31 Mart 2020 Salı

Tutkulara Kapılmak




“Kendi istek ve tutkularını (hevâsını-nefsini) ilah edineni gördün mü?. Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?” (Furkân 43).

Tutku: “İstenç ve yargıları aşan güçlü coşku. Ölçüyü aşan, güçlü istek durumundaki eğilim” demektir.

Tutku, bir şeye olan arzu ve sevginin sınırı aşarak zıvanadan çıkmış hâlidir. İnsan aslında olduğundan daha fazla değerli olmayan bir şeye, nefsinin güdümünde ve kışkırtması altında olduğu için çok fazla değer vermeye başlar ve böylece tutkular açığa çıkar. Tutkular şeytanın ve nefsin güdümündedir. İnsanı bir kez ele geçirdiğinde ve tutkularına esir ettiğinde insanın o tutkulardan kurtulması çok zor olur. Hattâ çoğunlukla insanlar hayatları boyunca tutkularının peşinden sürüklenir giderler. Tutkularına esir olmuş olan insanın tutkusu, istediği şeyi elde edinceye kadar sürekli artar ve en sonunda ulaşamadığı şeye gayri meşrû yoldan da olsa erişmeye çalışır. Tutku “şiddetli isteme hâli”dir. Öyle ki bâzen de tutkularına yenilerek insanlık-dışı şeyler bile yapabilirler.

Tutkularını alabildiğine serbest bırakmış olanlar, ruhlarını kara zindanlara atmış olurlar. Böylece vicdanları işlemez hâle gelirken merhâmet ve acıma duyguları yok olur. Sonuçta tutkularını ilahlaştırmış olanlar için en kötü, çirkin ve âdice şeyler bile normâl görülmeye başlar. Şeytan bunun için gerekli argümanı verir durur. Artık kişi tutkularına göre düşünür, konuşur ve hareket eder. Böyle olunca da en sapıkça düşünce ve hareketlerini bile normâl görür ve hattâ üstünlük sebebi sayar. Tutkularına aykırı olan hiç-bir şeyi doğru ve iyi olarak kabûl etmez. Modern insan işte bu durumdadır ve gün geçtikçe tutkularının batağına daha fazla batmaktadır.

Modernite, tutkularının kontrôlüne girmiş ve tutkularına esir olmuş kişileri pek sever. Çünkü moderniteyi ve liberâl kapitâlizmi ayakta tutan şey, tutkular ve tutkularına kapılıp esir olmuş kişilerdir. Zîrâ tutku, “gerçekte ihtiyaç duyulmayan şeye aşırı bağlanmak” demektir. Tutku, insanın aslında hiç de ihtiyâcı olmayan bir şeye karşı aşırı ihtiras duymasına ve onu elde etmek için her-şeyi yapmasına neden olur. Tutku bir “sâhip olma hastalığı”dır. Modernite ve liberâl kapitâlizm işte bu sâhiplenme, hem de “âcilen sâhiplenme” isteği, arzusu ve tutkusundan beslenir.

İnsanların tutku sâhibi olması için nefislerini serbest bırakması ama rûhunu hapsetmesi gerekir. Bunun için de dinden uzak kalması şarttır. Çünkü din, insanı ihtiraslara karşı sürekli uyanık tutar ve korur. Kendini özgür zanneden modern insan aslında tutkularının esiridir. “Hiç-bir şeye bağlanmam” diyen çağdaş insan, modernitenin direktiflerini adım-adım izlerken aslında şeytanın, tâğutların ve nefsin direktiflerini birebir dinler ve artık onu tutkuları yönlendirmeye başlar. Böylece o da “tutku dîni”nin militan bir üyesi olur çıkar.

İslâm, nefisleri terbiye etmek üzerinden “tutkulara sınır koyma dîni”dir. Modernite sürekli olarak “kendini serbest bırak, özgürsün, kendini tutma, hayâllerini erteleme” derken, İslâm ise sürekli olarak “kendini tut” der. İslâm bir “kendini tutma dîni”dir. Namaz ile günahlardan uzak tutar, oruç ile şehvetten ve aşırılıktan uzak tutar, hac ile bir toplum bilinci ortaya koyar ve bireysellikten ve bencillikten uzak tutar, zekât ile kişiyi cimrilikten ve paranın esiri olmaktan uzak tutar. İslâm insanı tutar. Modernite ise alabildiğine serbest bırakır ve tutkulara kurbân eder.

İslâm “vazgeç” derken, modernite ise “vazgeçme” diyor; hiç-bir tutkundan vazgeçme. “Her-şey senin için”, “sen en iyisine lâyıksın”, “git istediğini al” der. Kur’ân ise baştan-sona insanı tutkularından, hevâ ve hevesinden uzaklaştırır yada en azından bunları kontrôl altına almasını öğretir. Tutkuların peşinde tek bir adım atıldığı anda diğer adımlar da arkasından gelir ve artık biraz sonra insan tutkularının ardından koşmaya başlar. O yüzden “tutkulara yaklaşmak” bile çok risklidir. Bunun için meşrû olan isteklerle yetinmek şarttır.  

Tutkuyla elde edilen şeyler hemen elde edilmemelidir. Çünkü hemen elde edilirse mutluluktan çok mutsuzluk verebilir, zîrâ hemen ede edilen şey özlemlerin de hemen bitmesine neden olacağı için insanı mutsuz eder. Tutkular zamanla insanda tüm zevkleri ve istekleri blôke eder ve artık hiç-bir şey zevk vermemeye başlar. Böylece tutkularına kapılmış insan için cennet bile anlamsızlaşır:

“İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir:) Siz Dünyâ hayâtınızda bütün güzelliklerinizi ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbârınız) ve fâsıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azab ile cezâlandırılacaksınız” (Ahkâf 20).

Modernite insanları bir şeye hemen sâhip olunmaya zorlar ki zâten moderniteyi hayatta tutan ve onu Dünyâ’ya hâkim kılan şey de budur. İnsan ihtiyaç duyduğu yada sâhip olmak istediği şeyi hemen elde etmek ister. Bundan dolayı da istediği şeye karşı bir tutku duyar. Hâlbuki o ihtiyaç duyduğu şey için biraz sabretse, onu elde etmek için bir birikim yapsa ve o şeyi zamânı gelince alsa, o şeyin hem değerini bilecek hem de o şeye karşı tutku duymamış olacaktır. Çünkü hemen elde edince değeri de hemen azalıp bitiyor. Moda da böyledir. Moda bir tutkudur. Her sene modanın değişmesi aslında her sene yada her mevsim tutkuların değiştirilmesidir. Yeni çıkan bir modeli hemen almak istemek tutkunun bir sonucudur. Tutkular nedeniyle kapitâlizm şahlanırcasına artmaktadır. İnsanın elinde ihtiyâcını gören bir şey varken onun yenisini almak istiyor. Çünkü ona karşı bir tutku oluşturuluyor. Çünkü modernizm bir “sınırsızlık ve kışkırtılmışlık uygarlığıdır. Modernite bu sınırsızlık duygusunu, ürettiklerinin içine sızdırmıştır. Üretilen şeyler ihtiyaç değil de ihtiras-merkezli olduğu için, üretilen ürünler insanda bir tutku ortaya çıkarır. Böylece her-şey insana tutku vermeye başlar ve onu tutuklar. Oysa ihtiraslar “ihtiyaçlar” değildir.  

Meşrû ve gerçek ihtiyaç olmayan şeylere duyulan istek, tutkuyu ve şehveti arttırır ve bu şehvet insanı tutuklar ve esir eder. Züleyhâ’nın tutkusu onu prensesken köle yapmıştı. Bu nedenle esas mahkûm Yûsuf değil Züleyhâ’dır, esas özgür olan ise Yûsuf’tur. Züleyhâ ve diğer kadınlar tutkularından dolayı ellerini kestiler de farkına bile varamadılar. Çünkü tutkular insanların aklını başından alır, doğasını bozar. Tutku ve şehvet, insanı içten-içe kemiren bir canavardır.

Târih boyunca milyarlarca insan doğmuş, yaşamış ve ölmüştür. Bu insanların içinden ancak çok azı hayâtın gerçek amacını anlamaya çalışmış ve anlamıştır. Büyük bir kısmı ise kendilerini zamânın akışına bırakmış ve belli ihtiyaçlarını karşılamak, nefislerinin çeşitli istek ve tutkularını kovalamak dışında bir amaç gözetmeden ömürlerini tüketmişlerdir. Mü’minler ise tutkulardan uzak durup meşrû olmayan şeylere kapılmaktan uzak durmuşlardır:

“(Öyle) Adamlar ki, ne ticâret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten tutkuya kaptırıp alıkoymaz; onlar, kâlplerin ve gözlerin inkılâba uğrayacağı (dehşetten allak-bullak olacağı) günden korkarlar” (Nûr 37).

Dünyâ’da yaşanan tüm savaşlar, acılar, feryatlar, haksızlıklar, açlık, susuzluk, evsizlik, birilerinin tutkuları nedeniyledir. Birilerinin tutkuları ve aşırı istekleri, diğerlerinin zor ve kısıtlı bir hayat yaşamalarına neden olmaktadır. Hak yolunda olan savaşlar işte bu zulme bir “dur” demek ve insanları tutkularından âzâd edip ruhlarının esâretten kurtulması içindir.

İnsanların ihtiyaç duyduğu şeyler vardır. Temel ihtiyaçlar ve güzellik için ihtiyaç duyduğu şeyler vardır. Fakat nefisler kışkırtıldığında artık her-şeye ihtiyaç duymaya başlar. Mal ve mülk sevgisi ve hayâli ile kendinden geçer. Böylece tutkularının esîri hâline gelir. Kur’ân bu konuda bizi çeşitli âyetleriyle uyarmaktadır:

“Malı ‘bir yığma tutkusu ve hırsıyla’ seviyorsunuz” (Fecr 20).

“Mal, mülk ve servette çoklukla övünmek, sizi tutkuyla oyalayıp, kendînizden geçirdi” (Tekâsür 1).

“Hayır, zulmedenler, hiç-bir bilgiye dayanmaksızın kendi hevâ (istek ve tutku)larına uymuşlardır. Allah’ın saptırdığını kim hidâyete erdirebilir?. Onların hiç-bir yardımcıları yoktur” (Rûm 29).

“Bilin ki, dünyâ hayâtı ancak bir oyun, (eğlence türünden) tutkulu bir oyalama, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir çoğalma-tutkusudur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veyâ kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Âhirette ise şiddetli bir azab; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rızâ) vardır. Dünyâ hayâtı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir” (Hadîd 20).

Yaşama olan tutkunluk arttıkça gürültü de artar. Yaşamak “gürültü çıkartmaktır” çünkü. Tutkulu yaşamak ise büyük gürültülere neden olur.

Modern insanın en güçlü tutkularından biri de, “bolluk içinde yaşama” isteğidir. Fakat bunun için Dünyâ’nın yarısının darlık içinde yaşaması gerekecektir. Çünkü ihtiraslar sonsuz ve sınırsız olsa da (ihtiyaçlar sonsuz değildir) kaynaklar sınırlıdır. Çünkü Dünyâ sınırlıdır. 

Aşk zannedilen şey aslında tutkudur. Aşk insanın tutkularına esir olması demektir. Aşk sevginin değil tutkunun bir sonucudur. Sevgi-merkezli değil de aşk yâni tutku-merkezli olunca, o şeyi elde eder-etmez tutkular söner ve aşklar bitiverir. Böylece bir zamanlar büyük tutku ve aşk duyulan sevgililer bir zaman sonra şeytan gibi görülür ve bu sefer de ondan kurtulmak için tutku duyulmaya başlanır. Oysa sevgi-merkezli olan birliktelikler -bedeli ödendiği için- ömür-boyu sürer.

Şeytan hâkimiyetini tutkular ve tutkulara kapılanlar üzerinden sürdürmektedir. Modernite bir “tutku uygarlığı”dır. Tüm tutkular serbest bırakılmış ve ruhlar tutuklanmıştır. Çünkü ikisinin bir-arada olması mümkün değildir.

Maddeye, paraya, güce, şehvete olan tutku, modernite ile birlikte en zirvesine çıkmıştır. Aztekler Cortes’e, neden İspanyolların altına böylesine tutkun olduklarını sorduklarında Cortes şöyle cevap vermişti: “Çünkü ben ve arkadaşlarım ancak altınla giderilebilen bir kâlp hastalığından muzdaribiz”. İşte bu durum modern insan için de geçerlidir. Çünkü kâlpleri ancak parayla, güçle ve şehvetle tatmin olmaktadır. Yâni tutkularının esîri olmadıkça ve tutkularının peşinde koşmadıkça kâlpleri tatmin olmamaktadır. Mü’minlerin kâlbi ise ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur. Kâlbi Allah’ın zikrinden başkasıyla mutmain olmayanlar tutku sâhibi olmazlar ve dinden koparak hevâ ve hevesinin mahkûmu olmuş modern insanlar gibi tutkulara kapılıp gitmezler.

Tatmin edilen tutku, insanı mutluluktan çok mutsuzluğa götürür. İnsanı mutlu edecek şey, bâzen de istediği şeye erişememesindedir. Çünkü böylece mü’minler için her-şeyin emirlerine verileceği yer olan cennet anlam kazanır.

Modern telâkki, insanların arzularını ve tutkularının aşırı şekilde kışkırtınca, insan zindân üstüne zindanların içinde kalmaktadır. Ne yazık ki modern insan bu “şeffaf zindan”ları göremediğinden yada nefsini ve arzularını bolca tatmin imkânı bulabildiğinden dolayı bu zindanları görmek istememektedir. Zîrâ modern insan, zindanında mutludur(!).

Yasaların olmasının bir nedeni de insanın bitmez-tükenmez tutkuları yâni nefsidir. İnsan tutkularının peşinde haksızlıklar yapamasın yada yaparsa cezâlandırılsın diye yasalar yapılır. Yasaların olmasının bir nedeni de budur. Lâkin İslâmî olmayan yasalar zâten tutkuların kuşatmasında yapıldığından dolayı çok da işe yaramaz ve tutkuların zulmünü engelleyemez.

Modernite bir tutku uygarlığıdır. Tutkulu olmayınca modern dünyâda yarı-aç yaşarsınız. Zîrâ modern sistem tutkularına kapılmış olanlara yollar açar ve imkânlar sunar. Tutkularına yenilmeyenler ise bir tutku uygarlığı olan modernite içinde sınırlı yaşarlar ki zâten mü’minlerin sınırlı yaşamaları gerekmesinin bir nedeni de budur. Modernite tutkulu olmamaya ve olmayana ağır cezâlar keser. Bunun farkına varan modern insan, tutkulara kapılmakta yarış içine girer. Artık tutkularına en çok kapılanlar modernite içinde tutkularını en çok tatmin edebilecek seviyeye gelirler. Lâkin âhirette de bunlar cehenneme tutku duyacaklardır:

“Onlar, hidâyete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azâbı satın almışlardır. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar” (Bakara 175).  

Tutku “bencil tutku”dur. Bencillikle yan-yanadır. Bencil olmayanlar tutkulu ol(a)mazlar, tutkulu olanlar ise aynı-zamanda bencil olurlar.

Dünyâ’nın hâl-i pür melâli ve açlık, susuzluk, evsizlik, perişanlık ve feryât-figân, birilerinin tutkulara kapılmasının bir sonucudur. Bu nedenle İslâm tutkuları sınırlar ve hattâ yok eder. Onun yerine meşrû istekleri koyar.

Modern dünyâ, tutkuyu olmazsa-olmaz bir şart olarak kabûl eder fakat tutku, insanı Dünyâ’ya kilitler ve maddenin tutkunu yâni, kölesi ve kulu yapar.

Âhireti hesâba katmayan “tek dünyâlı”lar, mecbûren arzularını, ihtiraslarını, isteklerini ve tutkularını “din” yapmak zorunda kalacaklar, en uzun süre boyunca ve en yoğun bir şekilde tutkularını tatmin edip haz içinde yaşamayı isteyeceklerdir. Fakat mü’minler için bu tür bir yaşam, “Dünyâ’da oyun ve eğlenceye yâni arzulara ve tutkulara kapılmak, âhirette ise sonsuz bir azâba sürüklenmek” demektir.

Evet, mü’minler Dünyâ’da cenneti anlamsızlaştıracak şekilde yaşa(ya)mazlar. Zîrâ cennet, tüm nîmetlerin tutkuya kapılmadan sâhip olunacağı yerdir. Orası, tutkularına esir olmamış mü’minlerin ebedî nîmet yurdudur.   

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Kasım 2019


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme