15 Nisan 2020 Çarşamba

Deve-kuşu Müslümanlığı



“(Ey mü’minler!); Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?. Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öyle sarsıldılar ki Peygamber ve onunla berâber îman edenler, nihâyet ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara): ‘Şüphesiz Allah’ın yardımı yakın’ (denildi)” (Bakara 214).

Modern insan Dünyâ’nın sorunları karşısında “üç maymun”u oynamakta ve kendisine sorumluluk yükleyecek bir şeyi görmesine, duymasına ve bilmesine rağmen “görmedim, duymadım ve bilmiyorum” demektedir. Aslında o şeyi görmek, duymak ve bilmek-söylemek bile istememektedir. Bunu, kendilerini sıkıntıya ve zahmete sokmamak için, psikolojilerinin ve morâllerinin bozulmaması için, neşe içinde süren hayat konforlarını bozmamak vs. için yapmaktadırlar. Çünkü duyduğunu, gördüğünü ve bildiğini söylemek, aynı-zamanda sorumluluk almak da demektir. Çünkü bir şeyi gördüğünüzde, duyduğunuzda ve bildiğinizde artık duyduğunuz, gördüğünüz ve bildiğiniz şeye karşı duyarsızlık yapamazsınız. O yüzden modern insan “morâlim bozuluyor, canım sıkılıyor, keyfim kaçıyor, psikolojim bozuluyor” vs. nedenlerle “en iyisi tüm bunlardan uzak olmak, görmemek, duymamak ve bilmemektir” düşüncesini benimsiyor. Görse, duysa ve bilse bile bunlardan hiç bahsetmemekte ve sanki sorunlar yokmuş ve olmamış gibi davranıyor, böylece -güyâ- huzûr ve neşe içindeki hayâtını sürdürmek istemektedir. Tabi bunu ne kadar başarabili(yo)r, tartışılır.

İnsan deve-kuşu gibi başını kuma gömünce yada daha doğrusu görmezden gelerek sorunlardan kaçınca belki bir nebze ve bir süreliğine stressiz bir hayat yaşayabilir, fakat insanı rahatsız edip morâlini bozan şeyler, insan, rahatsız edici o şeyi düzeltip yoluna koymadıkça aslâ ortadan kalkmış olmayacaktır.

Modernleşerek bencilleşmiş olan insan, kendisini sıkıntıya sokmamak, morâlini bozmamak vs. için, “negatif insanlarla muhâtap olmuyorum”, “haberleri izlemiyorum”, “görmezden geliyorum”, “takmıyorum” vs. diyebilmektedir. Bu şekilde davranmak “modern bencillik”tir ve aslâ hiç-bir sorunu çözmez.

Böyle kişilere göre sanki Dünyâ güllük-gülistanlık bir yerdir ama bir yerlerde negatif ve olumsuz insanlar var bu insanlar negatif ve olumsuz olarak konuşuyorlar. Hayır!; tabî ki de cennet gibi bir dünyâda yaşamıyoruz. Dünyâ’da neredeyse her-şey kötü ve modern sarhoşluk içindeki insanlar bunun farkında değil. Fakat daha da kötüsü, biraz da olsa farkında olanlar da görmezden gelmenin yollarını arıyorlar. “Farkındalık”tan ve sorumluluktan korkup kaçıyorlar. Birilerinin “negatif” dediği insanların çoğu Dünyâ’daki kötülükleri görüyor ve Dünyâ’nın mevcut durumunu ortaya koyuyor. Söyledikleri şeyler insanın morâlini bozan ve rahatsız eden şeyler olsa da bunlar Dünyâ’nın gerçeğidir. Yine de negatif insanlarla muhâtap olmak istemeyenler, o hâlde peygamberlerle de muhâtap olmamalıdırlar. Çünkü peygamberler de Dünyâ’daki sorunları görüp negatifliği açıkça söylemek ve negatifliği pozitifliğe çevirmek için gönderilmişlerdir.

Âhireti inkâr eden ve Dünyâ’dan başka bir hayat tanımayan seküler insanların bunu yapmasında bir mantık olabilir. Çünkü onlar, ölümden sonraya inanmadıkları için Dünyâ’da en uzun şekilde ve kesintisiz bir haz içinde yaşamak istemektedirler. Bu nedenle de kendilerini sıkıntıya sokacak, kafa ve beden konforlarını bozacak en küçük bir şeyden bile kaçmak istemektedirler. Hattâ bunun için büyük paralar harcayabilmektedirler. Zîrâ onlara göre Dünyâ hayâtından başka hayat yoktur ve bu hayâtın da en küçük bir sorun ve sıkıntı bile olmadan yaşanması en yüce hedeftir. Fakat müslümanların yâni Dünyâ-hayâtından başka bir de sonsuz âhiret-hayâtı olduğunu ve Dünyâ’nın “geçici bir imtihan alanı” olduğuna inanan insanların böyle düşünmeleri ve buna göre bir davranışta bulunmaları söz-konusu bile olamaz.   

Sorunlar onlardan kaçmakla değil, onların üstüne gitmekle, onları düzeltmek ve düzenlemekle giderilebilir ancak. Bir sorunun üzerine milyonlarca yıl gidilmediğinde o sorun orada milyonlarca yıl sorun olarak kalmaya devâm edecektir. Sizi rahatsız eden bir şeyi görmezden gelerek o sorundan aslâ kurtulamazsınız. Hattâ Dünyâ’daki tüm sorunlar zâten bu düşüncede ve davranışta olmaktan kaynaklanır.

“Deve-kuşu müslümanlığı” dediğimiz müslümanlıkta ise, “sorunlardan-sıkıntılardan kaçıp uzaklaşma ve gönlünü ferah tutma” düşüncesi ve davranışı ortaya çıkmaya başlamıştır. Öyle ki artık hiç kimse kırk yıllık komşusunun çocuğuna, “oğlum-kızım yapmayın, çok ayıp” bile diyememekte ve dememektedir. Çünkü sorunlar karşısında duyarlılığını kaybetmiştir. Çünkü Allah’ı, âhireti, Peygamber örnekliğini, Kur’ân’ı ve takvâyı unutmuş yada bunlardan vazgeçmiştir. Lâik-seküler-demokratik oldukça bu düşüncesi ve duygusu artmıştır. Böylece en sonunda da “bana ne, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, hiç karışmayayım” vs. gibi düşüncelere kapılmaktadır. Hattâ böyle yapmayı “en doğru davranış” zannetmektedir.  

Deniz, Güneş ve kum.. Modern insanın ve de müslümanların hayâli olmuştur. Çünkü modern insan en sıkıntısız ve stressiz zamânın bu şekilde geçirileceğini düşünmektedir. Sürekli olarak deniz, kum, Güneş ve tâtil hayâli, “kafayı kuma sokma”nın modern şeklidir. Modern insan, tâtil aracılığı ile kafayı kuma sokmaktadır. Kumu özlemesinin psikolojik nedeni belki de budur. Bir tarafta savaşlar, depremler, seller, ölümler, hastalıklar, acılar ve çeşitli sıkıntılar yaşanırken, sözde her türlü sıkıntıdan kaçıp da kafa ve beden konforunun dibine vurulan tâtiller hayâl edilmekte ve tâtil yerleri dolup-taşmaktadır. Turizm bu düşünceden beslenmektedir. İnsanların mutlakâ kafa dağıtmak, bir hava almak, nefeslenmek, ara vermek, başka bir şeyler yapmak gibi ihtiyâçları vardır tabî ki. Fakat bu, “tüm sorunlardan kaçmak ve sorunları unutarak görmezden gelmek” anlamında değil, “sorunların üzerine daha sağlam gidebilmek için kafa ve beden enerjisi toplamak” amaçlı olmalıdır. Müslümanların kafalarını kuma sokma lüksü olamaz. Böyle olduğunda “müslüman” olarak kalınamaz. Müslümanlık “hiç-bir şeye karışmamak” demek değildir, olamaz. Peygamberlerde de bunun bir örneği yoktur ve hiç-bir peygamber göbeğini kaşıya-kaşıya müslümanlık yapmamıştır. Zâten Dünyâ’nın formatı buna uygun ve müsâit değildir. Çünkü insandan kaynaklanan hiç-bir sorun olmasa bile, “imtihanın gereği olarak” doğal sorunlar yada zorluklar insanların karşısına çıkıp duracaktır. Hava sıcak ve soğuk olacaktır, hastalık ve ölüm olacaktır, iş yapmanın zorluğu insanı yoracaktır, insan sürekli olarak zorluk ve sıkıntı ile yaşayacaktır. Bunlardan kaçmak imkânsızdır ve bu sorunlar ve sıkıntılar insanları ölüme kadar bırakmayacaktır:

“Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele” (Bakara 155).

Dünyâ’nın doğal zorlukları yanında kolaylığı ve güzelliği de taşır. Fakat insanların ortaya çıkardığı zorluklar böyle değildir. Bitmek bilmez ve sürer gider. Çünkü tâğutlar ve zorbalar bundan geçinirler. İşte bu yüzden insandan kaynaklana zorlukların üzerine gidilmeli ve doğal olmayan zorluklar ve sıkıntılar bertarâf edilmelidir. Bunu yapmaktan kaçarak bu zorlukların ve sıkıntıların yok olması -sünnetullah gereğince- imkânsızdır ki zâten an îtibârıyla Dünyâ’nın zorluğa, sıkıntıya ve pisliğe batmasının nedeni, insanların başına zorluk ve sıkıntı çıkaranlara bir şey dememesi ve zorluk ve sıkıntıların birikmesinden dolayıdır. Hâlbuki insanlar toplanıp da ses çıkarsalar ve tepki gösterseler böyle olmayacaktır. 

“Yada (bunlar) karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek(ler)le yüklü, gökten şiddetli bir yağmur fırtınasına tutulmuş (kimseler) gibidirler ki, yıldırımların saldığı dehşetle, ölüm korkusundan parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Oysa Allah kâfirleri çepeçevre kuşatıcıdır” (Bakara 19).

Yıldırımın gürültüsünden korkmamak için kulakları tıkamanın bir faydası olmaz. Dünyâ’da meydana gelmekte olan kötülükleri de; haber izlememekle, görmezden gelmekle vs. o kötülükler ortadan kalkmış olmaz. Bir kötülükten etkilenmemek için ya esaslı önlemler almak, yada bir kötülüğü ortadan kaldırmak için bir şeyler yapmak gerekir. 

Kişisel gelişimciler, yaşam-koçları ve diğerleri… Bunlar İslâm-merkezli değil de modern-seküler dünyâ-merkezli bir düşünüşte ve görüşte oldukları için, insanları sürekli olarak “kaçmaya” çağırmaktadırlar. “Ondan uzak dur, bundan kaç, şunu-bunu sorun etme, kafana takma, sen bir tânesin, çok değerlisin, kendini üzme, relaks ol” vs. gibi düşüncelerle insanları deve-kuşuna çevirmektedirler. Sonuçta kafaları kumda gezen insanların olduğu bir Dünyâ ortaya çıkmıştır. Şeytanın, tâğutların ve de nefsin güçlenmesi ve Dünyâ’ya hâkim olmasının nedeni budur.  

Hadi tek-dünyâlı olan insanları anlıyoruz. Onlar güyâ “bir kez gelinecek olan Dünyâ”da hiç-bir sıkıntıyla karşılaşmak istemiyorlar ve en uzun süre boyunca en yüksek seviyede ve kesintisiz bir hazzın peşinden gitmek istiyorlar ve bu bağlamda en küçük bir sorun ve sıkıntıyla karşılaşmak bile istemiyorlar. Hattâ kendilerini strese sokacak bir söz bile duymak istemiyorlar. Bu bağlamda artık insanlar çocuklarının yanında “hayır”, “ölüm”, “olmaz” gibi -sözde- negatif kelimeleri bile kullanmıyorlar ve kullanılmasını istemiyorlar. Bu çocuklar ileride psikolojik ilaçların bağımlısı olacaklardır tabi. Çünkü dediğimiz gibi Dünyâ’da böyle bir hayâtın karşılığı yoktur ve Dünyâ’nın formatı buna uygun değildir. Bu şekilde yaşamak ancak cam bir fânusun içinde olabilir belki de.

Sorun şu ki, sorunların ve sıkıntıların üstüne-üstüne gitmesi gereken müslümanlar da artık bu düşünce, tutum ve davranışta olmaya başladı ve bu çok fazla yayıldı. Rahatlık, sürekli relaks olma isteği ve sorunlardan uzak olma düşüncesi müslümanların arasında da yayıldı. Artık müslümanlar da kafaları kumda bir hayat yaşıyorlar, tabi buna “hayat” denirse. Oysa müslümanlık, sorunları ve sıkıntıları bertarâf etmek için vardır ve tüm peygamberler ve de Peygamberimiz bunun için gönderilmiş ve bunun için uğraşmışlardır. Yoksa Dünyâ ifsâd olmaya mahkûm ve mecbur olurdu. Sorunların üstüne gidilmediğinde ve tam tersine kaçıldığında, artık her-şey şansa bağlı olur ve insanlar bir sorunla ve sıkıntıyla karşılaşmamayı umar dururlar. Bunun için yapacakları en kolay şey, “her türlü sorun ve sıkıntıdan kaçmak” olur. Fakat bu, o sorun ve sıkıntının bitmesi demek değildir. O sorun ve sıkıntı gün gelir tüm Dünyâ’yı kuşatır ve kaçaklar da kaçacak bir yer bulamazlar.

Sürekli relaks hâlinde gülüp eğlenerek hiç-bir dert ve tasa görmeyen insanlar, kendilerini gerçekleştiremezler. İnsan ve de müslüman olamazlar. İnsanlık ve de müslümanlık, sorunlara ve sıkıntılara karşı bir eleştiri yapmak, îtirâzda bulunmak, bir ses yükseltmek, isyân etmek ve kötülüğe el, dil ve hiç olmazsa “kâlp ile buğz” şeklinde karşı gelmektir.     

Dünyâ’nın yarısı deve-kuşuna döndüğü ve kafasını kuma soktuğu için, diğer yarısı ateş içinde, aç, susuz, çıplak ve evsiz olarak yaşamaktadır. Dünyâ’nın kafasını kuma sokan diğer yarısı ise, mânen ve ahlâken çökmüş ve intihârın eşiğine gelmiş insanların doldurduğu bir yer hâline gelmiştir.  

Kafaların sürekli olarak kumda durması yâni her türlü yanlışın, çirkinin ve kötülüğün görmezden gelinmesi insanların psikolojilerini ve morâllerini koruyor gibi görünse de, aslında psikolojileri daha da zayıflatıyor. Çünkü “psikolojik bağışıklık” düşüyor. Güçlü psikolojilerin olmaması, kafaların deve-kuşu gibi kuma sokulmasından kaynaklanıyor. Dünyâ’nın hâl-i pür melâline karşı duyarsız olan müslümanların çoğalmasının nedeni, “deve-kuşu müslümanlığı”dır.

Kötü, çirkin ve sinir bozucu şeylerden sürekli olarak uzak kalmak o sorunları çözmez, bir soruna etki etmediğinizde o sorun kendi-kendine çözülmez ve bitip gitmez. Siz o soruna el atmadığınızda o sorun hiç-bir zaman ortadan kalkmaz. Eğer “yangın” başlamış ise mutlakâ sizin eve doğru da gelmeye ve nihâyet sizin evinizi de yakmaya başlar. Bu nedenle “ne de olsa ateş benim evime uzak” deyip de sıkıntıya girmemek için bir kova suyu bile dökme zahmetine girmekten kaçınmak, “kendini ateşe atmak” anlamına gelecektir. Kaçmak, “aspirin tedâvisi”dir. Ağrıyı biraz hafifletir gibi olur ama zamanla iç-kanama yapar ve sorunu büyütür.

Sorunları, sıkıntıları ve zorlukları bertarâf etmenin ilk adımı, “kafaları kuma sokmak” değil, “kafaları secdeye eğmek”tir. Böylece ilk adım Allah ile atılır. Yoksa kafalar günümüzdeki gibi her zaman kumda kalır.

Çocuklar sürekli olarak hijyenik ortamda kalır ve sürekli olarak mikroplu ortamdan uzak tutulursa bağışıklık sistemleri tam gelişemeyeceği için tam korunmuş olmaz ve hijyenik olmayan bir ortama girer-girmez bağışıklık yeterince gelişmediği için çabuk ve kolay hasta olurlar. İşte bunun gibi; zorluk, sıkıntı ve negatiflikten sürekli kaçan insanların da mânevî-psikolojik bağışıklıkları çökmüş durumdadır. Çünkü gelişmemiştir. Mânevî-psikolojik bağışıklık, sorunların ve sıkıntıların içindeyken ve onlarla mücâdele ederken gelişir ve güçlenir. Gelişmediğinde ise, istedikleri kadar kaçsınlar, gün gelir kaçamayacakları bir durumla karşılaşırlar ve güçlü bir bağışıklığa sâhip olmadıkları için en küçük bir sıkıntıyla karşılaştıklarında -ki karşılaşmamaları imkânsızdır- ânında mânevî-psikolojik bağışıklıkları çöküverir ve soluğu psikiyatristlerde-psikologlarda alırlar ve psikolojik ilaçların müptelâsı olurlar.

Eğer “Allah’ın olmadığı” bir yere gidilemezse, o hâlde “imtihanın olmadığı” bir yere de gidilemez. Demek ki sıkıntıdan ve zorluktan kaçıp gidilecek bir yer yoktur. Gittiğimiz her yere zorluklar, sıkıntılar ve sorunlar da bizimle birlikte gelecektir ve biz sürekli olarak onlarla uğraşmak zorunda kalacağız. Çünkü varlığın formatı böyledir ve imtihan bunu gerektirir. Biz nereye gidersek-gidelim, Allah, şeytan ve imtihan -dolayısıyla zorluk ve sıkıntı- da bizimle birlikte gelecektir. Son nefesimize ve kıyâmete kadar bundan kaçılamaz. Bir süreliğine kaçanlar gerçek anlamda bundan kaçmış olmazlar. Sâdece kaçmayanlara daha fazla yük yüklemiş ve hak yemiş ve de haksızlık etmiş olurlar. Çünkü ortada taşınması gereken bir yük varsa, herkes o yükün altına birlikte girmelidir. Yoksa kaçmayanlar için o yük çok ağırlaşır ve bellerini büker.  

Müslümanlık iddiâsında bulunup da İslâm’ın kişiye yüklediği tüm sorumluluklardan kaçarak “müslüman” olduğunu zannetmek, İslâm’ın ve müslümanlığın ne demek olduğunu bilmemek demektir. Müslümanlık “bir yükü omuzlamak” demektir. Bu yük, “Peygamber’in misyonu”dur, işte tüm müslümanların yükümlü oldukları şey, bu misyonu (salât) sürdürmektir. Bu misyonu sürdür(e)meyen müslümanlar “yarı-müslüman” olmuş olurlar ve şirke düşerler:   

“Ancak o, sarp yokuşa göğüs germedi. Sarp yokuşun ne olduğunu sana öğreten nedir?. Bir boynu çözmek (bir köleye özgürlük vermek)tir; Yada açlık gününde doyurmaktır, Yakın olan bir yetimi, veyâ sürünen bir yoksulu. Sonra îman edenlerden, sabrı bir-birlerine tavsiye edenlerden, merhâmeti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. İşte bunlar, sağ yanın adamlarıdır (Ashab-ı Meymene) (Beled 11-18).

Öyle oturulup durulan yerden mü’min olunamayacağı gibi, müslümanlık da korunamaz ve yarı-müslümanlığa düşerek “müşrik” olunabilir. Zîrâ İslâm’da gri renk olmaz. Bakın, müslümanların önderi Peygamberimiz’e mü’minlik-müslümanlık ne yapmış:

Hz. Ebû Bekir, Allah Resûlü’ne sorar: “Yâ Resûlullah!. Saçınızda ak görüyorum. Birden-bire ihtiyarladınız; bir derdiniz mi var?”. Ve iki cihan serveri cevap verir: “Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât Sûreleri ihtiyarlattı” (Tirmizî, Tefsir 57). 

Peygamberimiz, kendisini mü’minliğin-müslümanlığın yâni İslâm’ın Kitab’ına olan bağlılık ve sadâkatin yorduğunu, ihtiyarlattığını söylüyor. Çünkü Hûd Sûresi o’na: “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” diyordu. Hiç kolay değildir dosdoğru olmak, zîra dosdoğru olmakta “kaçmak” yoktur. İşte!, eğer siz de böyle yapmazsanız mü’min olamadığınız gibi, müslümanlığınızı da koruyamaz ve yarı-müslümanlığa yâni “kültürel ve psikolojik müslümanlık”a düşersiniz ve Allah-merkezli yaşayamadığınız için artık kaçmaktan başka yapacağınız bir şey kalmaz.

Din/İslâm, neyin söylendiği ile değil, neyin göze alındığı ile ilgilenir. Kötülükten uzak kalarak “iyi insan” ve müslüman olunamaz.

Gelelim deve-kuşlarına…

Deve-kuşları neredeyse 3 metre boyunda, 160 kilogram ağırlığında olabilirler ve tehdit altında iken bir aslanı tek tekmeyle öldürebilirler. Açıkça görülüyor ki, deve-kuşlarının doğal savunma mekanizmalarını değerlendirince saklanmalarını gerektirecek bir durum yoktur. Korkacakları çok da fazla bir etken yoktur çünkü. Peki, “deve-kuşu kafasını kuma gömüyor” sözü nereden geliyor?. Aslında bu davranışın sebebi “sorumlu anne-baba olmak”tan başkası değildir.

Deve-kuşlarının korktukları zaman yada tehlike anında kafalarını kuma gömdüğünü sanırız. Hattâ bu o kadar yayılmıştır ki “deve-kuşu gibi başını kuma sokmak” deyimi dilimizde yer etmiştir. Aslında deve-kuşları kafalarını kuma “bir kötülüğü görmemek, korkmak ve sorumluluktan kaçmak” için sokmazlar. Tam-tersine, deve-kuşları kafalarını kuma, sorumlulukları gereğince sokarlar.

Şöyle ki; âile kurma zamânı geldiğinde, deve-kuşları 1,5-2 metre genişliğinde ve 0,5-1 metre derinliğinde büyük bir çukur kazarlar. Deve-kuşları yumurtalarını güvenli bir şekilde bu çukurlarda saklarlar, sonra anne ve baba sırasıyla yavrular yumurtadan çıkmaya hazır hâle gelene kadar toprağın üzerinde oturur. Anne-baba gün içerisinde bir-kaç kez kumların içindeki yumurtalara bakmak için kafalarını kumun içine sokarlar ve gagalarını kullanarak nâzik bir şekilde yumurtaları çevirirler. Uzaktan bakıldığı zaman, yumurtasını çevirmekte olan bir deve-kuşunun kafası sanki toprağın altında gömülüymüş gibi görünüyor olabilir. Aslında deve-kuşları kafalarını kuma, sorumluluklarının bir gereği olarak, yumurtaları kontrôl etmek ve çevirmek için sokarlar. Yâni kafalarını kuma sokmaları, korkudan yada görmezden gelmek için değil, mutlakâ yapılması gerekeni yapmak içindir. Bahsettiğimiz “başını deve-kuşu gibi kuma sokmak” deyimi cehâletin ve yanlış anlamanın bir sonucudur. 

Sorumluluktan kaçmak insanın morâlini-psikolojisini düzeltmez ve kurtarmaz. Zâten tam-tersine, insanın psikolojisinin bozulması, korkak olması, görmezden gelmesi ve sorumluluklardan kaçmasından dolayıdır. Kaça-kaça artık her-şeyden korkar ve her-şeyden etkilenir duruma gelmiştir. Bunun tek çâresi, kişinin elini taşın altına sokması yâni sorumluluk almasıdır. Elini taşın altına sokma cesâretini gösteremeyenler gün gelir o taşın altında kalırlar da, “aman psikolojim bozulmasın” diyenler yardım için dönüp bakmazlar bile. Bu da bu tavrın bir bedeli ve cezâsı olur.  

Deve-kuşları “müslüman” oldukları yâni Allah’ın yaratmasına göre davrandıkları için sorumluluklarını bilirler ve yerine getirirler. O hâlde başları kumdan çıkarmak, görmezden gelmekten vazgeçmek ve deve-kuşları gibi sorumluluk alarak, yerin altında bile olsa o şeye karışmalıyız. 

Kafaları kumdan kurtarmanın ilacı, “başları secdeye eğmek”tir vesselam.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2020

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme