17 Ekim 2015 Cumartesi

Ölüm Düşüncesi ve Bâtınilik


“Her nerede olursanız (olun), ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile…” (Nîsâ 78).

“Filozofun hayâtı ölüm üzerine düşünmekle geçer. Felsefe yapmak nasıl ölüneceğini öğrenmektir” Çiçero.

Bâtınîlik, öz-hakîki dînin aşırı yorumlanmasıyla bozularak ortaya çıkmasından oluşmuş bir düşüncedir. Bu düşüncenin yâni aşırı yorumlamanın nedeni ise genelde “kötü yönetimler”dir. Kötü yönetimler, öz din yerine ikâme edilen ve halkın bâzılarının işine gelecek şekilde yeniden düzenlenişinden doğan yönetimlerdir. Bu dînin genel kabûlleri dayatmaları nedeniyle, çoğu insanın doğal ve temel nîmetlerden-haklardan mahrum kalması ve bu durumu düzeltmek için kötü yönetimin dayanağı olan dîni, aşırı yorumlamaya tâbi tutmaları, sonuçta da ortaya gerçek dîne uygun olmayan, hattâ aykırı olan bir düşüncenin çıkmasıdır. Nefse aşırı hitâp eden bu düşüncenin tabî ki de doğal olarak tâkipçileri de bir hayli çok olmuştur. Bâtınîliğin târih boyunca ortaya çıkmasının ana nedeni bu olsa da, bir nedeni daha vardır: Ölüm düşüncesi..

Ölüm düşüncesi ve korkusunu doğuran şey esâsen, Peygamberimizin de buyurduğu gibi “vehn”dir. Bu konuda şöyle der:

“Sevban'dan (r.a) rivâyet edildiğine göre Resûlullah (asm) şöyle buyurmuştur:

“Yakında milletler, yemek yiyenlerin (başkalarını) çanaklarına (sofralarına) dâvet ettikleri gibi size karşı (savaşmak için) bir-birlerini dâvet edecekler”. Birisi: “Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” dedi. Resûlullah (asm), “Hayır, aksine siz o gün kalabalık fakat selin önündeki çör-çöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak” buyurdu. Yine bir adam: “Vehn nedir? ya Resûlullah” diye sorunca: “Vehn, Dünyâ’yı (fazlaca) sevmek ve ölümü kötü görmektir” buyurdu” (bk. Ebu Davud, Melahim, 5).

Bâtınîlik yada müslüman diyarlarda tanınan adıyla tasavvuf, dîni kılıf geçirilmiş felsefî bir düşünce sistemidir ve dînin özüne net bir şekilde aykırıdır. Çünkü dînin özü olan Kur’ân’a aykırıdır. Zâten adını da her ne kadar; “suf giyenler”, “suffa da oturanlar” gibi ifâdelerle İslâm’a bağlamak isteseler de, aslında tasavvuf kelimesi Theosophy=teo-sofi kelimesinden gelir ki; “bireyle Allah veya melekler arasında doğrudan bağlantı kurmayı amaçlayan dîni sistem” anlamındadır. “Bâtınîlik-Tasavvuf-Hermetizm denen bu düşünce sistemi, kötü ve bozuk zamanlarda, yönetimlerin siyâsetlerine karşı koymak için dînin sözlerini aşırı yoruma tâbi tutarak ve bu yorumları çoğaltarak bir felsefe oluşmasına neden olmuştur fakat buna neden olan bir de başka bir şey vardır” dedik ve bunun “ölüm düşüncesi” olduğunu söyledik. Peki ölüm düşüncesi tasavvufî düşünceyi nasıl doğuruyor?. Şöyle:

Bâtınîler, gerek eski dinlerinden kopmuş olmanın verdiği kompleksle, gerek diğer dinlerin öğretilerinin etkileri ile, gerek kötü yönetimler yüzünden, gerek kafalarının görece iyi çalışması, gerek yeni fikirler üretebilmeleri ve gerekse îman zaafiyeti nedeniyle kendilerine aşırı önem vermişlerdir. Kendilerine aşırı önem verenler doğal olarak ölümden çok fazla korkarlar. Hayâtın her alanında ölümü sürekli gözlemleyen ve ölüm-ötesi hayat için sağlam bir inancı olmayanlar, ölüm fikrinden ve duygusundan uzaklaşmak için ölümü blôke ve ber-tarâf eden fikirler ortaya koymuşlardır.

Bilindiği gibi bâtınîlikte -genellemeden söylüyorum- Allah’ın “dışarıda” bir varlığı yoktur. Bu nedenle Allah’ın dışında bir varlık da yoktur. Çünkü Allah içeride ise, içerideki hiç-bir şeyin Allah olmaması olmaz, zîrâ o zaman eksiklik olacaktır ki bu Allah’a yakışmaz. Allah, -bir çoklarının da ifâde ettikleri gibi- bizzat kendileridir. Hattâ Panteizm-Vahdet-i Vücut felsefesinin de söylediği gibi, Allah her-şeydir. Böyle olunca yâni kendileri her-şey=Allah olunca ve Allah da bâki olduğundan, geriye “ölecek” kimse kalmıyor ve bu fikir onları kısmen yada tamâmen ölüm gerçeğinden uzaklaştırıyor ve rahatlatıyor. Çünkü Allah hiç-bir zaman ölmeyeceği için kendileri de -hâşâ- Allah oldukları için ölmeleri söz-konusu olmayacaktır, yâni ölümsüz olacaklardır. Böyle olunca da ölümün alttan-alta vicdanlara yaptığı baskıyı hafifleterek yada yok ederek rahatlayacaklardır.

Bâzı bâtınî-tasavvufçular da, dîni inkâr etmeseler de ateistler gibi ölüm-ötesini inkâr ederek ölümden kurtulmak isterler. Fakat insan ister kabûl etsin, ister inkar etsin, kendisi de çok-çok iyi biliyor ki, sürekli ensesinde hissettiği ölüm, kendisini bir-gün mutlakâ bulacaktır ve ona “âciz bir kuldan başka bir şey olmadığını” gösterecektir.

Zâten bâtınîlerin reenkarnasyon inancına sıcak bakmaları da bu yüzdendir. Bir-türlü ölmeyi kabûllenemezler. Bu nedenle tasavvufta ölüme rastlayamazsınız. “Ölen hayvan imiş aşıklar ölmez” derler. Allah’ta yok olurlar, fenâ-bekâ bulurlar. Yâni bedenleri yok olsa da -hâşâ- “Allah olarak” ebedî yaşama başlarlar.

Yunus Emre’ye göre de; ölüm diye bir şey yoktur. “Allah olan ölmez” der:

“Koğıl (kov gitsin) ölüm endişesin, Âşıklar ölmez bâkidir,
Ölüm âşıkın nesidir, can nûr-u ilâhidir,
Ölümden ne korkarsın, çünkü hakka yararsın,
Bil ki ebedî varsın, ölmek fâsid işidir.
“Âşık öldü deyü salâ verirler,
Ölen hayvandır, âşıklar ölmez”.

Bâtınîler Peygamberin beşer yâni ölümlü olmasını da kabûl edemezler ve derler ki: -hâşâ- “Muhammed cenâb-ı haktır”.

Bâtınîliğin kaynağı yada benzeri olan gnostisizimde “daemon” adında ölümsüz bir üst-benlik vardır. Bu öğretide kişi tanrı olduğunun bilincine varır ki bu, ölümsüzlük demektir. Tasavvuf-bâtınîlik de aynı yönde bir ilerleme öğretisidir. Saadettin Merdin “gnostizim” yazısında:

“Hristiyan gnostiklere göre de tanrı-insan Îsa; “Daemon”u, yâni “ölümsüz benlik”i sembolize eder. Acı çeken ve ölen “eidolon”dur. Daemon ise acı çekmez ve ölmez. Yaşam aslında geçici bir illizyon olup, ölüm; kişinin Daemon olduğunu fark etmesini ve tüm acılardan kurtulması demektir” der.

Yine bâtınîlerin olmazsa-olmaz kavramı rûhtur ve bu rûhun ölümsüzlüğü kabûl edilir. Hâlbuki Kur’ân’da, “O’nun yüzünden başka her-şey yok olucudur” denir:

“Ve Allah ile berâber başka bir ilaha tapma!. O’ndan başka ilah yoktur. O’nun yüzünden (zâtından) başka her-şey helâk olucudur. Hüküm O’nundur ve siz O’na döndürüleceksiniz” (Kasas 88).

“De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu. Hiç şüphesiz bâtıl yok olucudur” (İsrâ 81).

“Yeryüzünde bulunan her-şey fânidir; Celâl ve ikram sâhibi olan Rabbinin yüzü (kendisi) bâki kalacaktır” (Rahmân 26-27).

Bâtınîlerde reenkarnasyon inancı olduğu gibi, bâtınîliğin kollarından biri olan alevi-bektâşilerde de “dona girme” denen bir inanç vardır ki bu inanca göre meselâ Hz. Ali, Hacı Bektaş’ın bedenine girmiştir (hulûl). Hacı Bektaş Hz. Ali’nin donudur yâni. Hacı Bektaş Veli bu nedenle: “Biz ölmeyiz, sûret değiştiririz” der.

Ölüm, varlık için en büyük çâresizliktir. Sözde hani “kâinâtı ellerinde tesbih gibi çevirenler”in böyle bir çâresizliğe düşmeleri normâl görülmeyeceği için ve bu kişiler de ölümden çok fazla korktukları için böyle palavralar uydurmuşlardır. Evet; insan ve tüm varlık, ölüm karşısında bir eziktir.

Orhun Âbideleri’nde Türk Bilge Kağan: “İnsan ölmek için yaratılmış. Sonsuzu Tanrı yaşar” denir.

Ölümü kabûllenmemesi gereken insanlara onun yaklaşmakta olduğunu hissettirmeyecek formüller sunmak, cilâlamak ve boyamaktır bâtınîlik. Ateist olsalar ölümü yok edemeyecekler. Çünkü ateistler ölümsüz değillerdir. Bir ateist olan Sigmund Freud: “Hayâtın bütün gâyesi ölümdür” der, biraz da çâresizlik içinde.

Saidî Nursî “Ölümü öldüremezsiniz” der. Evet; ölüm öldürülemez. Çünkü en büyük ve herkes tarafından kabûl edilen ölüm, kesin bir gerçekliktir.

“Nasıl öldüğümüz kim olduğumuzu gösterir”. Bu keskin cümleyle sivriltiyor düşüncesini Octavio Paze ve şöyle devâm ediyor: “Ölümlerimiz hayatlarımızı aydınlatır. Ölümlerimiz anlamdan yoksunsa, hayatlarımız da (anlamdan) yoksun demektir”.

Ramazan Kayan:

“Doğrusu hepimiz ölüme ayarlı bir hayâtın sâhipleriyiz. Çünkü hayat saatimiz ölüme kurulu. Ölüme ayarlı hayatlar anlamlıdır. Emeller eceli bastıramaz. Arzular ölümü susturamaz. Ecel konusunda ne uzatma, ne de unutma söz-konusu değildir. Bir de bakarsınız, henüz siz işinizi bitirmeden, ölüm meleği işinizi bitirmiş bile. Şüphesiz Dünyâ âhiretin tarlası, ölümün arenasıdır. Bu-güne kadar “ölüm”ü öldürme girişimleri hep hüsranla sonuçlandı. Ölümün ilacı da yok, ancak ölümün kendisi bir ilaçtır. Hedonizme, konformizme, sekülerizme ölümden daha etkili bir ilaç düşünemiyorum. O hâlde, şimdi biz susalım “ölüm” konuşsun!” der.

Peygamberimiz: “Lezzetleri kesen şeyi (ölümü) çokça hatırlayınız” der.

Yapılması gereken en iyi şey şu âyetle açıklanmıştır:

“Ve yakîn (ölüm) sana gelinceye kadar Rabbine ibâdet et” (Hicr 99).

Tabi bu âyeti de aşırı yoruma tâbi tutmada gecikmeyecektir bâtınîler. Zâten onların “ölümlerinin” belgesi budur. İnsanı diriltecek olan âyetleri aşırı yoruma tâbi tutarak anlamını kaydırmak, “diriltilmekten mahrum olmak” anlamına geleceği için “ölmek” demektir.

Son söz olarak bâtınîlere bir müjde verelim: Ölüm bir yok oluş değil, yeni bir hayâta başlama olayı yada ânıdır. Bu nedenle sâdece tadılacak bir şeydir. Ne var ki bu tad kimine çok acı gelecektir.

“Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz bize döndürüleceksiniz” (Enbiyâ 35).

Tasavvuf bir felsefedir ve filozofların bütün hayâtı ölüm üstüne düşünmekle geçer-geçmiştir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2015


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme