10 Ağustos 2016 Çarşamba

İslâm İlke Odaklı Mı, Sonuç Odaklı Mı?



Pragmatizm, modern insanı tutuklamış olan bir felsefedir. Öyle ki, modern insan sonunda bir fayda-haz duymadığı şey ile ilgilenmiyor artık. O şey, ancak başarıyla sonuçlanacağı kesin ise ilgisini çekiyor. Riskli olan ile hem ilgilenmiyor hem de riskli olandan çok korkuyor. Fakat unuttuğu şey şudur ki, sünnetullah gereği hiç-bir şey, ilk denemede başarılı olmaz. Mutlakâ bir eksiği-gediği kalır. Bu, kulun Allah olmadığını görmesi içindir. Zîrâ mükemmeli bir-anda ancak Allah yapabilir. Yâni insan ilk denemede mutlak olarak başarılı olamaz. Bir şey ancak, en azından bir-kaç aşamadan-denemeden sonra en ideâl duruma gelebilir. Zâten işin bedeli de budur. Bu bedel uğruna çekilen sıkıntılardır nihâyetinde başarıyı getiren. Allah o azmi gördüğünde başarıyı verir. Bu durum her alanda olduğu gibi dîni alanda da aynıdır.

Dîni alanda; “zafer değil sefer odaklı olmak gerekir” sözü doğru ama eksiktir. Bir şeyin başarılı sonuç vermesi insanı sevindirir ama, dindeki amaç sâdece; “tek dünyâlı olanların mutlak başarı hedefi” gibi değildir. İslâm, amaca giden yolları da, sonu başarısız olsa da bir başarı ve artı-değer olarak görür. “Hâkim hükmünde isâbet ederse iki sevap, yanılırsa tek sevap kazanır” denir. Yâni bir konuda kişinin niyeti samîmi ise, yanıldığında bile Allah onu artı bir değer olarak kabûl ediyor. Fakat İslâm’ın bir hedefi vardır ve Allah bu hedefe ulaşılmasını ister. Kur’ân bir hedefe ulaşmada hem hedefi söyler, hem de metodu açıklar:

“Allah, içinizden îmân edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara vaâdetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl güç ve iktidâr sâhibi kıldıysa, onları da yer-yüzünde güç ve iktidâr sâhibi kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır. Dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve elçiye itaat edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş olursunuz” (Nûr 55-56).

Modern müslümanlar, sürekli sefer hâlinde kalmayı yeğlemeye başladılar. Bu durum, gayr-i İslâmî olana alan açıyor. Sürekli sefer hâlinde olunmalıdır fakat sürekli sefer hâlinde kalınmamalıdır. Sürekli sefer hâlinde kalmanın da bir anlamı yoktur. Zîrâ sürekli sefer hâlindeyken yâni hedefe ulaşılmamışken, hedefin gerekçesi sürer gider. Belki birileri henüz hedefe ulaşılmamış olduğundan dolayı çeşitli sıkıntılar çekmektedir. “Ancak hedefe ulaşıldığında giderilebilecek” iyiliğe geç kalınmış olur.

İslâm bir oyun ve oyalanmaca değildir ki “hedef” (sonuç) küçük görülsün ve “biz sürekli sefer (ilke) hâlinde kalalım da”.. gibi laflar edilsin. Sürekli sefer hâlinde olmak, sürekli bir hedefe kilitlenilmiş olmak demektir. O hedefi yakalamak seferin gâyesidir. Seferde olmanın bir gâyesi vardır yâni. Zâten peygamberler de bu hedefi (sonuç) gözeterek mücâdele etmişlerdir. Yoksa İslâm, bâzı dinler-felsefeler gibi hedefi ve bir amacı olmayan “boş laflar dîni” değildir. Peygamberlerin toplumlarıyla zıtlaşmalarının nedeni de budur zâten. Zîrâ peygamberler hem kişisel anlamda hem de toplumsal anlamda bir “değişiklik” için gönderilmişlerdir. Allah, peygamberini gönderdiği toplumun gidişâtından râzı olmadığından peygamberini göndermiştir ve orada bir değişiklik istemektedir. O hâlde bir hedef vardır. O hedefe ulaşılmaya çalışılmalıdır. Tüm peygamberler bu nedenle gönderilmişlerdir. Tabi bâzıları hedeflerine ulaşabilirlerken bâzıları da ulaşamamışlardır. Hedeflerine ulaşamayanlar, işlerini savsakladıklarından ve seferde olmadıklarından değil, toplumsal nedenlerden dolayı hedeflerine ulaşamamışlardır. Fakat o hedef doğrultusunda tüm gayretleriyle çalıştıkları için Allah onları başarılı saymış ve hedefe ulaşamamış olan peygamberlerinin de Kur’ân’da zikredilmesini istemiştir. Onların yaptıklarından örnekler vermiştir. O hâlde bir hedef vardır ve o hedefe ulaşılması için gereken her-şey yapılmalıdır. Fakat yine de hedefe ulaşılamıyorsa başarısız olunmuş olmaz. Şu da var ki, hedefe ulaşanlar, o hedef peşinde olanlardır, yâni seferde olanlardır. Zafere ancak seferde olanlar ulaşabilir.

Hz. İbrâhim için yakılan ateşi söndürmek gâyesiyle su taşıyan karıncanın-kuşun hikâyesi çok meşhûrdur:

“Nemrud, ona karşı gelen Hz İbrâhim Peygamber’in ateşte yakılması emrini vermiş. Meydanda odunlardan büyük bir yığın yapıp odunları tutuşturmuşlar. O kadar büyük bir alevmiş ki bulutlara kadar yükselmiş. Bütün hayvanlar ateşten korkmuş kaçmış.  Nemrud, ne güçlü bir kral olduğunu herkes anlasın, görsün istemiş. Nemrud’un askerleri İbrâhim Peygamber’i mancınıkla ateşin tam orta yerine atacaklarmış. Bu sırada göklere kadar varan ateşe doğru bir karınca ağzında küçücük bir damla su ile telaşla gidiyormuş.  Başka bir karınca onun bu telâşını görüp sormuş:

-Acele ile nereye gidiyorsun?.
-Telaşla yetişmeye çalışan karınca, ağzındaki bir damla suyu ellerinin arasına alıp cevap vermiş:
-Haberin yok mu?. Nemrud, İbrâhim Peygamber’i ateşe atacakmış. Meydana ateşin olduğu yere su götürüyorum.
Diğer karınca kahkahalarla gülerek demiş ki:
Senin yanan büyük ateşten haberin yok mu?. Ateşe hiç bakmadın mı?. Ne kadar büyük, senin bir damla suyun ateşe ne yapabilir ki?.
Bir damla su taşıyan karınca:
Olsun, hiç olmazsa hangi taraftan olduğum anlaşılır”.

İslâm’da hedef önemlidir ve peygamberler bu amaçla gönderilirler. Fakat buradan İslâm’ın pragmatist bir din olduğu anlaşılmamalıdır. İslâm salt faydacı bir din değil, zulmü bertarâf edip, her iki âlemde de insanların mutluluğunu-huzûrunu amaçlayan bir dindir.  

Zafer-odaklı değil, sefer-odaklı sözü doğru fakat eksiktir. Zafere ulaşılmadığında İslâm’i hareketin değerinde bir düşüş olmaz, fakat zafere ulaşılırsa değeri artar. “Zafer hedefli bir sefer” İslâm’ın metodudur. Yolda bâzen yenilgiler ve başarısızlıklar da olur fakat yenilgi ve başarısızlıkla biten bir şey hedeflenmez. Kur’ân da böyle bir şey emretmez. İslâm ve müslümanlar-mazlumlar bu Dünyâ’ya rezil olmak için gelmemişlerdir.

İlk başta önemli olan şey, tâğutun reddedilmesi, şirkten uzak durulmasıdır. Fakat bunun için İslâmî bir alanın da olması zorunludur en nihâyetinde. O hâlde İslâmî bir ortam hedeflenmelidir. Salt sonuç-odaklı olunca da âhiret bilinci zarar görür. Çünkü Dünyâ’ya gereğinden fazla değer atfedilmiş olur. Salt sonuç-odaklı olduğunda bir-çok tâvizler de veriliyor. Sonuçta ilke-milke kalmıyor ortada. Görece zafere ulaşılmış olsa bile o zafer(!) İslâm’ın zaferi olmuyor. Tevhid-merkezli İslâm dîninde tâviz olmaz çünkü.

Hedefe ulaşılamıyor diye seferden vazgeçmek de olmaz. Sefer de bir hedeftir çünkü. İlke de bir hedeftir ve Allah kullarının ilkeli olmasını ister. Yılmaz Çakır:

“…İlkeli olmanın maddî karşılıklarının hemen görülmemesi, belki de hiç görülmeyecek olması, cenneti satın almaları istenenler için pek bir şey ifâde etmese gerektir” der.

Hedef zaferdir fakat zafere ulaşılmıyor diye seferden vazgeçilemez. Zafere ulaşılmıyor ise sefere de mi ulaşılmıyor?. Biz her dâim sefer üzere olalım ki bu damar sürüp gitsin ve biz göremesek de birileri zafere ulaşsın.

“Allah, insanın elinin dolu olup-olmadığına bakmaz; insanın elinin temiz olup olmadığına bakar” denir. Yâni niyetler önemlidir ve ameller niyetlere göredir. Allah bizim gayretimize bakar. Niyetimizin sahih olup-olmadığına bakar. Eğer niyetimiz sahih ve samîmi ise, başarısız olsak da başarılı olmuş gibi muâmele eder.

Evet; Mekke’nin fethi hedefi ile, bu yolda Bedir de yaşanabilir Uhud da. Şehâdet bir zaferdir zâten. Gâzilik ise canlı bir örneklik. Mü’minin gerçek hedefi ise, Allah’ın rızâsı ve cennettir. Bu hedef üzere olmaktır.

İslâm hem sefer (ilke) hem de zafer (sonuç) odaklı bir dindir vesselam.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ağustos 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme