11 Ağustos 2016 Perşembe

Masa-başı Din


“Mü’minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) va’detmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır” (Nîsâ 95).

 

İslâm sâdece anlatılmaz, yaşanır. Aslında yaşanarak anlatılır en iyi şekilde. Buna göre, din; oturulup durulan yerde hakkıyla hem anlaşılamaz-idrâk edilemez, hem de hakkıyla anlatılamaz. Çünkü ilk başta okuyarak dinleyerek bilgi edinilse de, İslâm salt bir felsefî sistem olmadığı ve bir hayat-dîni olduğundan, onu en iyi şekilde hayâtın tam ortasında amel-eylem hâlindeyken idrâk edebilir ve amel-eylem ile örneklik sergileyebilirsiniz. Hem zâten bu din sâdece okuma-yazma bilenlere, üstün zekâlılara, dâhilere, cins kafalılara gelmemiştir ki. Okuma-yazma bile bilmeyen, aklı fazla almayan kişilere de gelmiştir ve bu kişiler okumaktan-dinlemekten daha çok, amel ve eylemlerle idrâk ederler ve tatmin olurlar. Zâten Peygamberimiz de, Kur’ân’ın âyet-âyet, kelime-kelime bir tefsirini yapmamış, onu “sünnet” dediğimiz amel-eylem şeklinde “güzel bir örneklik” olarak ortaya koymuştur ve bu örneklik toplumun -kâfirler dâhil- tüm kesimleri tarafından idrâk edilmiştir. Ortada gizli-kapalı bir şey kalmamıştır ve Peygamberimizin “vedâ hutbesi”nde “tebliğimi en iyi şekilde yaptım mı?” sorusuna tüm cemaat hep bir ağızdan “evet” cevâbını vermiştir. Demek ki tebliğin en iyi şekilde yapılması, işin ilmî yönünden daha çok, amel-eylem yönü ile ilgilidir.

 

Modern zamanlarda müslümanların (İslâm’ın değil) yenilgisi ve batı’nın hâkimiyeti ile birlikte, müslümanlar amel-eylemden tamâmıyla uzaklaşmışlar ve lâik-seküler-liberâl-demokratik batı değerleri doğrultusunda dîni ilgilere yönelmişlerdir. Bu aslında batı’nın müslümanlara; “sakın masa-başından kalkmayın” tâlimâtıdır. Bu ideolojilerin istediği din-ilgisi şekli, zinhar amele-eyleme dönmeyen ve dönmeyi düşünmeyen ve dînin sâdece bilgiyle, kültürle canını çıkarırcasına uğraşmak ve bu uğraşın içinde boğulmak şeklindedir. Hâlbuki müslümanları Dünyâ’ya hâkim olmaktan uzaklaştıran şey amelden-eylemden ayrılmaları olmuştur. Bu nedenle amele-eyleme daha fazla ağırlık vererek yeniden dünyâ-hâkimiyeti için çalışacaklarına, tam da tağutların istediği gibi; toplumsal hiç-bir görünümü olmayan düşüncelere yönelmişler ve sâdece kişisel gelişim ile ilgili olmuşlar, fakat kişisel gelişimi de toplumda örneklik sergileyemeyecek şekilde tâli alanlara has kılmışlar ve onların içinde boğulmaktadırlar. Bu tutumlarıyla mecbûren Peygamber örnekliğini blôke etmektedirler ve zâten Peygamber örnekliğini aşırı yorumlarla hayattan uzaklaştırmaktadırlar.

 

Şükrü Hüseyinoğlu:

 

“İslâm’i hareketin yegâne örnekliğini teşkil eden Nebevî hareket metodundan söz edildiğinde, konuyu, “bunu program hâline getirmek lâzım, yoksa soyut olmaktan öteye geçmez” şeklinde değerlendirmek ne kadar sıhhatlidir?.

 

Nebevî hareket metodu, bizzat yaşanmış somut bir sürecin ifâdesidir ve hayâtın içinde pratize edilmiş canlı bir örnekliğin adıdır. Bugün yapılması gereken de, oturup program üreteceğim diye teoriye boğulmak yerine, bizzat hayâtın içinde, mücâdele alanında Kur’ân’i ilkelerin şâhidliğini yapmak, Nebevî yolu izlemekten başka bir şey olmamalıdır. Hayâtın içinde, mücâdele ortamında bulunulduğunda, zâten Kur’ânî ilkelerden ve Nebevî örneklikten neşet eden bir program vardır ve bu programın yeniden üretilmesi, çağın idrâkine söyletilmesi mümkün olacaktır.  

 

Kur’ân’ın insanoğlu için şifâ olduğunda kuşku yoktur. (Bkz. Fussilet 44, İsrâ 82, Yûnus 57). Lâkin Kur’ân’ın şifâ oluşu, onun hükümlerinin gereğinin yapılmasına bağlıdır. O, âlemlerin Rabbinin insanoğlu için bildirdiği reçetedir. Bu reçete gereği yapılmayıp, evlere, boyunlara vs. asılmakla kimseye şifâ olmaz. Unutmamak gerekir ki sorunların çözümü, ancak Kur’ân’ın sunduğu çözümlerin hayâta geçirilmesiyle mümkün olabilir. Yoksa âyetleri yalnızca okumak veya ezberlemekle sorunlar çözülmez” der.

 

Sürekli masa-başında okuma-anlama (“okuduktan sonra anlama” ne demekse), Kur’ân’ın canını çıkarırcasına didiklemekle yaptıkları iş, Nasreddin Hoca’nın; “Koyunların yünleri çalılara takılacak, sonra onları toplayıp ip yapacağım, sonra da bu ipleri pazarda satıp sana borcumu ödeyeceğim” demesine benziyor. Bu hiç-bir zaman gerçekleşmeyecek olan bir hayâldir.

 

Çok ilginçtir ki; masa-başında otururlarken Kur’ân’ın açık amel-eylem âyetlerini okuyorlar ve buna rağmen sıradaki diğer âyete geçip Kur’ân’ı okumaya devâm ediyorlar da amele-eyleme geçmeyi düşünmüyorlar ve amel-eylem ile ilgili âyetleri aşırı yoruma boğuyorlar. İyi de ameli ne zaman yapacaksınız?. Amel-eylemi, ilgili âyeti okuduğunuz anda yapmıyorsanız, diğer zamanlarda niye yapasınız ki?.

 

Din, masa-başı olunca sözün gücünün temsilciliği değil de, gücün sözünün temsilciliği yapılmaya başlanır. Çünkü amelde-eylemde olunmadığından, kendilerinin herhangi bir güçleri olmayacaktır. Hattâ hareket edecek mecâlleri bile bulunmayacaktır. Okuduktan sonra, ibâdetten sonra eyleme geçildiğinde güç toplanabilecektir ancak. Yoksa bilgi biriktirmek amelsiz olunca bir güç oluşturmaz. Amelsiz olunca o şeyin ameleliği yapılır ancak.

 

Atasoy Müftüoğlu:

 

“İslâm’i düşünce, biriktirilen bir düşünce değildir” der.

 

Mehmet Âkif Ersoy:

 

“Hayâta geçirmek var ya?. İşte bütün mesele orada” der.

 

Aliya İzzetbegoviç:

 

“Kur’ân edebiyat değil, hayattır” der.

 

Yapılan şey sürekli “geviş getirmek”tir. Fakat unutulmasın ki geviş getirmek “inek”lere mahsustur.

 

 “Güzel söz O’na yükselir, onu da sâlih amel/faydalı iş yükseltir” (Fâtır 10).

 

Eylem ile gerçeklik aynı şeydir. Eylemi olmayan söylemlerin gerçekliği olmadığı için, doğruluğu da sonsuz şekilde tartışmalıdır.

 

Kardeşlerim!, masa-başında yaptığınız şeyler işe yaramıyor. Masa-başında Kur’ân’ın kelimelerinin analizini yaparak, insanları-Dünyâ’yı mazlûmiyetten-perişanlıktan kurtarmayı düşünmek zavallılıktır.

 

“Görmedin mi; onlar, her bir vâdide vehmedip duruyorlar ve gerçekten onlar, yapmayacakları şeyleri söylüyorlar/konuşuyorlar” (Şuârâ 225-226).

 

Din/İslâm, neyin söylendiği ile değil, neyin göze alındığı ile ilgilenir. Seyyid Kutup:

 

“Şurası bir gerçektir ki, bu dînin hakîkatini, amelî metodundan ayırmak imkân hâricidir. Allah’a yemin olsun ki, binlerce konferans, milyonlarca vaaz, yüzlerce kitap, milyonlarca dergi, gazete, broşür aslâ İslâm’ın yaşandığı ve hâkim olduğu ufak bir mahalle kadar etkili olamaz” der.

 

1.400 yıl sonra hâlâ “masa-başı Kur’ân’ı anlama çalışmaları” yapılmasının nedeni, gerçekle yüzleşmekten korkulmasıdır. Amele-eyleme dönmekten korkulmasıdır. Sürekli masa-başında olmak, kişiyi korkaklaştırır zîrâ.

 

Kur’ân, hayâtın kesintisiz akışkanlığı ve dinamikliği içinde nâzil olduğu için, onu masa-başında “yazılmış bir metin” gibi algılama ve bu algıyla okuyup doğru anlama imkânı pek yoktur.

 

Kur’ân eyleme dönmediğinde dile vurur vesselam.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ağustos 2016

 

 

 

 

 

 

 

4 yorum:

  1. Selamun aleykum. Sizinla Allah rızası için görüşmem gerek. Bana lütfen https://www.facebook.com/serdarakka adresinden ulaşın. Allah razı olsun.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Aleyküm selam.. Serdar kardeşim, facebook'um yok. Hotmail adresim: a_harun1974@hotmail.com. Vesselam.

      Sil
  2. ELBETTE, KURANI KERİMİ OKUMAK doğru anlamak ve anlatmak istediği manaları yaşama yazmaktır.
    https://www.facebook.com/photo.php?fbid=1680609905561463&set=a.1428438134111976.1073741827.100008374086757&type=3&theater

    YanıtlayınSil
  3. ONLAR YAŞAMLARIYLA ŞEHADET ETMEKTEDİR YA BİZ https://www.facebook.com/photo.php?fbid=1605910343031420&set=a.1428438134111976.1073741827.100008374086757&type=3&theater

    YanıtlayınSil