10 Temmuz 2018 Salı

Akıl, Gayb, Îman



“Allah’ın izni olmaksızın, hiç kimse için îman etme (imkânı) yoktur. O, akıl erdiremeyenlerin üzerine iğrenç bir pislik kılar” (Yûnus 100)

“De ki: ‘Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez. Onlar ne zaman dirileceklerinin şuuruna varmıyorlar” (Neml 65).

“Îman edip sâlih amellerde bulunanlar; ne mutlu onlara. Varılacak yerin güzel olanı (onlarındır)” (Ra’d 29).

“Îman etmek çok büyük bir nîmettir ve kişiyi îmâna ulaştıracak olan şey akıl ve aklı kullanarak yapıp-ettikleridir. Aklederek ulaşacağı sonuç ile sahih îmânın kapısına varır insan. Aksi-takdirde körü-körüne bir îman söz-konusu olur. Yûnus 100. âyet, akıl ile îmânı alâkalandırır ve îman etmeyenler, ya akıllarını kullanamazlar yada akıllarını kullanmalarına rağmen, “Allah onları îmâna lâyık bulmadığı için” îmân edememektedirler. O hâlde akıl ve akletmek, kişiyi ancak îmânın kapısına kadar getirip bırakır ve artık o noktada kişi, îmânın kendisine mutlakâ yükleyeceği bedeli kabûl ederek yada etmeyerek, îman eder yada etmez. Îmânın bedelini ödemeyi göze alamayanlar, îmâna lâyık olmamış olurlar ve çok cins bir akla sâhip olsalar bile îman edemezler:

“Çünkü o bir düşündü, ölçtü biçti. Kahrolası, nasıl ölçüp biçti. Sonra (yine) kahrolası nasıl ölçüp biçti. Sonra bir baktı. Sonra kaşlarını çattı ve yüzünü ekşitti. Sonra da sırt çevirdi ve büyüklük tasladı (istikbar). Böylece: “Bu, yalnızca “aktarılarak öğrenilen” bir büyüdür” dedi. “Bu, bir beşer sözünden başkası değildir dedi” (Müddesir 18-25).

Görüldüğü gibi Arapların dil-dâhisi Velid bin Muğire, yaptığı dil-analizinden sonra Kur’ân’ın diline aslında hayran olmasına rağmen kendisine yükleyeceği sorumluluk yükünden olsa gerek, onun inkâr etti. Zîrâ anlıyor ki, Kur’ân’ı kabûl ettiğinde bir-çok şeyden vazgeçmesi gerekecek.

Kur’ân zihinlerden başka, kâlplere de hitâp eder. Kâlben bir türlü tatmin ol(a)mayanlar, Kur’ân’ın sonsuz yorumlarına ve etimolojik değerlendirmelerinde boğulurlar. “Kâlpleri-yürekleri” olmayanların IQ’leri 200-250 olsa ne yazar ki?. Aslında bir şeyi anlamak/kavramak/fıkh-etmek zihin ile değil, kâlp ile olur ki bahsettiğimiz kâlp, “akleden kâlp”tir:

“İçlerinden seni dinleyenler vardır; fakat biz onu fıkh-etmelerine engel olmak için kâlplerinin üstüne kılıflar, kulaklarının içine de ağırlık koyduk. (Onlar) her mûcizeyi görseler de yine ona inanmazlar. Hattâ sana geldiklerinde seninle tartışırlar; o kâfirler: ‘Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir’ derler” (En-âm 25).

Kur’ân’a akıl erdirmelerine rağmen bir türlü îmân edemeyenler, Kur’ân’da bir çelişki ve yetersizlik gördüklerinden değil, Kur’ân’ın istediği, fakat ancak îmanlı kişilerin kabûl edebilecekleri İslâmî hayat-şekline râzı ol(a)mamalarından dolayı îman etmiyorlar. İşte budur kişiyi îman etmekten alıkoyan. Yoksa sorun “akıl erdirememek” değildir. Çünkü Kur’ân, okunduğunda kolayca anlaşılabilecek bir kitaptır. O hâlde akıl, kişiyi yalnızca îmânın kapısına kadar getirebilir. Akılla îman edilmez, “yürek” ile îman edilir. Îman, akıl işi değil, yürek işidir. İbni Haldun akıl konusunda şunları söyler:

Aklın bir sınırı vardır ve bu sınırı aşıp Allah’ı ve sıfatlarını (bütün boyutlarıyla) idrâk etmeye yönelmemesi gerekir. Çünkü akıl, Allah’tan gelen varlık zerrelerinden sâdece bir zerredir. Buradan, bu gibi meselelerde aklı nakilden üstün tutanların düştükleri yanlış, anlayışlarının yetersizliği ve görüşlerinin çürüklüğü anlaşılmış olur. Evet, böylece senin için bu meseledeki doğru açıklığa kavuşmuş oluyor. Dolayısıyla (araştırılan) sebepler, idrâkimizin ve varlığımızın sınırlarının dışına çıktığında, artık bilinip anlaşılmazlar ve böylece akıl, vehimler çölünde yolunu kaybedip sapıtır ve biter. Öyleyse tevhid, sebeplerin ve onların etkilerinin mâhiyetinin idrâk edilmesinden âciz kalmak ve bütün bunları, onların yaratıcısına ve ilmiyle onları kuşatana havâle etmektir. Sıddıklardan birinden nakledilen şu sözün anlamı da budur: İdrâk etmekten âciz olmak, idrâk etmektir”

Akıl ve aklı kullanmak çok önemli olmasına rağmen, aklın da bir sınırı vardır ve akıl, daha varlık âlemini bile kesin olarak idrâk edip de açıklayamaz. Abdulhamid ebu Süleyman: “Evrende vâr olan şeyler arasındaki sonsuz ilişki, insan zihninin kavrayışının ötesindedir” der. Ömer Hakan Yavaşoğlu ise şöyle der:

“Günümüzde mevcut kâinâtın henüz sâdece %4’ünün tesbit edilebildiğine ve geri kalan %96’sının ise ne olduğu bilinmediğine göre, bu görünmeyen/gaybın aslında belki de hakîkate işâret ettiğine inanan bilim-adamları, şu-anda hâlâ mevcut bilinen %4’ün sınırlarına ulaşmaya çalışıyorlar.

Evrenin sırlarını beş duyu ile açıklamak zordur. Bu yüzden insanlar farklı kanallardan gerçeklere ulaşmaya çalışırlar. Kişiyi gerçeklere götüren birinci yol, deney-gözlem, ampirik yaklaşımdır. Nöropsikiyatrinin ve pozitif bilimin ilgi alanıdır. İkinci yol, akıl yürütmedir. Teorik pozitif bilim ve din-biliminin, sosyâl bilimler ve psikiyatrinin ilgi alanıdır. Gerçeğe götüren üçüncü yol, önsezi ve sezgi’lerdir ki bunlar din bilimlerinin dışında bugün nöropsikiyatri’nin de ilgi alanı olmuştur. Dördüncü yol, inançtır. Diğer üç yolla açıklanamayan durumların açıklanmasına yardımcı olur, örneğin nöro-psikoloji de artık bu alanla ilgilenmektedir”.

Bizim gözümüz “mutlak olan”ı görmeye programlanmadığı gibi, aklımız da “mutlak olan”ı idrâk etmeye programlı değildir. Bu nedenle daha varlığı bile net olarak idrâk edip de açıklayamayan akıldan, gaybî konuları açıklayabilmesini beklemek abestir. Bakın 1.400 yıldır okunan Kur’ân, bir anlamda gayb ve dolayısıyla îman ile ilgili olduğundan, onu anlama işi bitirilememiştir ve de bitirilemez. Gaybın özelliği budur. Gayb çok-boyutlu ve derinlikli olduğundan dolayı, sâdece üç veyâ dört boyutlu olan varlığı anlamlandırabilme kapasitesine sâhip olan akıl, gayb konusunda çâresizdir. Zâten akıl, daha kendisinin yâni aklın ne olduğunu bile açıklayamaz. Bu nedenle akılla her-şeyin çözüleceğini söylemek yanlıştır ve de “îmânı iptal etmek” demektir. Öyle ya; akıl ile her-şeyi çözebileceksek îmâna ne gerek var?. Hattâ artık tevekküle (Allah’a ısmarlamak) bile gerek kalmayacaktır.

“Dediler ki: ‘Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiç-bir bilgimiz yok. Gerçekten sen, her-şeyi bilen, hüküm ve hikmet sâhibi olansın” (Bakara 32).

Bir milyon tâne akıl, bir milyon yıl uğraşsa da, gayb hakkında “Allah’ın bildirdiğinden başka”sını akledip de bilemez. Çünkü akıl gaybı idrâk edemez. Böyle bir yetisi ve gücü yoktur. Bu nedenle de akıl gayba bağlıdır. Gayb demek “îman” demektir. Çünkü îman “gabya îman”dır. Bu gayb meselâ vahiydir. Vahyin açıklamadıklarını ve onaylamadıklarını akıl istediği kadar açıklamaya çalışsın, o açıklama yine de yanlıştır ve geçersiz olacaktır.

Akıl her zaman doğru sonuca ulaşamaz. Meselâ vahiy, “Allah’tan başka hüküm koyucu olmaması” gerektiğini söylerken, akıl, meclise, “beşeri hüküm” koyması için 550 tâne milletvekîli gönderir ve bunu mâkûl bulur. Bu da vahyin tahrif ve tahrip edilmesi demektir. Vahyin tahrif edilmesi tüm zamanlarda, gaybın ve vahyin kendisinin “akılla bilinmek ve açıklanmak” istenmesiyle başlar. Tabi açıklanamadığı yerde de uydurmalar başlar.  

Akılla tüm bilgiye ulaşılabileceğini zannedenler, “Allah’ın bilgisine ulaşılabileceğini” söylemiş olduklarının farkında değildirler. Oysa bırakın insanları, melekler bile Allah’ın bilgisine muttalî olamazlar. Hâlbuki melekler de gaybın konusudur. Gaybın konusu olan melekler bile Âdem’in yaratılış nedenine akıl erdiremiyorlar da, bunu Allah’a soruyorlar:

“Hani Rabbin, Meleklere: ‘Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife vâr edeceğim’ demişti. Onlar da: ‘Biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi vâr edeceksin?’ dediler. (Allah:) ‘Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim’ dedi” (Bakara 30).

Demek ki insan bir akla sâhip diye her-şeyi bilecek değildir. Aksi-hâlde aklını, dolayısı ile kendini ilahlaştırmış olur. Aynen, modern Dünyâ’nın aklı ve dolayısı ile insanı ilahlaştırdığı ve bundan dolayı ilâhi olandan vazgeçip, insanı merkeze aldığı gibi. Tabi bu durum çeşitli adâletsizlikleri ve zulmü yâni şirki ortaya çıkarmıştır-çıkartmaktadır. 

Akılla başlayıp, “akleden kâlp”e geçilmedikçe yâni îmâna geçilmedikçe ilim kemâle ermez. Akleden kâlbe sâhip olanlar, “îman edenler”dir. İş “akleden kâlb”e bırakıldığında bir meselede “leb” demeden leblebi idrâk edilir ve akılla meselâ 1 ayda ulaşılan şeye îcâbında tek bir günde ulaşılabilir. Artık bir “Furkân” kesbedilmiştir ve Furkân ile meseleler kolay idrâk edilebilir. Peki idrâk edilecek olan nedir?.

Kur’ân’ın bir rûhu, bir şuuru vardır ve anlaşılması bilinmesi gereken şey de budur. Başta Peygamberimiz olmak üzere sahabe işte bu rûhu idrâk edip bilmişti. Bu rûha ulaşmanın yolu Kur’ân’ın âyetleri (yada âyet grupları) sayısıncadır. Her âyetinden çıkılarak bu rûha ulaşılabilir. Çünkü o rûh Kur’ân’ın tümünü kuşatmıştır. Yoksa kelimelerin bizzat lafzı değildir Kur’ân’ın tamâmı. O lafızlar Kur’ân’ın rûhuna ulaştırmak içindir ve o rûh da bilgi-bilinç-eylem-devlet-medeniyet sürecine dâvet eder ve sokar kişiyi. Fakat bu sürece, ancak aklını kullandıktan sonra, îmâna erenler dâhil olabilir.

Zâten İlâhi olanın dilini, “beşerî olan”ın diline tam olarak aktaramazsınız ve bu konuda bir uzlaşma sağlayamazsınız. İlâhi olanın mutlak idrâki, insanın mukayyet sınırlı idrâkine sığmaz çünkü. Fakat ilâhi idrâk, yine “tam anlamıyla idrâk edilemeyecek olan hayat”ın içinde “amel olarak” gözükebilir ki, insanın amacı ve hedefi de, vahyi yorumlamaktan ziyâde, “hayatta görünür kılmak”tır. İlâhi olanın dili, amele-eyleme aktarılabilir. Lâkin vahyi amele-eyleme yâni hayâta aktaracak olanlar da, “îman edenler” olacaktır. Zîrâ akıl her zaman amele-eyleme yönlendirmez ama îman mutlakâ yönlendirir. Çünkü “îman” demek, “amel” demektir. Yoksa kuru-kuruya îman “îman” değildir:

“İnsanlar, (sâdece) ‘îman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 2). İslâm’a yapılacak en büyük hakâret, onun kuru-kuruya “sâdece îman edilecek” bir din olduğunu söylemektir.

Bilmek amele yönlendirmiyor ama îman amele yönlendiriyor. Îmânın akla üstünlüğü bu sebepledir. Zâten o yüzden “îman eden ve sâlih amel işleyenler” deniyor da; “akledenler ve sâlih amel işleyenler” denmiyor. Çünkü akıl kişiyi îmânın kapısına kadar getirip bırakıyor ve bundan sonra bir adım bile atamıyor.

Teslimiyetten (îman) doğan basit araçlar, teknolojinin üstün araçlarını alt edebilir. Bunun en iyi örneği, Firavun’un sihirbazlarının üstün teknolojik araçlarının, Hz. Mûsâ’nın “âsâ”sı tarafından yok edilmesidir.  

“Sağ elindekini atıver, onların yaptıklarını yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hîlesidir. Büyücü ise nereye varsa kurtulamaz. Bunun üzerine büyücüler, secdeye kapandılar: ‘Hârûn’un ve Mûsâ’nın Rabbine îman ettik’ dediler. (Firavun) dedi ki: ‘Ben size izin vermeden önce O’na inandınız öyle mi?. Şüphesiz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür. O hâlde ben de ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve sizi hurma dallarında sallandıracağım. Siz de elbette, hangimizin azâbı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız. Dediler ki: ‘Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla tercih edip-seçmeyiz. Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünyâ-hayâtında hükmünü yürütebilirsin” (Tâ-hâ 69-72).

Hiç kolay değil aslında; tüm bilgi-birikimini, inancını değiştirmek ve ölüm pahasına bir zorbaya karşı gelmek. Peki bunu sihirbazlara yaptıran neydi?. Akılları-zekâları-beyinleri mi?. Hayır, çünkü onlar zâten eskiden bêri bunlara sâhiptiler. Başka bir şey olmalı bu. Sihirbazlar akıllı-zeki kişiler olmasına rağmen îmâna ulaşamıyorlardı, fakat bir mûcize yetiyordu onların o güçlü îmâna yönelmeleri için. Demek ki Hz. Mûsa ve Hârûn’un söyledikleri vahiy üzerinde araştırmalar yaptılar ve onu derinlemesine düşündüler. İçten-içe söylenenlerin doğru olduğunu anladıkları hâlde zekâları yetmedi îmâna. Gönüllerinin tatmin olması için bir görüntü gerekiyordu, o da mûcize ile gerçekleşti. Mûcize kâlplerini etkiledi ve îmâna ulaştırdı onları. Sürekli akletmek üzerinde oldukları için olağan-üstü bir durum onları bir-anda îmâna ulaştırmaya yetti. Akıllı oldukları için, akılsızlar gibi “üstün bir sihirbazlık bu” demediler. Onun sihir olmadığını hemen anladılar. Açıklayamadıkları şey “başka bir şey”di ve onun ancak üstün bir kudret ile alâkalı olabileceğini anladılar. Dolayısı ile hemen secdeye kapandılar.

İşte îmâna ulaşmak böyle bir süreçle olur ancak. Îmâna ulaşan yerinde duramaz. Harekete-amele geçmek için sabırsızlanır durur. Bu rûh-idrâk kavranılmadıkça kişide bulunan şey îman değil, inançtır. Çünkü akıl ancak inanca ulaşabilir, îmâna değil. Fakat îmâna ulaşmak için inançtan ve akıldan yola çıkmak gereklidir ve makbûldür. O rûhu idrâk etme süreci böyle işler. Kur’ân bu nedenle: Yâ eyyuhellezîne âmenû, âminû billâh. “Ey îman edenler îman edin” der. Yâni “ey gerçek îmâna ulaşmamış olduğu için eyleme-amele geçemeyenler!, îmân edin de İslâmî bir eylemde-amelde bulunun” demek ister. O hâlde îmânın delîli çok akıllı olmak değil, amel ve eylem üzre olmaktır. Zîrâ kişiyi Allah için olan amel ve eyleme ancak îman yönlendirir. 

Vahyi de en iyi idrâk edebilecek olanlar, îman edip de aklını kullanacak olanlardır. Îmân etmemiş olan akıl, onu idrâk edemez. Zâten îman edememesinin nedeni de budur. Allah’ın âyetlerinde, akleden kâlbe ulaşmak için îmandan akla doğru bir süreç vardır:

“Elif, Lâm, Mim, Râ. Bunlar Kitab’ın âyetleridir. Ve sana Rabbinden indirilen haktır. Ancak insanların çoğu îman etmezler. Allah O’dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti; onları görmektesiniz. Sonra arşa istivâ etti ve Güneş ile Ay’a boyun eğdirdi, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler. Her işi evirip düzenler, âyetleri birer-birer açıklar. Umulur ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız. Ve O, yeri yayıp uzatan, onda sarsılmaz-dağlar ve ırmaklar kılandır. Orada ürünlerin her birinden ikişer çift yaratmıştır; geceyi gündüze bürümektedir. Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için gerçekten âyetler vardır. Yeryüzünde birbirine yakın komşu kıtalar vardır; üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar da vardır ki, bunlar aynı su ile sulanır; ama ürünlerinde (ki verimde ve lezzette) bâzısını bâzısına üstün kılıyoruz. Şüphesiz, bunlarda aklını kullanan bir topluluk için gerçekten âyetler vardır” (Ra’d 1-4).

Demek ki “sahih akıl”a yâni akleden kâlbe ancak îman edince ulaşılabiliyor ve bu akıl kullanılabiliyor.

Aklın belli bir noktadan sonra yetmediğinin delîli, vahye mutlakâ ihtiyaç duymasıdır. En saf ve temiz akla sâhip olan Hz. Muhammed, vahiy gelemeden önce, aklını kullanabilmesine rağmen, (çünkü uluslar-arası ticâret yapabilecek bir kapasitedeydi) ne yapacağını bilmez hâldeydi:

“Ve seni yol bilmez iken, doğru yola yöneltip iletmedi mi?” (Duhâ 7).

Demek ki gaybın ne olduğuna dirâyetle ve akıl yürütmeyle ulaşılamaz. O sâdece Allah’ın bildirdiği kadardır. Şu âyetler, akıl yoluyla gaybın bilinemeyeceğini ve aklın sınırının, gaybın kapısı olduğunu söyler:

“Allah sizi gayb üzerine muttalî kılacak değildir” (Âl-i İmran 179).

“Size Allah’ın hazîneleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına uymam” (En-âm 50).

“Gaybın anahtarları O’nun katındadır, O’ndan başka hiç kimse gaybı bilmez” (En-âm 59).

“Onlar, Rablerine karşı gayb ile (O’nu görmedikleri hâlde) bir haşyet içindedirler ve onlar, kıyâmet saatinden içleri titremekte olanlardır” (Enbiyâ 49).

“Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden ‘içleri titreyerek-korkmakta’ olanları ve dosdoğru namazı kılanları uyarırsın” (Fatır 18).

“Yoksa gayb (bilgisi) onların katında mıdır, böylece yazıp-duruyorlar?” (Tûr 41).

“Gerçek şu ki, Rablerinden gayb ile (O’nu görmedikleri hâlde) içleri titreyerek-korkanlara gelince; onlar için bir mağfiret (bağışlanma) ve büyük bir ecir vardır” (Mülk 12).

“O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazînesini) kimseye açık tutmaz (ona muttalî kılmaz)” (Cin 26).

Muhammed Celil: “İki türlü  “gayb” vardır: 1-Mutlak gayb ve 2-Mukayyet/izâfi gayb” der ve açıklamasını şu şekilde yapar:

1-Mutlak gayb: Allah bu alanı, elçileri de dâhil herkese kapatmıştır. Bunu duyular ve araştırmalarla bilmeye kimsenin gücü yetmez. Ancak gaybın sâhibi olan Allah’ın elçileri vâsıtasıyla ne kadar bildirmişse o kadarını bilebiliriz. Allah’ın varlığı, cennet, cehennem, kıyâmetin saati, melek bu nevidendir. Bu konuda gayba îman edenler, Allah’ın bildirdiği kadarıyla yetinmek zorundadırlar. Bu gayba taş atmak insanın başını belâya sokar.

2-Mukayyet/İzâfi gayb: Çalışmakla, çabayla elde edilebilir (görece) gaybtır. Eşyânın tabiatı, yer-altı kalıntıları(arkeoloji), bir duvarın arkası, kapalı bir nesnenin içi. Bize izâfi gaybtır”.

Ahmet Sihrindi bu konuda şunları söyler:

“Eğer peygamberler gönderilmeseydi, akıl, Allah’ın varlığını anlayamaz, O’nun büyüklüğünü kavrayamazdı. Nitekim kendilerini akıllı sanan eski Yunan filozofları, Allâh-u Teâlâ’nın varlığını anlayamadılar. Yaratanı inkâr ettiler. Kısa akılları her-şeyi “zaman” yapıyor sandı. Nemrud’un, Hazreti İbrâhim ile çekişmesi Kur’ân-ı Kerim’de bildirilmektedir. Firavun da, “Benden başka tanrınız yoktur” demiş ve Hazreti Mûsâ’yı, “benden başka tanrıya inanırsan, seni hapsederim” diye korkutmak istemişti. Demek ki, insanların kısa akılları, bu en büyük nîmeti anlayamaz. Bir peygamber olmadıkça, bu sonsuz saadete kavuşamaz”.

Allah’ın apaçık hükmüne rağmen akıl üretmek “akıllılık” değil “akılcılık”tır. Şeytan, Allah’ın secde emrine akıllık edip de uymadı ve akılcılık edip secde etmekten kaçtı. Şeytanı örnek alan modern insanlar da “akıllılık” yerine “akılcılık” yaparak gaybı boş yere taşlayıp durmaktadır. Oysa apaçık hüküm varken o hüküm üzerinde akıl yürütmek vahye aykırıdır:

“Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyân ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır” (Ahzâb 36).

Gaybı, gaybî varlıklar olan cinler bile anlayamamıştı. Hz. Süleyman’ın öldüğünü cinler bile anlayamadılar, çünkü gaybı sâdece Allah bilir:

“Böylece onun (Süleyman’ın) ölümüne karar verdiğimiz zaman, ölümünü onlara, âsâsını yemekte olan bir ağaç-kurdundan başkası haber vermedi. Artık o, yere yıkılıp-düşünce, açıkca ortaya çıktı ki, şâyet cinler gaybı bilmiş olsalardı böylesine aşağılanıcı bir azab içinde kalıp-yaşamazlardı” (Sebe’ 14).

Kur’ân’a îman etmek, Kur’ân’ı yaşamak ve onu hayâta taşımakla olur.

Müslümanları İslâmî anlamda harekete geçirmek için onlarca, yüzlerce ve hattâ binlerce yazılar yazılıyor. Hem de bu yazıların bir-çoğu hârika ifâdeler içeren yazılar. Fakat buna rağmen ortada somut bir şey yok. Bir-türlü Ülke ve Dünyâ çapında dikkat çekecek amel ve eylemlerde bulunamıyoruz. Somut bir hareket ortaya konulamadığı için, bir-süre sonra bu güzel yazılar, mevcudu-zulmü normâlleştirmeye başlayacaktır mâzallah. Demek istediğim; sorun, aklı kullanarak güzel yazılar yazamamak, yâni birilerine bir şeyleri anlatamamak değil, “hakkı ortaya koyamamak”tır. Bunun nedeni ise “anlama-anlatma sorunu” değil, “îman sorunu”dur maalesef. O hâlde îmanlarımızı arttırmanın yoluna koyulmalıyız. Îmanların artması ise, amel-eylem ortaya koymakla olur. Îmân, masa-başında aklı kullanmaktan çok, meydanda, “cihad meydanı”nda artar:

“Onlar, kendilerine insanlar: ‘Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun’ dedikleri hâlde îmanları artanlar ve: ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’ diyenlerdir” (Âl-i İmran 173).

Bir yazıda şunlar söylenir:

“Eski Yunan felsefecileri, “akıl hiç şaşmaz, her-şeyin doğrusunu anlar” diyor, aklın her-şeye erdiğini sanıyorlardı. Aklın eremediği şeyleri de, akıl ile çözmeye kalkışıyorlardı. Hâlbuki akıl, dünyâ bilgilerinde bile yanılıyor. Âhiret bilgilerini ise hiç anlayamıyor. Akıl, duygu organları ile anlaşılamayan şeyleri bulabildiği gibi, aklın eremediği şeyler de peygamberlerin bildirmeleri ile anlaşılır. Akıl, his organlarının üstünde olduğu gibi, peygamberlik de, akıl kuvvetlerinin üstündedir. Akıl kuvvetlerinin varamadığı şeyler, peygamberlerin bildirmeleri ile öğrenilir”.

Bir işrâki romanı olan “Hay bin Yekzan”da, işrak (âni içe doğuş) felsefesi kullanılarak, bir-anda içe doğuşlar ve akıl yürütmelerle Allah’ın ve hakîkatin bulunmasının hikâyesi anlatılır. Çünkü tasavvuf, “gaybın yorumu”dur. Gaybı, Allah tarafından kendilerine gelen sözde tecellilerle (işrak=âni aydınlanmalar) hiç-bir ilmî süreç yaşamadan bilebildiklerini söylerler. Bunun için de yapılması gereken şeyin, bir mürşid-i kâmile bağlanmak ve kendilerine has bir aydınlanma süreci olan “seyr-i sülûk”tan geçmek olduğunu söylerler. Oysa Kur’ân’da böyle bir işâret yoktur. Kur’ân sâdece, bir kitaba ve kitabı bilenlere danışılmasını ister. Tasavvufçuların işrak=içe doğuş zannettikleri şeyler, bir-anda akıllarına geliveren çoğu yanlış düşüncelerden başkası değildir. Fakat bu düşünceler “kitap” merkezli olmadığından dolayı büyük oranda yanlış yargılardır. Zâten Kur’ân sürekli; “akıllı ol” derken; tasavvuf sürekli; “âşık ol” diyor.

“Şüphesiz bu (vahiy) kâlbi olan kimseler için bir uyarıdır” (Kâf 37).

Kâlbin bilgisi de aklın ulaşabileceğinden üstündür. Zâten bozulma ilk başta aklın bozulmasından değil, kâlbin bozulmasından başlar. Kâlbi bozulanın aklı da bozulur ve artık hakîkat üretemez. Peygamberimiz: “Bakın, cesette bir çiğnem et parçası vardır ki, o sıhhatli olunca bütün ceset de sağlam olur; o fesada yüz tutunca da bütün ceset bozulup gider. Dikkat!; işte o kâlptir” der. Zâten çocuk anne karnında gelişirken, önce beyin değil, kâlb gelişmektedir. Beynin gelişmesi, çocuk bir yaşına gelinceye kadar ancak tamamlanmaktadır. Bedenin ana-yöneticisi akıl değil kâlptir. Tabi kâlp, “akleden kâlp” yâni akıl ve kâlbin buluşmasıyla kemâle erer.

Allah’a, âhirete yâni gayba îmandan anlık bir gaflette bile, îmâna aykırı, felsefî sözlerle ifâde edilmiş bir sürü cümle kurulabilir. Bu sözleri Şeytan ilhâm edecektir.

Teoman Duralı şöyle der:

Allah’ın “mutlak birliği”; aynı-ânda aşkın ve içkin oluşu, tecrübelerden hareketle akıl aracılığıyla kavranılır cinsten olaylar değildir. Gerçi sözünü ettiğimiz yollardan “tanrımsı” yahut “tanrı-benzeri temel ilkeleri oluşturabiliriz; fakat Allahı böyle kavramak, tüm soyutlama kâbiliyetimiz ile fehmimizi aşar.

“Akıl nereye dayanır?”, sorusuna, yine aklın kendisine” cevâbı, akla aykırıdır. Akıl doğayı bir noktaya kadar inceleyip değerlendirebilse de, hakîkat ancak îman ile bilinebilir, idrâk edilebilir. Doğrulanmayı, denetlenme ile gerekçelenmeyi ilkece beklemeyen “ilk aslî inanca îman denir.

Îman “gayba îman”dır. Gaybı ise sâdece Allah bilir. Gayb bu nedenle sorgulanamaz. O hâlde îman, “sorgusuz-suâlsiz olan bir teslîmiyet”tir; Allah’a teslîmiyet. Akıl yoluyla îmânın kapısına kadar gelip de gösterilmesi gereken bu teslîmiyeti gösteremeyenler îmâna ulaşamazlar.
 
Allah’ı akıl değil îman görür. Tabi bu görme, “îmânî bir görme”dir. Akıl sâdece îmâna ulaştırır. Akılla gaybı bilmeye çalışmak, “boşuna yorulmak” demektir. Aklını, îmânını geliştirmek için kullan ve îmânını arttır, işte o zaman göreceksin ki her yerde Allah’ın yasaları ve sanatı (zâtı değil) var.

Bilmenin zirvesi îmandır. Aklı kullanmak ve bilmek, kişiyi îmân noktasına kadar getirir. Zâten aklın verilmesinin amacı budur. Bu nedenle “aklınızı kullanmaz mısınız” denir. Zımnen: “Aklınızı kullanın da îmânın kapısına kadar gelin” denmek istenir. O kapıya ulaşınca da artık “yüreği kullanmak” gerekecektir. Yürekli olanlar îmâna ulaşacaklardır.

Îmân etmek demek, “kabûl etmek” demektir. Îman etmek, “îmânın gereğini yapmak” demektir. Îman, “uğruna çabaladığın şey”dir. Îman, bedel ödemeye zorlayan şeydir. Seni bedel ödemeye ve harekete geçmeye zorlamıyorsa, îmânında sorun var demektir.

Peki îman nedir, “iman etmek” ne demektir?. Îman etmek, “âhiret kaygısı duymak” demektir. Îman etmek, “îmâna göre yaşamak” demektir. Neye/kime/nasıl îman ediyorsanız, ona ve o şeye göre yaşarsınız. Îman zaafiyetinin en önemli göstergesi, “Dünyâ’yı ıskalama korkusu”dur. Îman, pasif bir kabûlden ibâret bir şey değildir. Îman, bilişsel bir mesele değil, eylemsel bir dinamiktir. Îman, masa-başında değil, mücâdele meydanında artar. Îman, riske girmektir. Îman; “her-şeyiniz elinizden alındığında geriye kalan” şeydir.

Îmânın derecesi, Allah için yapılan işle (amel) belli olur. “Bu-gün Allah için ne yaptın?” demek, “îmânında bir artma oldu mu?” demektir. Îmânın kendisi en büyük kanıttır. İnanmanın bizzat kendisi, sonsuz problemleri çözecek formüle sâhiptir. Îmânın ve dolayısı ile amelin önündeki en büyük engel, şirktir.

Sorunumuz îmansızlık sorunu değildir, sorunumuz, “şuursuz îman” sorunudur. Akıldan kopuk îmandır ki buna îman değil “inanç” denebilir. Bu şuursuz îman, belki de îmansızlıktır. Şuurlu îmâna, aklı iyi kullanmak ve amel-eylem hâlinde olmakla ulaşılabilir. Fazla îman göz çıkarmaz. Çünkü fazlası “dert” olmayacak tek şey “îman”dır.

Dünyâ ile ilgili işlerde akıl mutlakâ kullanılmalıdır ve zâten Yûnus 100. âyete göre aklımızı kullanmadığımızda üzerimize pislik yağar. Dîni konularda da, Allah’ın; “aklınızı kullanın”, “düşününler için”, “akledenler için” vs. denilen yerlerde de akıl kullanılmalıdır. Fakat gaybın yâni îmânın konusu olan yerlerde aklı kullanmak, hem bir fayda etmez ve sonuca götürmez, hem de îman edilmesi gereken yerde aklı kullanmak gibi yanlış bir işe girişilerek şirke kapı açılır ve şirke düşülür. “Akılla şirk koşmak” budur. Târih boyunca helâk olan kavimlerin en ileri çıkan özellikleri, akıllarına çok güvenmeleri ve hattâ akıllarını ilahlaştırıp “akılla şirk koşma”larıydı.

Akıl, kullanılması gereken bir şeydir, dolayısı ile bir araçtır. Aracı ilahlaştırmak şirktir. Modernizm, îmânın önemsizleştirilmesi ve aklın dinleştirilmesi ve ilahlaştırılmasıdır. Modern akıl “kışkırtılmış akıl”dır.

Akıl ile din-îman aynılaştırılınca, din ortadan kalkar. Akla bire-bir uygun olan bir vahiy varsa, vahye gerek yoktur. Çünkü akıl da bire-bir vahye uygun olmuş olacaktır ve akıldan sâdır olan her-şey de vahiy gibi olur. Varılan yer artık “deizm”dir.

Akıl kullanılarak vahyin yorumu yapılabilir ve vahiy anlamlandırılabilir. Fakat vahiy, “üst-akıl” yada akıl-üstü bir öğretidir. Aksi hâlde akıl, “vahiyden üstün” yada “vahiy ile aynı üstünlükte” olsaydı, akıl bir vahiy meydana getirebilirdi. Yâni insanlar, akıllarını kullanarak gerçek bir peygamber olabilirdi ve hak bir din kurabilir ve vahiy-merkezli bir kitaba sâhip olabilirdi.  

Akıl sonsuzluktan bahsedemez. Çünkü onu kavrayamaz. Bu nedenle ona bir isim bile verememiştir ve “sonsuz” yâni “sonu olmayan” demiştir. Fakat o sonu olmayanın ne olduğunu idrâk edememiştir. Bu nedenle de ona bir isim bile veremez.

Akıl, Allah’ı bulmak için değil, dîni idrâk edip uygulamak içindir. Akıl, Allah’ı, “O’nun ne olduğunu bilerek” değil, “ne olmadığını bilerek” idrâk edebilir.

Akıl, özünde olgun değildir. Nefse bağlıdır ve bu nedenle terbiye edilememiş akıl, doğru yargılarda bulunamaz. O hâlde aklı terbiye etmek için bir kıstasa ihtiyaç vardır ki bu kıstas, îmandır. 

Aklı erdiği hâlde eli ermeyenler mi daha değerlidir, yoksa aklı ermediği hâlde eli erenler mi daha değerlidir? diye bir soru sorulsa, “aklı ermediği hâlde eli erenler üstündür” derdim. Çünkü akletmekten daha önemli ve üstün olan şey, akledilenin hayatta gerçekleştirilmesi, akla göre amelde-eylemde bulunulmasıdır.

Allah katında üstün olanlar “akılca üstün olanlar” değil, “takvâca üstün olanlar”dır. Îmandan yoksun olan insanlar “akıllarına göre” düşünceler ürettiklerini ve ona göre üretim yaptıklarını zannederler. Oysaki ürettikleri bu düşüncelerin büyük bir çoğunluğu, “nefislerine göre” ürettikleri düşüncelerdir. Bu yüzden îmansız aklın ortaya çıkardığı teknoloji, hem aklı yok ediyor, hem de nice zulümler ortaya çıkarıyor.  

Kur’ân’ı idrâk etmek için akıl, uygulamak için ise “yürek” gerekir. Müslümanlar akıllarını kullanayım derken yüreksizleştiler. Delinin biri kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramıyor. Neden?. Çünkü akıllılar kuyuya inmekten korkuyorlar. Bu nedenle o taşı yine bir “yürekli kişi” (deli) çıkarabilir ancak. O “deli”, îmân sâhibi olan” kişidir. İşte biz o “deli”den mahrumuz. 

IQ’nun ve aklın derecesinden ziyâde, îmânın derecesi önemlidir. Modern insanların ve müslümanların bir kesimi, akıllarını kullanmaz ve dinlerini de körü-körüne tâkip ederken; diğer kesimi ise, îmânın potansiyelini unutup aklın sınırlı yönlendirmesine kapılmış gidiyorlar. Bu nedenle de bir türlü düze çıkılamıyor. Sonuçta da hüsrandan kurtulmak mümkün olmuyor. Çünkü hüsrandan kurtulmanın tek yolu, “aklı kullanmak” ve “îman edip sâlih amelde bulunmak”tır.  

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2018














Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme