini yel ve su değirmenlerinde öğütsünler ve odun fırınlarında yapsınlar ekmeklerini. Ulaşımlarını; at, eşek, deve ve bu hayvanların koştuğu arabalarla, kağnılarla yapsınlar. Hem de sesli ama gürültüsüz bir şekilde. Tabi bunun için, hayvanların yürümesini zorlaştıran asfaltın kazınıp doğal ve normâl olan şekline yâni toprağa dönüştürülmesi gerekir. Böylece asfaltın zehirli kokusu yerine, toprağın mis gibi kokusu koklanarak yolculuk yapılabilir. Hele bir de yağmurdan sonraki toprak kokusunun keyfi gibisi yoktur. Yine insanlar, aydınlığı sâdece “Allah’ın lambası” olan Güneş ile ve bir de dolunay zamanında Ay ışığıyla görsünler. Üstelik de daha görkemli bir şekilde. Gürültüsüz bir şekilde.

 

İnsanlar evlerini yine taş, tahta ve bâzı metallerden yapsınlar. Toprak, tahta ve metâl ev eşyâlarını kullansınlar. Plâstiği hiç tanımasınlar. İnsanlar tekrar birbirlerine muhtâç hâle gelsinler de kaynaşsınlar, yardımlaşsınlar. İmece yenide başlasın. Gürültü bitsin ve sadece doğal sesler olsun. Geceleri “tık” bile çıkmasın. İnsanları namaza-sahura pilli saatler değil, kurmalı saatler yada “Allah’ın çalar saatleri” olan horozlar ve kuşlar uyandırsın. Haberleşmeler yine mektupla yapılsın. Hasretle ve umutla mektuplar beklensin ve gözyaşları içinde okunsun. Kadınlar kadınlığını, erkekler erkekliğini, hayvanlar da hayvanlığını bilsin. İyilerle kötüler belli olsun, şerefsizler de ortaya çıkıversin. Kısaca her-şey doğal, normâl ve fıtrata uygun olsun. Her-şey. Gelişme olacaksa o bile doğal ve normâl şekilde ağır-ağır ve zarûret oldukça ortaya çıksın.

 

Lâmbalar ve onların aydınlığı olmasa da olur, yüzyıllarca olmuştur da. Barut, elektrik, motor ve bunlara bağlı hiç-bir îcâd olmasın ve kalmasın. “Dünyâ’nın Durduğu Gün” filmindeki gibi, o “esrârengiz şey” doğal olmayan her-şeyi yok etsin.

 

İnsanlık yüzyıllar boyu bu üç temel etkene bağlı îcatlar olmadan da yaşamışlardır ve bu îcatların bir-an önce çıkması için can atmamışlardır. Doğal yaşam-şekli, modern yaşam-şeklinden kat-kat iyi ve de üstündür. Kur’ân’dan öğrendiğimize göre, Allah modern Dünyâ’dan râzı değildir.

 

Fabrikalar, elektrik ve motorun (hattâ hammadde têmini için barutun) çok yoğun olarak kullanıldığı “gürültü merkezleri”dir. Fabrikalar; doğallığın, normâlliğin ve fıtrî olanın yok sayıldığı baltalandığı yerlerdir. Üstelik insanların neredeyse bedâvaya çalıştırıldıkları ve ömürlerinin tüketildiği yerlerdir. Fabrikalar “modern fitne”nin merkezleridir. Fabrikalar; Barut, elektrik ve motorun bir sonucudur.

 

Doğal, normâl ve fıtrî hayat, modern hayattan üstündür. Birileri ultra-modern hayâtı, geleneksel-klâsik hayâta göre bir “ilerleme” sana-dursun, gerçek şu ki, “klâsik olandan nefret eden modern hayat, ağır bir sapıklıktan başka bir şey değildir.

 

Modernizm tarafından ağır bir kuşatma ile kuşatılmış olan “modern insan” bu yazılanlara tabî ki hayret edecek ve de karşı çıkacaktır. Çünkü modern insan tembel, korkak ve de sorumsuzdur ve sorumsuz bir hayâtın karşılığını modernizmde bulabilmektedir. Bu nedenle de modernizmin ortaya koyduğu her-şeyi bir “kazanım” olarak görüyor. İşte bu zihniyettir modernizmi besleyen. Yada modernizm bu zihniyeti üretmiştir.

 

Gürültü, insanı rahatsız, hasta eden ve hattâ kafayı bile yemesine neden olan bir etkendir. Doğada ve normâlde gürültü yoktur, olmaz. Ses vardır ama gürültü yoktur. Celaleddin Vatandaş bu konuda şunları söyler:

 

“İnsanların beden ve rûh sağlığını olumsuz yönde etkileyen gürültü tamâmıyla modem zamanların sorunudur. Dünyâ Sağlık Örgütü'nün (WHO) belirlediği standarda göre işitme kaybı oluşturabilecek gürültünün şiddeti 85 desibeldir. Uzmanlar ise, büyük şehirlerdeki gürültü şiddetinin 80-100 desibel arasında seyrettiğine dikkat çekerek, kent insanının risk altında olduğunu vurgulamaktadırlar. Gürültü insan vücûdunda bir tepki oluşturmaktadır. Vücutta adrenalin salgısı artmakta, kâlp atışları hızlanmakta, hazım ve salgılar yavaşlamaktadır. Gürültü oluşumu sonucunda tansiyon yüksekliği ve adale kasılmalarının da sıklaştığı ifâde edilmektedir. Gürültü insanlarda sinirlilik ve stres gibi pek-çok psikolojik sorunları da ortaya çıkarmaktadır. Gürültü, özellikle davranış bozuklukları, öfkelenme, sıkılma ve genel rahatsızlık duygusu gibi psikolojik etkiler ile; iş verimini düşürme, konsantrasyon bozukluğu ve hareketlerin engellenmesi gibi performans düşürücü etkilerde de bulunmaktadır. İnsan sağlığını olumsuz yönde etkileyen, endüstri alanlarındaki gürültüler de işçi sağlığını etkileyen faktörlerdendir. Gürültü devamlılığı, işitme organındaki ciddî zedelenmeleri kronikleştirmekte ve ruhsal dengede olumsuz durumlar meydana getirmektedir. Aşırı yoğunlaşma karşımıza kentlerde yaşanan gürültü kirliliğini de çıkarmıştır. Gürültü kirliliği, insanları hem fizyolojik hem de psikolojik etkileyen bir çevre sorunudur. Bütün bu sorunlar hızlı bir şekilde “gelişmekte olan ülkelerde” görülmektedir”.

 

Modernizm ile birlikte barut, elektrik ve motor üretimi ve kullanımı çok aşırı bir şekilde artmıştır. Dolayısı ile gürültü de o oranda fazlalaşmıştır. Bu gürültü uğruna nice güzel ve değerli sesler kısılmış ve duyulmaz olmuştur. Sonuçta Dünyâ, yaşanmaz ve çekilmez bir yer hâline gelmiştir. Barut, elektrik ve motor; Dünyâ’yı yok oluşa doğru büyük bir hızla sürüklemektedir. Barut, elektrik ve motordan oluşan bu temel etkenlere bağlı sonsuz îcatların Dünyâ’da karşılığı yoktur ve Dünyâ bu temel etkenlere bağlı üretime ve de tüketime dayanamaz. Çünkü modern insanın “ihtiyaçları” zannettiği “ihtirasları” sınırsız olsa da, Dünyâ’nın bir sınırı vardır.

 

         Barut, elektrik ve motor Dünyâ’yı öldürmektedir. İnsanlık ölmektedir.

 

Kahrolsun barut, elektrik ve motor. Yuh olsun bunları bir “gelişmişlik” olarak görenlere...

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mayıs 2018

 

 

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme