11 Ağustos 2016 Perşembe

Zuhrûf 54. Âyet Üzerine



“Böylelikle (Firavun) kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fâsık olan bir kavimdi. Sonunda bizi öfkelendirince, biz de onlardan intikâm aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk” (Zuhrûf 54-55).

Târih boyunca insanlar arasından çıkan bâzı uyanıklar, bir-şekilde yönetimi ele geçirince ve insanlar üzerinde hâkim olunca, toplumun üzerinde baskı kurmaya başlamışlardır. Çünkü İslâm-merkezli olmayan yönetimler mutlakâ baskı, zorbalık ve adâletsizlik yaparlar. Toplumun sâdece küçük bir kesimi -ki onlar yönetimin başındaki kişinin akrabâları, yakınları, destekçileri ve dalkavuklarıdırlar- bu baskıdan muaftır. Bunlar zâten ülkedeki refahın çok büyük kısmını paylaşan “mutlu azınlık”tırlar. İşte bu yöneticilerden en ünlüsü, Kur’ân boyunca sık-sık anlatılan Firavun’dur. Biz Firavun üzerinden yönetimi ve zorba yöneticileri değerlendirebilir ve Hz. Mûsâ ve Hârûn üzerinden bu yöneticilere nasıl davranılması; nasıl bir eleştiri, îtirâz ve hattâ isyân edilmesi gerektiğini öğrenebiliriz.

Bir-kere şunu bilelim ki; Allah, Firavun’dan râzı olmadığı gibi, Firavun-vâri yönetimlerden ve yöneticilerden de râzı değildir. Bu nedenle zamanında Firavun’a, uyarmak ve korkutmak için peygamberlerini gönderdiği gibi, şimdi de aynı görev bizim üzerimizde olduğundan, bizim de Firavun-vâri yönetimlere ve yöneticilere karşı aynı uyarı ve ihtarları yapmamız gerekir.

Firavun’lar yada Firavun-vâri yönetimler ve yöneticilerin, halkı boyun eğdirmede kullandığı en önemli yol ve yöntem, âyette de söylendiği gibi, kendileri ile halkı bâriz bir şekilde ayırmaktır. Kendilerine saraylar yaparlar, ordular kurarlar, paralar toplarlar, silahlar alırlar ve yeme-içme-giyme-konuşma-yardımcı adam vs. olarak halktan bâriz bir maddî üstünlükle ayrılırlar. Bu durum onların halkı küçük görmesine neden olur ve halk da bunu psikolojik olarak kabûl eder. Çünkü halk aradaki muazzam farkı görmektedir ve bu farkın kapatılamayacak ve giderilemeyecek bir fark olduğunu zannettiklerinden dolayı bu farka sâhip olanları ilk önce tasavvurlarında, sonra da gerçek hayatta üstün görmeye başlarlar. Firavun’lar da bu farkın farkındadırlar ve bu farkı bir şekilde baskı aracı olarak kullanırlar. Kendilerinde olanı olduğundan daha fazla göstererek, halka, zânnettiklerinden daha da büyük bir fark olduğunu düşündürürler. Kendilerinde halkta olmayan çok fazla ve önemli bilgilerin olduğunu (üst akıl), zannedilenden çok daha fazla güçlerinin olduğu propagandasını çeşitli yollarla yaparak halkta bir kabûl oluştururlar. Bu kabûl halkta bir eziklik ve çâresizlik duygusunun gelişmesine neden olur. Böylece bu yöneticiler yönetimlerini sağlamlaştırmış olurlar ve deverân böylece sürer gider.

Tabi bu durum “Allah hesâba katılmadan” yapılan bir değerlendirmedir. Allah “yok” sayıldığında başta bu yöneticiler olmak üzere herkes kendini olduğundan daha fazla üstün görür ki bu durum günümüzde iyice aşırılaşmıştır. Herkes kendini Firavun gibi, Kârun gibi zannediyor ve görüyor. Fakat; Allah’ın en büyük, en güçlü olduğunu bilenler bu durumu kabûl etmezler ki bu kişilerin başında peygamberler gelir. Bu nedenle peygamberler Firavun gibi olanları ilk başta eleştirirler; sonra onların yöntemlerine îtirâz ederler ve en sonunda da bir isyân ile onları alaşağı ederler. İşte Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn da Firavun’a karşı böyle bir yola koyulmuşlar ve en sonunda onun saltanatını yerle bir etmişlerdi. Bu durum peygamberlerin sünnetidir. Peygamberlerin tamâmı bu yolda bir sonuca ulaşamamış olsa da, tamâmı, zamanlarının Firavun’larıyla İslâm uğrunda mücâdele etmişlerdir.

Firavun’ların, halkını kendilerine “kul” etmelerinin en baştaki metodu, onları kendileriyle aralarındaki gerçek yada sûni farklar üzerinden küçümsemeleri ve onlara boyun eğdirmeleridir. Hakkı ve hakîkati göz-ardı edenler, biraz maddî ve zekâ yönünden diğer insanlardan üstünlük anlamında farklı ise, diğer insanlara üstünlüklerini bir şekilde kabûl ettirirler ve onlara tahakküm kurmak isterler. Bundan sâdece İslâm-merkezli olanlar müstesnâdır.

Peygamberimiz bir-gün sahabeyle mescidte otururken biri geldi ve “hanginiz Muhammed?” diye sordu. Çünkü mescide girdiğinde insanlar arasında ayrıcalıklı bir giyinişi, duruşu, konuşması vs. olan birini göremiyordu. Zîrâ Peygamber’le sahabe arasında böyle farklar yoktu. Sahabe, “işte şudur” diye gösterince, adam Peygamberimizin o olduğunu anladı. Yoksa Peygamber’i diğerlerinden ayırabilmesi mümkün değildi. İslâm-merkezli olunca böyle aşırı farklılıklar olmaz çünkü. Bir fark olmayınca da bir üstünlük durumu oluşmaz. Zâten İslâm’da üstünlük sâdece takvâdadır. Takvâca üstün olan kim ise, o kimse kim olursa-olsun üstündür. Rengine, diline, giyinişine vs. bakılmaz. Takvâ, başkalarına karşı üstünlük taslamayı önler. Zîrâ gerçek üstün olanın Allah olunduğunun bilincindedir takvâ sâhibi olan kişi. Dolayısı ile İslâm toplumunda herkes birbirine ve yöneticilere hesap sorabilir ve gerektiğinde onun alaşağı edebilir. Zâten her gece yatmadan önce kılınan yatsı namazının sonundaki vitr namazı sırasında okunan Kunut’ta şöyle diyoruz:

“Allâhumme inna nesteînuke ve nesteğfiruke ve nestehdîke ve nu'minu bike ve netûbu ileyke ve netevekkelu aleyke ve nusnî aleykel-hayra kullehû neşkuruke velâ nekfuruk ve nahla'u ve netruku men-yefcuruk”…

“Allah’ım!. Senden yardım isteriz ve senden günahlarımızı bağışlamanı isteriz, râzı olduğun şeylere hidâyet etmeni isteriz. Sana inanırız ve sana tevbe ederiz. Sana tevekkül ederiz. Bize verdiğin bütün nîmetleri bilerek seni hayır ile överiz. Sana şükrederiz. Hiç-bir nîmetini inkâr etmez ve onları başkasından bilmeyiz. Nîmetlerini inkâr eden ve sana karşı geleni bırakırız. “Hâl’ederiz” (nahlû)” denir.

Bu duâda “ve nahlau ve netrukü men yefcuruk” diye Allah’a söz veriyoruz. Yâni diyoruz ki: “(Ey Allah’ım!). Biz Sana isyân eden (fâsıklık, fâcirlik yapan) kişiyi (yönetimden, lîderlikten) hâl’edip al-aşağı ederiz, onu kendi hâline terk ederiz”. Böyle söz veriyor, geceyi bu sözle kapatıyoruz. İsyân eden, fâcirlik ve fâsıklık yapan kişileri makamlarından indirme sözü veriyoruz. Bu nedenle de milyonlarca insanı cehenneme doğru sürükleyen, onların şirke girmesine, Allah’a isyân etmesine sebep olan ve hattâ bunu dayatan tâğutlara ve modern Firavun’lara karşı ne yapmamız gerektiğini düşünmek zorunda değil miyiz?.

Nahleu (hâl’ederiz) derken kullandığımız “hâl” kelimesi, “ehl-i hâl’ ve’l-akd” denilen yöneticiyi azletme ve yeni bir yönetici atama konusunda ehil olan şahısların yaptığı iştir. “Yöneticiyi makamından indirmeye, alaşağı etmeye” hâl’etme denir. Ve netrukü: Terk ederiz, onu yardım(cı)sız bırakır, onunla ilişkilerimizi keseriz, ona destek olmayız, onu inkâr ederiz. İşte, bizim namazımız bile tâğutlara bir ültimatom ve onlara karşı nasıl tavır takınacağımıza dâir bir ahid ve söz verme vardır ve bu bir siyâsi bilinçtir.

Firavun’lar toplumlarını, İslâm’dan sapmış olan ve insan-merkezli bâtıl ideolojilerle bezenmiş olan millî, târihi dinlerle de oyalarlar. Öyle ki insanlar bir-zaman sonra vahiy-merkezli dîni unutup popüler olan bu dinlerin dediklerine göre yaşamaya başlarlar. Bu dinler hurâfe-merkezli dinlerdir ve rivâyetler üzerine kuruludur ve zâten sürekli olarak yeni rivâyetler de üretilip durur. Belki ateistlerin büyük bir kısmı bile dînin bu yönüne bakarak ateist oluyorlar. “Din Toplumun Afyonudur” diyen Marx bu sözü, vahiy-merkezli olan değil, hurâfe-merkezli olan uydurma dinlere bakarak söylemiş olsa gerek. Yoksa fıtratla bire-bir uyumlu olan vahiy-merkezli dîne bakarak böyle bir şey söylenemez.

Egemenler ve küresel güçler yâni şeytanın emrindeki tâğutlar ve uşakları, halkı kandırmak ve uyuşturmak için dîni kullanırlar. Fakat bu din, vahiy-merkezli din değildir, zîrâ vahiy-merkezli din uyuşturmaz ve kandırmaz, tam tersine diriltir ve dik tutar.

Din ile halkı uyuşturan ve uyutanlar, bunu, dînin sözlerini “mızraklar”ının ucuna takarak yapıyorlar ve câhil halk da mızrağı görmüyor da mızrağın ucunu görüyor sâdece ve diyor ki: ben dîne karşı durmam. Ve başlıyorlar kendilerine savaş açmış olanlarla dost olmaya. Dîni-Kur’ân’ı mızrakların ucuna takanlar bir-süre sonra mızraklarının ucundakileri çıkarıp atıyor ve o mızrakların ucuna halkı takıyorlar. Bu, halka günahları türünden bir cezâ olarak dönüyor. Böylece kölelik oluşuyor ve sürüp gidiyor. Modern zamanlarda da benzer kölelikler tekrâr ediyor. Kölelik bir-türlü bitmiyor. Modern zamanlarda da modern kölelikler oluşuyor ve iktidarlar bu köleliklerden besleniyor. Kürşat Atalar:

“Modern köleliklerin, son derece rafine yöntemlerle işleyen sömürü mekanizmaları olduğu ve sonuç îtibârıyla, iktidâr elitinin gücünü pekiştirme işlevini gördüklerini söyleyebiliriz” der.

Firavun, halkını küçümseyerek şöyle demişti: “Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: Ey kavmim!, Mısır’ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi?. Yine de görmeyecek misiniz?” (Zuhrûf 51). Yâni; “Bütün bunları ben yaptım. Bakın size neler-neler sağladım. Sizin rızkınızı da ben sağlıyorum” demeye getiriyor ve böylece hem tanrılık taslamaya kalkıyor, hem de halkına hakâret ediyor. Halk da sürekli yapılan bu hakârete herhangi bir şekilde îtirâz edemeyince, Firavun’un kendilerini küçümsemesini kabûl ediyorlar ve ona tam bir bağlılık göstermeye başlıyorlar. Bugünküler de aynı şekilde: “Yollar-köprüler-tüneller yaptık. İstediğiniz hastanelerden faydalanıyorsunuz. Millî gelir 10.000 doları geçti. Şunları-şunları yaptık” diyerek yapılanlar halkın gözüne-gözüne sokuluyor ve beynine-beynine mıhlanıyor. Bu söylemler “halka hakâret etmek” demektir. Sürekli olarak bu hakâretlere mâruz kalan halklarda, bu söylemlerin sâhiplerine karşı bir aşağılık duygusu oluşu(yo)r ve halk da sonuçta bu söylemleri yapanlara “mutlak itaat” ederek boyun eğiyorlar. Oysa İslâm’ın söyleminde insanlara; “Sizi yerden ve gökten rızıklandıran Allah’tır; sizin için daha nice nîmetler yaratacak” denilir. Buna şükrettiklerinde ve şükrü hakkıyla yaptıklarında “üstün” olacakları söylenir. Yâni İslâm, halkı küçümsemeye değil, yüceltmeye çalışır. Aradaki fark, dile dökülemeyecek kadar büyüktür.  

Yöneticiler kötü ve sert yönetim gösterdiklerinde, orada yaşayan insanlar, sert yönetim altında onur ve cesâretlerini kaybedeceklerinden dolayı cesâretlerini kaybedip korkaklaşmaya başlarlar. İbni Haldun bu konuda şunları söyler:

“Herkesin kendi idâresi kendi elinde değildir. İnsanların idâresini ellerinde bulunduran emirlerin ve yöneticilerin sayısı diğer insanlara göre azdır. Genel olarak insan başkasının idâresi altındadır ve bu kaçınılmazdır. Eğer yöneticiler yumuşak ve âdil olurlarsa, insanların katlanmak zorunda kalacakları (haksız) hükümler ve yasaklar olmayacağı için, o yönetim altındakiler, bir baskıya mâruz kalmayacaklarına güvenerek kendi kişiliklerindeki cesâretlerini veyâ korkaklıklarını muhâfaza ederler. Böyle bir durumda cüret ve cesâret tabiatlarının bir parçası olur ve bunun dışındaki bir duyguyu da tanımazlar. Ancak yöneticiler ve yönetimleri baskıya, boyun eğdirmeye ve korkuya dayanıyorsa, işte o zaman, zulme uğramış insanların nefislerinde baş gösteren atâlet ve tembellikten dolayı, insanların güçlülük ve cesâretleri kırılır.

Yönetimler cezâlandırma (zulüm) esâsına dayanırlarsa, bu durumda insanların cesâretleri büsbütün ortadan kalkar. Çünkü insanların zulme mâruz kalmaları ve zulüm karşısında kendilerini savunamamaları, onları cesâretlerini ve güçlü kişiliklerini yitirecekleri zelil bir duruma düşürür. Ancak yönetimler cezâlandırma yerine, yola getirme ve öğreticiliği esas alırlarsa ve erken dönemlerden îtibâren bu usûlü benimserlerse, yine korku ve itaat üzere yetişmeye bir miktar etkisi olur, ancak kendine güveni ortadan kaldırmaz”.

Firavun’ların hâkim olduğu halklar, ağır tutsaklık hâlinde bulundukları hâlde özgürlüğü zirvede yaşadıklarını zannederler. Lîderlerini ilahlaştırırlar ve onlara olmadık vasıflar yüklerler. Böylece hem uydurulmuş din popülerleşir ve yükselirken, vahiy-merkezli din küçük bir kesimin inancı olarak kalır. Halk güçten ve güçlüden yanadır. Bu durum bir noktaya kadar haklı olabilir. Çünkü insanın, En Büyük ve Güçlü Olan’a itaat etsin diye kendisine verilmiş böyle bir duygusu olabilir. Fakat halk En Güçlü yerine “görece güçlüler”in yolundan gidiyor ve onları “en büyük” zannediyor. Çünkü “çok olan”a sâhip olanlar üstün kişiler olarak kabûl edildiğinden, halk bu güçlülerden yana olmaya devâm ediyor. Atasoy Müftüoğlu:

“Her şartta eleştiri ve uyarıdan muaf tutulan otoritelerin yönettiği yada yönlendirdiği toplumların ufku, birikimi, niteliği; sözü geçen otoritelerin ufku, birikimi ve kültürü ile sınırlıdır. Bağımsız ve eleştirel kadroların uyarılarına hayat-hakkı tanımayan bir gelenek, hâkim olduğu toplumları, özellikle ahlâki alanda, zihinsel alanda kötürümleştirerek, bu toplumların eleştirel bir tavır geliştirmelerine engel olur. Bu tür bağımlılıkların tebcil ve takdis edildiği toplumlarda, dinî ve politik otoritelerin belirlediği sınırlar/alanlar dışında farklı hiç-bir şey konuşulamaz, tartışılamaz. Bu nedenle de, farklı üretkenlikler ortaya konulamaz” der.

Bu durum bir zulümdür. Çünkü o -görece- “güçlü kişiler”i gerçek güçlü-kudretli olan Allah’a şirk koşmaktadırlar ve şirk, zulmü de berâberinde getirdiğinden mutlakâ bir cezâ ile sonuçlanır. Hem de sâdece âhirette değil, Dünyâ’da da karşılaşılacak bir cezâdır bu.

“Firavun, kendi kavmini şaşırtıp saptırdı ve onları doğruya yöneltmedi” (Tâ-hâ 79).

Firavun prototiptir. Kavmini şaşırtıp-saptırmış ve onları doğru yola yöneltmemiştir. Bu nedenle; kavimlerini şaşırtıp-saptıran ve doğru yola yöneltmeyen tüm yöneticiler de, aynen Firavun gibi “Firavun”durlar.

“Sizi, dayanılmaz işkencelere uğrattıklarında, Firavun âilesinin elinden kurtardığımızı hatırlayın. Onlar, kadınlarınızı hayatta bırakıp, erkek çocuklarınızı kesiyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı” (Bakara 49).

“Firavun kavminin önde gelenleri, dediler ki: ‘Musa ve kavmini bu toprakta (Mısır’da) bozgunculuk çıkarmaları, seni ve ilahlarını terk-etmeleri için mi (serbest) bırakacaksın?’ (Firavun) Dedi ki: Erkek çocuklarını öldüreceğiz ve kadınlarını sağ bırakacağız. Hiç şüphesiz biz, onlara karşı kâhir bir üstünlüğe sâhibiz” (A’raf 127).

Firavun “Firavunizm”dir. Firavunluk bir sistemdir. Bu zulüm sisteminin aynısı yada benzeri tüm zamanlarda farklı isimlerle Dünyâ’ya hâkim olmuştur. Bu sistem, bir bâtıl, seküler, beşerî, nefsî, tâğûtî bir sistemdir. Bu sistem İslâm’ın hâkim olmadığı tüm zamanlarda hayâta hâkimdir. Mevcut modern zamanda da çeşitli kânunlar aracılığı ile yine erkek çocuklarını kesip, kız çocuklarını hayatta bırakıyorlar. Kızlar erkeklerin önüne geçiriliyor ve erkekler kızlara boğduruluyor. Zulüm “bir şeyi yerinden etmek” demek olduğu için, bir fıtrat değişimi yapmaya çalışarak en büyük zulmü işliyorlar. Bu zulmü Firavun da, Nemrut da işliyordu. Zâlimlerin ortak zulüm şeklidir bu. Zulüm sistemlerinin her zaman yaptığı şeydir bu. Zîrâ şeytan hep aynı şeyleri fısıldar. Küfür tek millettir.  

İnsanın şeytana uyması, şeytanın insanı küçük görmesi ve Allah’ın “Âdem’e secde et” emrine karşı “beni ateşten, onu ise topraktan yarattın” demesiyle başlayan süreçtir. Çünkü şeytan, insanı küçük görmüş, küçümsemiştir. İnsanı küçümsemeye hâlen devâm etmektedir ki bunu Firavun üzerinden de yapmaktadır. Şeytan tarafından sürekli küçümsenen insan, zamanla şeytanı “büyük” görerek ona itaat etmeye başlamıştır. “Gerçek Büyük ve Yüce Olan”ın sâdece Allah olduğu bilincine erenler, şeytanı ezik bir varlık olarak görürler ve onun hiç-bir ayartmasına kapılmazlar.

Firavun’lar ve onların modern tâkipçileri alt edilene kadar halk rahata ve huzûra eremeyecek ve adâlet-merkezli bir Dünyâ kurulamayacaktır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ağustos 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme