13 Ağustos 2016 Cumartesi

Lâiklerin Arap ve Doğulu Düşmanlığı



“Ey îman edenler, âdil şâhidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kîniniz, sizi adâletten alıkoymasın. Adâlet yapın. O, takvâya daha yakındır. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır” (Mâide 8).

Türkler dinlerini Araplardan ziyâde Îran’lılardan öğrenmişlerdir. İslâm Türk’lere, Samâniler aracılığı ile Fars imbiğinden geçerek ulaşmıştır. Bu nedenle de Türk-İslâm anlayışı, bâtınilik/tasavvuf-merkezlidir. Zâten Mekke ve Medîne’de tasavvufa-bâtıniliğe rastlayamazsınız. Îran’ın dinleri ile tasavvuf arasında fazla bir fark yoktur. Hint dîni ile büyük benzerlik gösteren Îran dinleri, Türklerin kadim dinleri-felsefeleri olan “gök-tanrı” ve “Şamanizm” ile de büyük benzerlikler gösterir. Bu dinlerin etkileri hâlen de yürürlüktedir ve halkın din diye peşinden gittiği hurâfeler, Îran dinleri ve Şamanizm-merkezlidir. Hattâ Türklerin büyük târikat-tasavvuf lîderleri ve âlimleri olan Bahauddin Nakşıbendi, Abdulkadir Geylâni, Gazzâli, Celâleddin Rûmi vs. hep Îran ve o bölgelerde yetişen kişilerdir. Bu kişiler, İslâm’ı eski dinlerin düşüncelerin de bir sentezi ile birlikte getirmişlerdir Türklere ve Türkiye’ye. Bu nedenle olsa gerek, Türklerin Araplarla pek sıkı ilişkileri olmamıştır. Tabi Selçuklu ve Osmanlı nedeniyle onları tâbi olarak kabûl etmişlerdir. Zîrâ bu devletler zamânında İslâm’ın merkez şehirleri olan Mekke ve Medîne bile Osmanlı kontrôlünde olduğundan, buralar da Osmanlı toprakları olarak görülmüştür.

Fakat 18. yüzyıl ile birlikte batı’nın görece yükselişe geçtiği zamanlarda bir batı-hayranlığı oluştu ve bu durum Osmanlı’nın tasfiye edilip batı zihniyeti merkezli Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda ve zâten başta İngiliz’lerin de bastırmasıyla Arap ve Ortadoğu ile ilişkiler neredeyse tamâmen kesildi. Cumhuriyetle birlikte doğuya ve ümmete kapanan Türkiye, batı-merkezli bir düşünce içinde olduğundan, sürekli ihânet gördüğü batı ile ilişki içine girdi. Bu lâiklik ve demokrasinin oturtulması için şarttı. Fakat dibimizdeki orta-doğudan uzaklaşmış olduk ve 2010 yılına kadar bir-çok şeyden mahrûm kaldık.

Araya fitne sokarak Türkleri Araplardan ve doğudan uzak tutmak isteyen batı’lılar, dîni aynı olan iki toplumu, attıkları iftirâlar ile iyice uzaklaştırdılar ve artık Türk toplumu da Arap düşmanı oldu çıktı. Halifeliğin kaldırılması batı’nın isteği ve zorlamasıyla olmuştur. “Çimento” işlevi gören halifelik kalkınca Osmanlı/Türk’ün müslüman-dünyâ ile ilişkileri kesilecek, İslâm-dünyâsı zayıflayacak ve sonunda da müslüman-coğrafyada bulunan yer-altı ve yer-üstü zenginlikler bir baskı ile karşılaşılmadan batı tarafından kolaylıkla sömürülebilecektir ve de aynen böyle olmuştur. Fakat bu projenin tutması için milletleri bir-birine düşman etmek gerekiyordu ki bunu da çeşitli söylemler ile gerçekleştirdiler. Meselâ Türklere: “Arap’lar sizi arkadan vurdu/vuruyor” derlerken; Araplara da: “Bu Türkler de dinden çıktı ve sizi kendi hâlinizde savunmasız bıraktı” dediler. Bunu uzun zamandır sünnî-şii düşmanlığı olarak da devâm ettiriyorlar. İslâm-dışı (seküler) öğretiler ve kültürle bu düşünceler ve düşmanlıklar çok kolay oluşturulabildi. İslâm-dünyâsının hâl-i pür melâlinin nedeni budur (birliğin bozulması). Gerisi hikâye. Şükrü Altın:

“Araplar bizi arkadan’ vurdu söylemi târihi safsatadır. Bunu yönümüzü batı’ya dönmemiz için söyleyenler ayrıca gaflet içerisindedirler. Bizi arkadan vuran, vatanımıza, bayrağımıza, toprağımıza, malımıza, nâmusumuza, onurumuza, birliğimize kast eden her zaman “haçlı batı” olmuştur. Bu târihte de böyleydi, şimdi de böyle. Batı’lı haydutları dost belleyip Arap kardeşlerimize sırt dönmek târihi olduğu kadar stratejik de bir hatâdır. İstiklâl harbinde Anadolu insanıyla berâber düşmana karşı göğüs-göğüse çarpışan Araplar vardı, Çanakkale’yi geçilmez kılan Araplar vardı, bizlere duâlarını gönderen Arap analarımızın yanı-sıra maddî anlamda yardım gönderen binlerce Arap kardeşimiz vardı. Bunları yok sayarak ‘Araplar bizi arkamızdan vurdu’ demek târihi bir söylem değil, ideolojik bir safsatadan ileriye gitmez” der.

Tek-parti döneminde yaklaşık 25 yıl boyunca haccın yasaklanması da bu yüzdendir. Lâik kesim bu nedenle hacca uzaktır. Hacca gitmeyi; “Araplara para yedirmek” olarak görürler. Hâlbuki hac, Allah’ın bir emridir ve çok eski bir ibâdet şeklidir. Pâris’e gitmeyi hacca gitmekten üstün görenler nedense “Fransız’lara para yedirdikleri”nden rahatsız olmazlar.

Evet; bu bir zihniyet değişimiydi ve müslümanların daha önceleri kardeş gibi yaşadıkları ülkelerle ve bu ülkelerin âlimleriyle arası kopmuştu. İrtibat 70’li yıllardan sonra hızlandı, 80 ile 90 arası da tavan yaptı. Bu nedenle bu âlimler ve bahsettikleri düşünceler “ithâl” değildirler.

Cumhuriyet ve tek-parti döneminde ilmî alanda da bir kopuş olmuştur. Ümmet bir zamanlar İslâm’ı yeniden Dünyâ’ya hâkim kılmak için birlikte çalışmışlardı. Bu nedenle birilerinin zannettiği ve sürekli dile getirip durduğu gibi İslâm’cılık ithâl değildir. Cumhuriyet’in Arap ve doğu düşmanlığı nedeniyle uzunca bir süre kopan ilişkinin, bir-süre sonra yeniden irtibat kurularak canlandırılması ameliyedir. Mevdûdi, Seyyid Kutup, Ali Şeriati vs. ile “ümmet fikri”nin yeniden canlanması amaçlanmıştır. Hamza Türkmen:

“1980 ihtilâli yapıldığında Devlet, evrensel Kur’ân bütünlüğünde hayâtı yorumlayacak İslâmî yayınları ‘kökü dışarıda’ olarak nitelendiriyordu. Ama klâsik, mezhebî, millî dindarlık düzeyindeki yayın faaliyeti herhangi bir engelle karşılaşmıyordu” der.

Yâni, Seyyid Kutup, Mevdûdi, Şeriati ithâl de; Robinson Crusoe, La Fontaine, Dostoyevski, Tolstoy vs. ithâl değil mi?. Asıl ithâl olanlar bunlardır. Bir şeyin yada kişinin ithâl olmasının, öz-güveni sağlam olan İslâm ve müslümanlar için bir önemi yoktur. Fakat lâik dönemde Arap ve doğu ülkeleriyle irtibâtın kopartıldığı gibi, bu ülkelerin âlimleri ile de irtibat koparıldı ve din baskılanmış olduğundan ve zâten 1.000 yıldır kullandığı alfabesi değiştirildiğinden ve halk bir gecede câhil bırakıldığından dolayı cılız bir İslâm’i anlayış oluşturulmuştu. İşte 70’li yıllarla birlikte başlayan ve 80’lerin sonunda zirve yapan bu âlimlerin “İslâm’cılık ve ümmet” düşüncesini anlatan tercüme kitaplar ithâl değildir. “Ümmet” denildiğinde bir ithâllikten bahsedilmesi abes olur. İlyas Dönmez:

“Kitaba açlık vardı. Bu kitaplarla Dünyâ’yla irtibat kurduk. Türkiye içine kapanmıştı. Batı klâsikleri dışında, MEB çevirileri dışında kitap yoktu. 1985-95 yılları arası âdeta altın çağ oldu. Yoğun bir okuma, yoğun bir yayıncılık faaliyeti vardı” der.

Ümmetin 1/3’ünü oluşturan Araplar da ümmetin bir parçasıdır. 2005 yılından bu yana krizin görece teğet geçmesinin ve Türkiye’deki zenginlerin ekonomik alanda çok fazla hırpalanmamasının (garibanlar her zaman ve her şartta hırpalanırlar) nedeni Arap sermâyesidir. Daha önce, Arapların parasını; petrôlünü yiyenler yiyordu. Çünkü Araplar ilişki hâlinde olmadıkları Türkiye’de yatırım yapmıyorlardı. Zîrâ batı’lılar bizi Araplardan uzak tutarlarken, kendileri sıkı-fıkı oluyorlardı ve her türlü ticâri ilişkileri de canlıydı.

Türklerin Araplardan uzak durmayı çabuk benimsemesinin ve Araplardan uzak durmasının nedeni “din”dir. Bâzı yönden doğru olmakla birlikte batı tarafından pohpohlanan; “Osmanlı’nın yanlış bir din inanışı olduğu için batı’dan uzak kaldık ve sonra da yenilgiler yaşadık ve geri kaldık” düşüncesinde olanlar “günah keçisi” olarak dîni gördü. Dîne düşman olununca da İslâm dîninin çıkış-yeri ve merkezi olan Mekke ve Medîne-merkezli Arap ve doğu düşmanlığı da başlamış oldu.

Yine birileri de, Arapların gece-gündüz âlem yaptıklarını, oryantâl danslar eşliğinde ülkelerini batı’lılara sattıklarını zannediyorlardı ve bu nedenle Arap gıcıklığını sürdürüyorlardı. İsrâil’in Filistin işgâlini, “Filistinliler topraklarını onlara sattılar ve topraklar İsrâillilerin oldu” zannediyorlar. Bu düşünüş aslında, batı’lıların ve İsrâil’in, başta Türkler olmak üzere müslümanları kandırmak için uydurduğu ve yaptıkları haksız-hukuksuz işgâllerini gizlemek için uydurdukları palavralardır. İşin gerçeği İsrâilliler ve batı’lılar, Filistinlileri çok-çok ucuz fiyatlarla topraklarını İsrâillilere satmaya zorlamışlar ve hattâ onları zorunlu sürgünlere göndererek topraklarına çökmüşlerdir. Satın alınan topraklar yüzölçümün 1/1.000 bile değildir ve hiç-bir ülkeye, toprakları satın alınarak sâhip olunamaz.

Zamânında ehliyet almak için gittiğim sürücü kursunda birine, Arabistan’da ehliyet nasıl alınıyormuş biliyor musun” diye oradaki ehliyet alma şeklinden bahsedeceğim sırada, “bana sakın Araplardan bahsetme” diyerek Arap-düşmanlığını göstermişti. Tabi bu kişinin sol kökenli lâik biri olduğunu söylemeye gerek yok.

Tüm bu yapılanlar, ümmeti bölmek için uydurulan şeytan-işi politikaların bir sonucudur ve sâdece Türklerle Araplar arasında değil, diğer İslâm ülkeleri için de geçerlidir. Hattâ bu ayrışmayı en çok da mezhepler üzerinden yapmışlardır ve yapmaktadırlar. Bu durum ümmetin parçalanmasına neden oluyor ve “bizi” zayıflatıyor. Zâten baktığımızda başta müslümanların ülkeleri işgâl altında bombalanıyor ve en çok da müslümanlar ölüyor. Ümmet birbirini ayrı ve yabancı gördükçe bu zulüm bitmeyecektir. Ümmet ve insanlar arasında çeşitli nedenlerden dolayı oluşturulan sûni ayrılıklar Kur’ân’da yasaklanmıştır. Arapları, Afrika’lıları, doğuluları “uzak durulması gereken yabancılar” olarak görmek yanlıştır. Zîrâ Kur’ân’da bu farklılıklar “âyet olarak” söylenir:

“Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O’nun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için gerçekten âyetler vardır” (Rûm 22).

“Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve ‘birbirinizi tanımanız ve tanışmanız’ için sizi halklar ve kabîleler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvâca (samîmiyet ve sorumluluk bilincinde) en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır” (Hucurât 13).

Bu düşmanlığı ve gıcıklığı ortaya çıkaran şey, ulus-devlet ve milliyetçilik-ırkçılık düşüncesidir. Bu tutumdan vazgeçmediğimiz müddetçe her tülü oyuna, sömürüye darbeye vs. açık hâlde kalmaya devâm edeceğiz. Allah Kur’ân’da bizi bu tür ayrışmalardan şu şekilde sakındırır:

“Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle berâberdir” (Enfâl 46).

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ağustos 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme