11 Ağustos 2016 Perşembe

Şirki Tâmir Etmek


“Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve elçisine çağrıldıkları zaman mü’min olanların sözü, ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır” (Nûr 51).

Modernizm, sekülerizm ve demokrasi, bâtılı yâni “şirki Dünyâ’ya hâkim kılmak için” oluşturulmuş sistemlerdir. “İnanıldığı gibi yaşanmadığında yaşanıldığı inanılır” sözü gereği ilk başta batı’lılar, bu ideolojilerin doğrultusunda ve emrinde, yaşadıkları gibi inanmaya başladılar. Fakat bu yaşayış şekli bir zaman sonra “kaynak ihtiyâcı” doğurdu. Çünkü bu yaşayış şekli “tüketim-merkezli bir yaşayış şekli”dir. Kendi coğrafyalarında bulunmayan ve yeterli olamayan kaynakları sağlamak için batı-dışı coğrafyalardan bu bâtıl yaşayış biçimlerini sürdürmek için kaynak edinme yollarına başvurdular. Lâkin bunu saldırganlıkla-kolonyâlizmle yapmak hem karizmayı düşürüyor, hem de masraflı oluyordu. Bu nedenle sömürgeyi “tereyağından kıl çeker gibi” yapmaları şart oldu. Bunun için de o coğrafyaların insanını kendi düşüncelerine alıştırmaları gerekiyordu. Zîrâ kendileri gibi düşünmediklerinde kendileri gibi tüketmiyorlardı. İşte bunu yapmanın yolu olarak sekülerizm-demokrasi-liberâlizm üçgenine başvurdular. İhtiyaç duydukları kaynaklar özellikle de İslâm coğrafyasında olduğundan ve İslâm kendine has bir kültüre ve alışkanlıklarla sâhip olduğundan, bunu aşmanın yolu olarak, İslâm’ı ılımlılaştırmak, layt hâle getirmek, protestanlaştırmak gerekiyordu. Çünkü İslâm’da bir şirk düşüncesi vardı ve bu düşünce “affedilmeyecek suç” olarak görüldüğünden, ince elenip sık dokunuyordu. O hâlde ilk yapılması gereken şey, şirk unsurlarını ılımlılaştırarak güyâ tâmir etmek olmalıydı. Bunun için de, “şûrâ’dan bozma demokrasi”, “hürriyetten bozma liberâlizm”, “lâiklikten bozma sekülerizm” ideolojilerini bu ülkelerde dîni-Kur’ân’ı aşırı yoruma tâbi tutarak başkalaştırmaktı.   

Bu doğrultuda küresel güçler İslâm ülkelerine hem bâzı özgürlükler verdiler, hem de bâzı modern gelişmeleri o ülkelerde yerleştirdiler. Üstelik görece o ülkelerde bir zenginlik oluşturdular. Gerçi bu zenginlik eşit olarak paylaştırılmadı ve orta ve uç kesimlerde toplandı. Fakat bunun orta ve uç kesimlerin yaygaraları ile sanki tüm ülkede bir zenginliğin oluştuğu şeklinde propagandası yapıldı. Birileri de buna hayrânı oldukları siyâsi lîderleri izleyerek kapıldı gitti. Böylece İslâm’i duyarlılık azaldı ve şirk aşırı yorumlarla tâmir edilemeye başlandı. Meselâ demokrasi şirkine, “şûrâ gibidir” denmeye başlandı.

Evet; şirkin tâmiri yâni şirki “şirk” olmaktan çıkarmak, hak ile bâtılın kaynaştırılması yoluyla oldu-oluyor. Hâlbuki Kur’ân hak ile bâtılın ayrışmasını olmazsa-olmaz olarak görür ve emreder. Çünkü hak ile bâtılın birlikteliği şirkin ta kendisidir ve zâten şirk budur:

“Allah’a ve âhiret gününe îman eden hiç-bir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah’a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşîretleri (soyları) olsun…” (Mücâdile 22).

Zâten hakkın olduğu yerde bâtıl bulunamaz ve yok olur gider, çünkü:

“De ki: ‘Hak geldi, bâtıl yok oldu. Hiç şüphesiz bâtıl yok olucudur” (İsrâ 81).

Câhiliye ile İslâm arasında hiç-bir zaman uzlaşma olmaz. Seyyid Kutup:

“Câhiliye, belli bir zamâna özgü târihi bir dönem değildir. O, bir durum ve vaziyettir. Ve câhiliye bugün, yeryüzünün her tarafını sarmıştır. Bütün gruplar, ideolojiler, mezhepler, düzenler ve rejimler, Allah’ın kullar üzerindeki mutlak hâkimiyetini reddederek, kulların kullara hâkimiyeti esâsı üzerine kâim olmuşlardır. Bütün sistemler, insanın görüşü olmakla, insanı ilahlaştırmışlardır. Dolayısıyla insanlara hükmetmek için indirilen ilâhi şeriat, hayattan uzaklaştırılmıştır. Bu nizamların şeklî görünümleri, amblemleri, işâretleri, isimleri, sıfatları, taraftarları ve metodları farklı da olsa, Allah’tan başkasının uydurması olmaları bakımından aynı karakteri paylaşmaktadırlar. Hepsi de câhiliye vasfıyla belirginleşmektedir. Buna göre, yeryüzünün câhiliye tarafından istilâ edildiği, beşerin hayâtına câhiliyenin hükmettiği ve İslâm’ın hayattan uzaklaştırılıp, sâdece ismen vâr olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

İslâm ile câhiliyenin yolun ortasında, daha doğrusu herhangi bir yolda buluşmaları mümkün değildir. Bu durum İslâm ile her zaman ve her çağdaki câhiliye sistemleri arasında her zaman geçerli olan bir kuraldır. Bu kural dünkü câhiliye için olduğu gibi, bu-günkü câhiliye için de, yarınki câhiliye için de geçerlidir. İslâm ile câhiliye arasındaki uçurum aşılmaz niteliktedir. İkisini bir noktada buluşturmak için bu uçurumun üzerine bir köprü kurmak imkânsızdır. Bir şeyi paylaşmaları, iletişim kurmaları mümkün değildir. Aralarında sürekli bir çatışma vardır ve sonuçta uyuşmaları söz-konusu değildir” der.

Şükrü Hüseyinoğlu:

“Tüm Peygamberler gibi bizim de her şart altında yapmamız gereken, hakla bâtılın arasını ayırmak ve kendi gemimizin inşâsına yönelmektir. Câhiliye gemisini/gemilerini onarmaya başında namzet olmak ilkesel olarak da, reel-politik olarak da yanlış bir tercihtir. Temel felsefesi ve işleyişi îtibâriyle İslâm’a dayanmayan tüm toplumsal ve siyâsal işleyişler İslâm’a göre câhiliyedir. İslâm’la câhiliye aynı yapı içerisinde, uyum içinde yaşayamazlar. Bir yerde ya câhiliyenin hâkimiyeti vardır yada İslâm’ın. Bunun ortası yoktur. Câhiliyenin hâkim olduğu coğrafyalarda müslümanlara düşen, yoğun ve sistematik dâvet çabalarıyla, gerçekte bir örümcek evi kadar zayıf olan câhiliye yapısını çökertmeye ve kendi akîdevi temelleri üzerine hakkı hâkim kılmaya çalışmaktır” der.

Kur’ân, “zihnî-mânevi bir orgazm” aracı değildir. Kişi Kur’ân’ı okuduktan-dinledikten sonra yada bir Kur’ân sohbeti! yapılan yerden çıktığında relâks olup rahatlıyorsa Kur’ân’ı idrâk edememiştir ve onu yanlış anlamıştır. Tam-aksine, Kur’ân, okunduğunda kişiyi rahatsız etmeli, öfkelendirmeli ve uykusunu kaçırıp dik tutmalıdır. Zîrâ Kur’ân, zulmün ayyuka çıktığı zamanlarda zirveleşen bir eleştiri, îtirâz ve isyânın sesidir. Bu îtirâz ve isyân, şirkin hoş görülmesine karşı olan bir îtirâz ve isyândır. Çünkü zamânımızda en çok da müslümanların çabasıyla şirkin tâmiri popüler hâle geldi. Şirk tâmir edilmeye başlandı ve güyâ tâmir edilince de şirk tevhide döndü ve bunu onaylamayan ve desteklemeyenler yobaz, câhil, aykırı ve terörist olarak görülmeye ve gösterilmeye başlandı.

İslâm’ın eylemlerinden biri olan namazı kılmadıkları hâlde birilerinin hâlâ kendilerini İslâm dâiresinde görenlerle; Kur’ân’ın yönlendirdiği eylemler yerine tâmir ettikleri şirk-merkezli eylemleri yapmakla İslâm dâiresinde kaldıklarını zannedenler arasında bir fark yoktur.

Kur’ân baştan sona, hayâtın işleyişini insanın değil, Allah’ın belirlemesini emreden, aksi-hâlde kaosun kaçınılmaz olduğunu söyleyen bir kitaptır. Kur’ân Dünyâ’yı-hayâtı Allah’tan başkalarının düzenlemesini şirk olarak gösterdiği hâlde birileri, bir şirk sistemi olan demokrasiye tevhid gibi sarılmakta ve şirki böylece tâmir ettiklerini sanmaktadırlar.  

Bâtıl sistemler eğri bir cetvel gibidir. O eğri cetveli (meselâ demokrasiyi) Hz. Ömer’in eline de verseniz ondan düz (âdil) bir çizgi çıkaramazsınız. Çünkü doğasında bir yamukluk vardır şirk-merkezli olduğu için.

Şirki istediğiniz kadar yorumlayın, istediğiniz kadar değiştirin, yine de tâmir etmiş olmazsınız. Tâmir olmadığı için de sürekli olarak ârıza verir. Bir istatistiğe göre Türkiye’de adliyelerde verilen 100 karardan 62’si değiştirilip düzeltilmiş. Yâni bir tutarlılık yok.

Şu âyetler şirkin tâmir edilemeyeceğini, sâdece yok edileceğini bildirir:

“De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu. Zâten bâtıl yok olmaya mahkumdur” (İsrâ 81).

“De ki: Hak geldi, artık bâtıl ne bir şey ortaya çıkarabilir, ne de geri getirebilir” (Sebe’ 49).

“Hayır, biz hakkı bâtılın üstüne atarız da o onun beynini parçalar, derhâl (bâtılın) canı çıkar. Allah’a yakıştırdığınız niteliklerden ötürü de vay size!” (Enbiyâ 18).

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ağustos 2016













Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme