30 Ekim 2019 Çarşamba

Muhâfazakâr Cehâlet



(İyyâke na’budu ve-iyyâke nesta’în). “Biz yalnızca Sana ibâdet eder ve yalnızca Sen’den yardım dileriz” (Fâtiha 5).

Muhâfazkârlık elbette tümden yanlış bir şey değildir. Mü’minlerin muhâfazakârlara karşı oluşu iki nedenden dolayıdır. 1- Muhâfazakârların otoriteye ve iktidâra olan sorgusuz-suâlsiz itaatları ki sorgusuz-suâlsiz itaat ancak Allahâ olur; 2- Muhâfazakârların hurâfeye olan sorgusuz-suâlsiz inançları ki sorgusuz-suâlsiz itaat da ancak vahye karşı olur.

Muhâfazakârlık, Fâtiha Sûresi’nin 5. âyetini günde en az 40 kere okumasına rağmen, hem âyetin anlamını bilmediğinden hem de bu âyeti uygulamanın sağlam bir dik duruş gerektirmesinden dolayı, yardımı “sâdece Allah’tan” değil de, muhâfaza ettiği düşünceden, ideolojiden ve kişilerden isteyenlerin bağlı oldukları düşüncenin ve sistemin adıdır.

Muhâfazakâr; “tutucu, koruyucu ve mevcudu sürdürücü” anlamlarına gelir. Muhâfazakârlar; “geleneği, alışılmış olunan şeyi, riskli olmayan şeyi, garantili(!) olan şeyi, Kitap ve Sünnet-merkezli olmayan dîni ve “sağcı siyâseti” savunan ve destekleyen insan ve müslüman” anlamındadır. Aslında muhâfazakâr olmak için ille de müslüman olmak da gerekmez. Lâikler de kendileri için “örnek” olan kişiyi, düşünceyi yada zamânı muhâfaza etmek isterler. Muhâfaza edilmek istenen şey eğer gerçekten değerli ve iyi bir şey ise muhâfazakâr olmakta çok da sorun olmaz. Fakat muhâfazakârlığı sorunlu yapan şey, -doğrusuna/yanlışına bakmadan- “ataların dînini, düşüncesini ve görüşlerini muhâfaza etmek” anlamı taşımasıdır. Oysa atalar her zaman doğru bir düşüncede, inançta ve görüşte olmayabilirler. Kur’ân bunu şu şekilde gösterir:

“Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız’ derler. (Peki) ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” (Bakara 170).

O hâlde İslâm’da muhâfazakârlık yoktur, ol(a)maz. Zâten İslâm “devrimci bir din”dir. Muhâfaza edilmiş olanı değiştirmek yada dönüştürmek için gönderilmiştir. Hattâ bâzen bu değişimi Dünyâ’nın altını üstüne getirerek yapar.

İslâm’da iyiyi muhâfaza etmek ve doğru yolu korumak, ancak Kitap ve onun uygulama metodu olan Sünnet ile olur. Kitap ve Sünnet-merkezli olmayan ve bu minvâlde düşünmeye ve amel-eylemde bulunmaya irâde ve güç yetiremeyen müslümanlar, klâsik muhâfazakârlığı sürdürmek isterler. Çünkü muhâfazakârlık kafa ve beden konforunu bozmayı gerektirmez. Böylece bir sıkıntıya girmeye neden olmaz. Muhâfazakârlıkta bir şeyi aynen sürdürmek yeterlidir ve istenen şey de budur. Sorumluluk sâdece belli kişilerin eline teslim edilmiştir. Bu sorumluluk dinde; şeyh, efendi, hoca ve üstadlara devredilmişken; Dünyâ ve siyâset ise, “kendileri gibi muhâfazakâr olan lîderlere devredilmiştir ve artık onları körü-körüne olsa bile desteklemek ve izlemek “doğru ve iyi bir yaşam” için yeterlidir.

Muhâfazakârların iyi ve doğru anlayışları Kitab’a ve Sünnet’e değil, atalara ve akıllarını devrettikleri dînî ve siyâsî lîderlerin sözlerine dayanır. Tâ ki onlar bu kişilerden zulüm görene kadar bu destek ve tâkip aynen devâm eder ve güvendikleri bu kişiler bir süre sonra ölüp giderlerse yada halkın ekonomisine zarar verirlerse, muhâfazakârlar da başka bir muhâfazakârı dinlemeye, desteklemeye ve onun izinden gitmeye başlarlar ve bu defâ da muhâfaza edilmesi gerekenin o olduğunu savunmaya başlarlar. Zîrâ tüm zamanlarda halkın geneli iki şeyi tâkip eder ve hattâ o iki şeye tapar. Bunlar “para ve silah”tır. Para ve silah kimin elindeyse muhâfazakârlar tarafından o kişi yada düşünce desteklenir ve ölümüne savunulup tâkip edilir. Halk, askerî gücünü kaybeden ve ekonomilerine zarar veren lîderleri aslâ affetmez. Zîrâ dediğimiz gibi genel muhâfazakâr halk, taparcasına silahı ve parayı tâkip eder. Muhâfazakârlara göre en iyisi ve doğrusu askerî güce ve paraya sâhip olanlardır. O hâlde muhâfazakârlık, “gücü izlemek ve güce göre hareket etmek” anlamına gelir. Muhâfazakârlık bir “güç tapıcılığı”dır. Fakat yanlış olan şudur ki, muhâfazakârların izlediği ve izinden gittiği güç, Mutlak Güç değildir. Mutlak Kudret sâhibi olan Allah’ın izinden değil, “sözde güçlere sâhip olanlar” izlenir, korunur ve ölümüne tâkip edilerek desteklenir. Şirkin temelinde işte bu düşünce ve eylem vardır. O hâlde muhâfazakârlıkta şirke düşmek kaçınılmaz olur.  

Muhâfazakârların dayanakları Kur’ân ve Sünnet olmadığı için, her ne kadar Allah inancına sâhip olsalar da, o kişiler Allah’a göre değil, benimsedikleri ve destekledikleri kişilere ve lîderlere göre düşünürler ve hareket ederler. Fakat tâkip ettikleri kişiler onları her zaman doğru yola ulaştırmaz ve genelde yanlış yollara götürürler. Zîrâ kendisine bağlılığı istismâr etmeyecek olan tek varlık Allah ve Allah’ın seçtiği peygamberlerdir. Allah kendisine olan bağlılığı aslâ istismâr etmez ve peygamberler de edemez. İnsan ise Kitap ve Sünnet’i merkeze almadığında, mutlakâ kendilerine olan bağlılığı istismâr eder. O nedenle de kısa vâdede bu kişiler bağlılarını mutlakâ şirke ve küfre götürerek zulmü yaygınlaştırırlar:

“O, iş-başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

Muhâfazakâr cehâlet her dâim aynı hatâyı yapar. İlk başta ya dînî yada siyâsî bir lîder desteklenmeye ve tâkip edilmeye başlanır. Bir zaman işler iyi gider ama çok da uzun olmayan bir süre sonra dümen bozulur ve bâzen de -aynen günümüzdeki gibi- dînî ve siyâsî lîderlerin çıkarları çatışır ve birbirleriyle çatışmaya ve savaşmaya başlarlar. Böylece muhâfazakâr halk, dînî yada siyâsî lîderlerden dolayı zarara uğrar. Böyle olunca da muhâfazakâr halk, ya “dînî lîder”den vazgeçer ve “dînî lîder”in tam karşısındaki “siyâsî lîder”i izlemeye ve desteklemeye başlar, yada “dînî lîder”i izlemeye devâm ederek siyâsî lîderi desteklemekten vazgeçer. Bir kısım muhâfazakâr ise, hem dînî lîderi hem de siyâsî lîderi desteklemeyi bırakır ama bunların yerine “sâdece Allah’ı” ve “güzel örneklik” olan Peygamber’i izlemeye değil, başka bir lîderi yada seküler bir ideolojiyi izlemeye yönelir. Böyle durumlarda din büyük oranda zarar görür ve izleyicileri azalır. Türkiye’de 15 Temmuz’dan sonra olan şey budur. Siyâsî lîderi, dînî lîdere olan bağlılıklarından dolayı izlemeyi bırakanlar, ya dînî lîderi gizli-gizli daha sıkı desteklemeye başlamışlar yada dînî lîderden dolayı zarar gördükleri için hem siyâsî hem de dînî lîderi izleyip desteklemeyi bırakmışlar ve onun yerine Allah’a sığınıp Peygamber’i izleyeceklerine, bu sefer de yine muhâfazakâr bir tutum takınarak meselâ “kurucu lîder”i izlemeye ve desteklemeye başlarlar. Hâlbuki bir süre önce kurucu lîdere sövüp saymaktaydılar. İşte muhâfazakâr insan, sığınılacak tek merci olan Allah’a sığınmadığında ve izlenecek tek önder olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’i izlemediğinde, bir zâlimden başka bir zâlime, bir kâfirden de başka bir kâfire sığınmak zorunda kalır. Tabi bu, sâdece Allah’a sığınmak ve sâdece Peygamber’i önder olarak bilmek yerine, çıkarlarından, hırslarından yâni hevâ ve heveslerinden başka bir şeyi düşünmeyen ama muhâfazakâr halkı kandırmasını iyi bilen lîderleri körü-körüne tâkip edip desteklemenin bir cezâsıdır ki, bu cezâ sâdece Dünyâ’daki cezâdır. Bunun bir de âhiretteki cezâsı vardır ki işte asıl elîm azap orada olacaktır.

Bu her zaman böyle olmuştur ve olur. Çünkü Allah’ın sünnetinde bir değişme olmaz ve Allah’a sığınılmadığında yâni vahiy-merkezli olunmadığında tâkip edilip desteklenen dînî ve dünyevî lîderler halkı her zaman istismâr ederler ve toplumlarını şirke ve küfre düşürerek hem Dünyâ’da hem de âhirette hüsrâna uğratırlar. Helâk olan kavimlerin helâk olmasının nedeni, Allah-merkezli olmayan düşünce ve kânunları din yapan ve bu dînî ölümüne savunan ve koruyan muhâfazakâr toplumlar ve onları yanlış yollara sürükleyen lîderler yüzündendir:

“Bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun ‘varlık ve güç sâhibi önde gelenlerine’ emrederiz, böylelikle onda bozgunculuk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın ederiz” (İsrâ 16).

Allah’ın kânunlarını değil de halkın körü-körüne destekleyip tâkip ettikleri kişilerin keyiflerine ve çıkarlarına göre ortaya çıkardığı kânunları din yapanlar, târihte olduğu gibi günümüzde de vardır. Zâten insanlık târihinde daha çok beşer-merkezli dinler hâkim olmuştur ve Allah’ın mü’min kulları da bu bâtıl dinlerle mücâdele etmişler ve hakkı hâkim kılmaya çalışmışlardır ki “imtihan” da zâten budur.

Hem dînî hem de dünyevî lîderler yâni beşer-merkezli olan dîni kuran ve koruyan muhâfazakâr lîderler, muhâfazakârlık dînini, halkı bir şekilde hipnotize ederek yürütürler ki bunu Firavun da yapmıştı. Kur’ân bundan şu şekilde söz eder:

“Böylelikle (Firavun) kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fâsık olan bir kavimdi. Sonunda bizi öfkelendirince, biz de onlardan intikâm aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk” (Zuhrûf 54-55).

Muhâfazakârlık, “gücü tâkip etmek” demek olduğu için, dîni bilenler ama uygulamayanlar da muhâfazakarlığa destek verirler ve artık buna göre düşünüp inanmaya başlarlar. Çünkü muhâfazakârlıkta bir “garanti” vardır ve bu garanti “Dünyâ’da sorunsuz ve sıkıntısız bir yaşam şekli”dir. Rahat bir yaşama kavuşmak garantisi. Hâlbuki imtihan dünyâsında böyle bir garanti olmaz. İşte insanlar bu nedenle muhâfazakârlar, mevcudu, yanlış ve hattâ şirk ve küfür de olsa muhâfaza ederler ve ölümüne savunurlar. İslâmî bilgisi olanlar ama İslâm’ı uygulamaya niyetleri olmayanlar için din yarım kalır ve bu nedenle de bu eksikliği, muhâfazakâr düşünceyi ve siyâseti desteklemekle ve savunmakla tamamlamak isterler. Hâlbuki bu arzu ve istek bir cezâdır ama farkına var(a)mazlar.

Muhâfazakârlığı savunanlar, genelde dînin eyleme dönük olmayan ve duygusal yönünü gündem ederler. Yoruma açık olan âyetleri konuşup dururlar. O yüzden bâtınîlik ve ılımlı İslâm düşüncesi muhâfazakârlıkta prim yapar. Zîrâ eleştiri, îtirâz ve isyân düşünceleri zinhar yoktur. Buna cesâret edemedikleri gibi bunu düşünmekten bile korkarlar. Aslında muhâfazakarlık, korkaklığı da yanında taşır.

Muhâfazakârlar ılımlı bir düşüncede olduklarından dolayı, “meşrû şiddet”ten, sertlikten ve “kerîm öfke”den hiç bahsetmezler ve hattâ bunu her şartta kötü gösterirler. Meselâ, zulme uğradıklarından dolayı sürekli olarak öldürmekten bahsedenleri kınarlar. Onların belki de kısas için bu düşüncede olduklarını düşünmezler. Tüm İslâm coğrafyasında mazlumlar ve mâsumlar ölürken, bunları öldüren küresel güçlere (güce bir laf edemedikleri için) bir şey diyemezken, kendilerini korumak ve savunmak için yada kısas için öldürenlere yada öldürmekten bahsedenlere veryansın ederler. Oysa İslâm’da kısas vardır. Öldürülenin yakınının kısas hakkı vardır.

Muhâfazakârlar sürekli olarak savunmada kalmak isterler. Bu bağlamda “İslâm’da savaş sâdece savunma savaşıdır” sözünü manşet yaparlar. Özellikle Mekkî âyetleri ve mü’minlerin savunmada oldukları Mekke sürecini gündem ederler ve İslâm’ı sanki sâdece Mekke’den ibâret göstermek isterler. Hâlbuki İslâm’ın bir de Medîne’si vardır ve Medîne demek, “hakkın ortaya konması için” küfre, şirke ve zulme eylem içeren bir “lâ” çektikten sonra, hakkı ve hakîkati Dünyâ’ya hâkim kılmak için Allah’ın izin verdiği ölçüde şiddete de başvurma dönemidir.

Muhâfazakârlar, îtibarlarını dinden değil de muhâfazakârlıktan almayı düşünürler. Buna göre Dünyâ’da ne kadar mal toplanmışsa muhâfazakârlar için o kadar başarılı olunmuş olur. Yeterli derece malı olduktan sonra dîni öğrenmek ve yaşamak yolunda olanlara bir tür ezik olarak bakarlar ve kendi acınası hâllerine bakmadan onlara acırlar. Muhâfazakârlar Dünyâ’ya mal toplamak için gelindiğini sanırlar ve malı çok olanı örnek olarak görürler ve ona imrenirler. Kur’ân bunun yanlışlığını “muhâfazakâr Kârûn” üzerinden şu şekilde ortaya koyar:

 “Gerçek şu ki, Kârun, Mûsâ’nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazîneler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi ona demişti ki: ‘Şımararak sevinme, çünkü Allah şımararak sevince kapılanları sevmez. Allah’ın sana verdiğiyle âhiret yurdunu ara, Dünyâ’dan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah bozgunculuk yapanları sevmez”. Dedi ki: ‘Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir’. Bilmez mi, ki gerçekten Allah, kendisinden önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan-sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu-günahkârlardan kendi günahları sorulmaz. Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünyâ-hayâtını istemekte olanlar: ‘Ah keşke, Kârun’a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sâhibidir’ dediler. Kendilerine ilim verilenler ise: ‘Yazıklar olsun size, Allah’ın sevâbı, îman eden ve sâlih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz’ dediler. Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah’a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi-kendine yardım edebileceklerden de değildi. Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: ‘Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkârcılar felâh bulamaz’ demeye başladılar” (Kasas 76-82).

İnsanlar ikiye yarılır. 1-Îtibârını “Hak”tan alanlar mü’minler. 2-Îtibârını “halk”tan alan muhâfazakârlar. Yine insanlar ikiye ayrılır. 1-“Dünyâ tapusu” biriktiren muhâfazakârlar. 2-“Cennet tapusu” biriktiren mü’minler. Muhâfazakârların tüm ölçüsü Dünyâ’dadır. Dünyâ’yı merkeze alanlar ise cehâlet içinde kalmaya mahkûmdurlar. Ne kadar parlak bir dünyâ hayâtı yaşıyor olurlarsa-olsunlar, bir “kendini bilmeme durumu” olan cehâlet, muhâfazakârların alâmet-i fârikalarıdır.

Dinde muhâfazakâr, Dünyâ’da modern olmak, “modern-muhâfazakâr müslümanlık” denilen şeydir. Günümüz müslümanları; kapitâlist, liberâl, milliyetçi, muhâfazakâr demokrasi ve modernite içinde kendilerini kaybetmiş durumdadırlar.

Modernizm, “İslâm’ın-dînin uzaklaştırılması”; post-modernizm, “müslümanların-dindarların muhâfazakârlaştırılması”dır. İkisinde de hedef, “dînin hayattan uzak tutulması”dır. İşte muhâfazakârlar bunun taşeronluğunu yapmaktadırlar. Zâten bu nedenle muhâfazakârlık zamanla seküler bir yola girer.  

Modern-seküler-muhâfazakâr-demokrat müslümanlıklar, “sırıtan müslümanlık”tır. Sonuna kadar mü’min olamazlar. Bir sınırları vardır ve çıkarlarına dokunan yerde müslümanlıkları biter. Zîrâ merkeze Kitap ve Peygamber’i değil, Dünyâ’yı ve maddiyatı almışlardır. Bu, muhâfazakârların düşüncede ve de amelde Kitap ve Sünnet-merkezli olmalarını önlemiştir.

Muhâfazakârlar, Allah’ın hükmünden başka hüküm koymanın şirk ve küfür, dolayısıyla zulüm olduğunu göz-ardı ederek kendi muhâfazakâr demokrat zihniyetlerini ortaya çıkarmışlardır ki küresel şeytanlar bundan memnûniyet duyarlar. Muhâfazakâr demokrasi; “bir sene sen bizim ilahlarımıza tap, bir sene de biz senin ilahına tapalım” anlaşmasıdır. Fakat bu anlaşmada, şirk her zaman üstün olur. Zîrâ bir kazan balın içine bir damla zehir karışsa bile o bal zehir olur. İslâm’da tâviz vermek yoktur ve şirk ve küfür düzenleriyle uzlaşmak imkânsızdır. Bu imkânsızlık Peygamber örnekliğinde şu şekildedir:

Mekke müşrikleri Hz. Peygamber’le uzlaşma yolları aradılar. Bâzı tâvizlerine karşılık bâzı tâvizler istiyorlardı. Bu tâvizler arasında ‘dilersen bir sene sen hükümdar ol ve bizi yönet, bir sene de biz yönetelim’ teklifi de vardı. Ama Resûlullah, tüm bu tekliflere Kur’ân-ı Kerim’den âyetler okuyarak kesin red cevâbı veriyordu. Oysa müşrikler ‘bizim sistemimize dokunma, ama onu gel sen yürüt’ diyorlardı. Temelinde şirk ve adâletsizlik olan bir rejimin yönetimi Peygamber’in eline tümüyle veyâ iki yılda bir geçseydi ne değişirdi ki?. Müşrikler de tekliflerinin bilincindeydiler. Çünkü ‘biz sana uyarsak, yerlerimizden (mevkîlerimizden) hızla çekilip alınacağız’ (Kasas 57) diyorlardı. Zâten Resûlullah’ın amacı da buydu: Hâkimiyet hakkını onlardan almak, taptıkları putları ortadan kaldırmak ve şirkin yerine tevhidi, zulmün yerine İslâm adâletini ikâme etmek, yâni Kureyş düzenini kökünden yok etmek, darmadağın edip devirmekti. Yine bir defâsında amcası Ebû Tâlib aracılığıyla, müşriklerin, Peygamberimiz’e teklif ettikleri bir-kaç husustan biri de ‘istersen gel, seni başımıza kral yapalım’ teklifi idi. Bu-günkü siyâsîlerin bırakın krallığa, bakanlığa; milletvekilliği teklifine bile nasıl can attıklarını bir düşünelim. Efendimiz ise: ‘Vallâhi, bir elime Güneş’i, bir elime de Ay’ı verseniz, dâvâmdan vazgeçmem’ diyordu. Dâvâ hiç-bir tâviz ve dünyevî beklentiyi kabûl etmiyordu.

Muhâfazakâr müslümanlar şirke varan şöyle bir yanlışa kapılıyorlar; “İslâm’ı demokrasi üzerinden ortaya koymak ve güyâ yaşamak”. Bunun için de demokrasiyi savunuyorlar. Bu büyük bir tâvizdir ve bu tâviz diğer tâvizlerin de verilmesine neden olacak ve inancı laçkalaştıracaktır. Zâten demokrasi savunulmaya başlanınca demokrasinin ikiz kardeşi olan lâiklik de savunulmaya başlamıştır birileri tarafından. Hele “İslâm lâiktir ve İslâm’ın yönetim şekli demokrasidir” diyen yalaka ve müşrik muhâfazakârlar yok mu, işte bunlar “dînin modern düşmanları” olmaktadırlar. Peygamberimiz bu nedenle müşriklere hiç-bir tâviz vermeyerek meşhûr; “Bir elime Güneş’i, diğer elime Ay’ı verseniz dâvâmdan vazgeçmem ve sizin önerilerinize uymam” sözünü söylemiştir.

Şu da var ki, Allah’tan başkasının hükümleriyle hükmetmeyi şiâr edinen muhâfazakâr-demokrat İslâmcılık, “İslâmcılık” değildir. O, İslâm’dan sapmış bir münâfıklıktır.

Ali Şeriati: “Tevhid dîninin en belirgin özelliği ‘devrimci’ olmasıdır. Şirk dîninin en belirgin özelliği de ‘muhâfazakâr ve saptırıcı’ olmasıdır” der.

Muhâfazakârların bu kadar destek görmesinin nedeni, vahiy-merkezli dîni değil, “uydurulmuş dîn”i temsil etmelerindendir. Zîrâ uydurulmuş dinler, nefse çok uygundur ve kafa ve beden konforunu bozmadığından ve mensuplarından herhangi bir bedel de istemediğinden dolayı bağlıları ve destekçileri çok olur.  

Müslümanların Peygamber örnekliğini göz-önünde tutarak, düşünmek ve hedef olarak benimsemeleri gereken şey, “asr-ı saadet gibi bir toplumu ve ortamı yeniden kurmak” olmalıdır. Bu hedef, Kur’ân ve Sünnet-merkezli düşünenlerde sürekli bir arzu olarak bulunmaktadır. Fakat toplumda güç kaynaklarını geniş ölçüde sürekli elinde tutan muhâfazakârların idrâk edemedikleri için sürekli olarak reddettikleri konu budur.

Muhâfazakâr müslümanlarla muhâfazakar lâiklerin buluştuğu yer, “batı-merkezli tasavvur, düşünce, refah ve eylem şekli”dir. Zâten Türkiye’deki iç-çatışma genel îtibârıyla, Rumeli kökenli “lâik elitler”le, Anadolu kökenli “muhâfazakâr elitler”in çatışmasıdır.

Muhâfazakârlık, şeytanın “sağdan yaklaşarak” insanları aldattığı ve uçuruma yuvarladığı taktiğin adıdır vesselam.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Hazîran 2019

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme