8 Mart 2016 Salı

Ucundan-Kıyısından Îman Etmek


“İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibâdet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isâbet edecek olursa yüzü-üstü dönüverir. O, Dünyâ’yı kaybetmiştir, âhireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır” (Hac 11).

Müslüman doğmak ile müslüman olmak arasında çok büyük fark vardır. İnsanlar müslüman bir ana-babadan doğduklarında otomatikman kendilerinin de müslüman olduklarını sanıyorlar. Gerçi her insan İslâm fıtratı ile doğar, ancak fıtrat, İslâm’ı seçmeye uygun olan potansiyeldir sâdece. Hâlbuki müslüman olmak bir “seçim” işidir ve bu seçim bulûğ çağında başlar tercihini yapmaya. Doğuştan müslüman olunmaz yâni. Fakat müslüman bir ana-babadan doğup İslâm’i bir ortamda yaşamanın potansiyel avantajları vardır.

Rûhun bir cinsiyeti, ırkı, dili, vs. yoktur. Bu nedenle de doğuştan ana-babasının dîninden olunmaz. Doğuştan ırklı olunur. Ana-babanın ırkından olunur. Meselâ doğuştan Türk, Arap, Fars, Alman, Fransız vs. olunabilir. Çünkü anne-babası da o ırktandır ve bunlar et-kemik-kan ve kültür ile alâkalıdır. Yâni bedenle alâkalıdır. Fakat din insanın her yönünü kapsar. Bu nedenle de dindar olmak için, meselâ müslüman olmak için o dîni bilmek, onu anlayıp idrâk etmek ve kabûl ettiğinde de emirlerini-nehiylerini uygulamak gerekir. Müslüman ülkelerde yaşayan insanlar “doğuştan müslüman” oldukları için hiç-bir emri ve nehyi yapmasalar da cennetlik olduklarını düşündüklerinden, dînin-İslâm’ın özüne inip de vahyi incelemezler ve onu tam anlamıyla idrâk edip de o yolda eylemde bulunmazlar. Yâni sâdece ucundan-kıyısından tutunurlar dîne. Hâlbuki Kur’ân bunu yeterli bulmuyor ve diyor ki:

“Ancak îman edip sâlih amellerde bulunanlar, bir-birlerine hakkı tavsiye edenler ve bir-birlerine sabrı tavsiye edenler başka” (Asr 3).

Kur’ân; “ey îman edenler ve sâlih amel işleyenler” der ve sonra ekler; “bir-birlerine sabrı ve hakkı tavsiye edenler”. Yâni, îman edip sâlih amel yolunda giderken sabırlı olup hakka uygun yol alınması tavsiye edilerek destekleşenler. Demek ki sâdece “îman ettim” demekle olmuyor. Sonra sâlih amel işlenilmeli ve bu yolda giderken “sabır ve hakkı tavsiye” unutulmamalıdır. Yine diğer bir âyette:

 “İnsanlar, (sâdece) ‘îman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 2) denir.

Bu nedenle âyetin de dediği gibi, sâdece “elhamdulillah müslümanım” demenin öyle çok da önemli bir yanı yoktur. Müslüman olunduğu söz ile olmaktan çok eylem ile gösterilmelidir ve dîne ucundan-kıyısından bağlı olanlar için bu çok büyük zorluktur. Din eylem ile ortaya konulmuşsa söz ile söylenmese de olur. İslâm’i eylemde bulunan kişilerin bir de “müslümanım” demesine gerek yoktur. Namaz kılan, oruç tutan, zekat veren insanın “müslümanım” demesine gerek yoktur aslında. Dilsiz olan yâni konuşamayan biri bunu yapamaz meselâ. Zâten “müslümanım” demek bir iddiâdır ve tüm iddiâlar ispat ister. İspâtın kendisi delile gerek bırakmaz. Bu ispâtın nasıl olacağını Kur’ân şöyle târif eder:

“Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere îman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefâ gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttakî olanlar da bunlardır” (Bakara 177).

Görüldüğü gibi âyette “müslüman olduğunu söyleyen” gibi bir ifâde kullanılmıyor. İyi bir müslümanın târifi eylem ve davranış üzerinden yapılıyor. Müslümanların çok büyük bölümü pasif ve “kültürel müslüman”dırlar. “Sözde müslüman”dırlar yâni. Bunu tümden kötü olarak görmüyoruz ve en azından o kültürde bulunmanın bile önemli olduğunu biliyoruz. Fakat İslâm aktif bir din olduğu için, bağlılarından da aktif olmalarını bekler. Aktif-iyi olmalarını bekler. Aktif-iyi olunmadığında pasiflik ve zamanla da kötülük oluşur zîrâ. Aktiflik, “aktif iyilik” demektir ki bedeli vardır. İşte o bedeli göze almaktır İslâm. Eylemi-ameli göze almaktır. Müslüman, “zor olana” tâlip olandır. O zorluk bâzen acıtıcıdır. Bâzen varını-yoğunu isteyebilir kişiden. Bâzen de hayâtını. Bu nedenle de dîne ucundan-kıyısından tutunanlar en ufak bir bedelle karşılaştıklarında imtihanı kaybederler. Ucundan-kıyısından îman etmek çok risklidir ve böyle bir îman bu kadar riski kaldırmaz. Çünkü ucundan-kıyısından îman etmek bir çeşit samîmiyetsizliktir ve samîmiyetsizlikle îmânın bir-arada bulunması imkânsızdır. Zâten böyle bir şey varsa, orada bir müslümandan değil, bir münâfıktan bahsediliyor demektir. Îman adamın belini büker, saçlarını beyazlatır. İşte bir ayet ve hadis:

O belini kıran yükü omuzlanmak..

“Ancak o, sarp yokuşa göğüs germedi. Sarp yokuşun ne olduğunu sana öğreten nedir?. Bir boynu çözmek (bir köleye özgürlük vermek)tir; Ya da açlık gününde doyurmaktır, Yakın olan bir yetimi, Veyâ sürünen bir yoksulu. Sonra îman edenlerden, sabrı bir-birlerine tavsiye edenlerden, merhâmeti bir-birlerine tavsiye edenlerden olmak. İşte bunlar, sağ yanın adamlarıdır (Ashab-ı Meymene)” (Beled 11-18).

Saçların ağarması…

Hz. Ebû Bekir (r.a.), Allah Rasûlü’ne sorar: “Yâ Rasûlullah!. Saçınızda ak görüyorum. Birden-bire ihtiyarladınız; bir derdiniz mi var?”. Ve iki cihan serveri cevap verir: “Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât Sûreleri ihtiyarlattı” (Tirmizî, Tefsir 57). 

O yükün altına girilmediğinde bir samîmiyetten bahsedilemez. Rûhundan başka bedenine de etki etmeyen şey İslâm değildir. Hiç-bir peygamber göbeğini kaşıya-kaşıya peygamberlik yapmamıştır. Peygamberimiz de nice zorluklara katlanmış, aç ve açıkta kalmış, savaşmış ve yaralanmıştır. Bu uğurda vatanını-yurdunu terk etmiştir. Sahabe de aynı şekilde; büyük fedâkârlıklara katlanmıştır. Öyle ki ana-babasını, kardeşlerini, kavmini, malını-mülkünü bile terk edebilmiştir din ve îmânı uğruna. Bunlar ucundan-kıyısından îman etmekle olacak şey midir?. Ya şimdiki müslümanlar olarak biz?.. Neyden vazgeçebiliyoruz?. Nasıl bir fedâkârlıkta bulunabiliyoruz?. Bu dînin kurucuları göze aldıkları ve bedelini ödedikleri zorluklara boşu-boşuna mı katlanmışlardı?. Tabî ki de hayır!. O hâlde biz neye güvenerek, îman ettiğimizi söylediğimiz hâlde ufak-tefek şeyler için bile mızmızlanıyoruz?. Neye güveniyoruz?. Bir garantimiz mi var?. Cennetle mi müjdelendik?. Hristiyanlar gibi peygamberimiz bizim bedellerimizi ödedi de günahsız mı olduk?.

Hüseyin Alan:

“Mekke'de müslüman olmak; sıradan bir insan olarak, sıradan işlerle uğraşarak, sıradan hedeflere koşturarak sıradanlaşmaktan çıkıp, halife olduğunu hatırlamak, anılmaya değer olmak, kendinin farkında olmak, Rabb’inin büyüklüğünü tanıyıp yalnızca ona teslim olmak, büyük bir değişim yaşayarak büyük bir sevdâya, büyük bir dâvâya ve gerçek bir izzete sâhip olmak demekti.

Geçmişte de ve bu-gün de kalabalıkların arasında müslüman olanlar, olduğunu sananlar ve teslimiyetten karîneler gösterenler, kolayına veya öylesine müslümandırlar!. Önlerinde buldukları İslâm’a, hazırdan kondukları İslâm’a ve çevresine tâbî’dirler. Müslümanlıkları zorlu bir değişimin sonucu, kararlı bir tercihin sonucu, bir çabanın, bir gayretin, bir emeğin ve uğraşının dolayısı ile bir şeylerden vazgeçişin sonucu değil ve o nedenle bir şeye karşılık da değildir. Bunun içindir ki kolayına tartışıyor, kolayına uzlaşıyor, kolayına karıştırıyor, kolayına vaz geçiyor ve kolayına satıyor. Kolay elde ettiği dîninden, kolayına da ayrılıyor. Tıpkı elçinin gerçekten de yiğit olan dostları ve ilklerine (Allah selâmı cümlesinin üzerine olsun) rağmen, ardından gelen ve saptıran, sapan nicelerinin de yaptıkları gibi” der.

Din/İslâm, neyin söylendiği ile değil, neyin göze alındığı ile ilgilenir. Ölmeyi bile göze almış birine kimse bir şey yapamaz. Onu hiç-bir şeyle korkutamaz. Hak olanı bilip-bilmemekten ziyâde, hak olanın, kişinin işine gelip-gelmemesi önemlidir. Hakkı göze alıp-alamama önemlidir. Hak uğruna ödenecek bedelleri göze almak önemlidir. Eğer göze alamıyorsanız.. bırakın gitsin!.

Îman, “gabya yâni Allah’a-meleklere-vahye-âhirete îman”dır ve peygambere itaâttir:

“Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç-bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça îman etmiş olmazlar” (Nîsâ 65).

İşte mü’minin dilinden düşürmemesi ve eyleme dökmesi gereken âyet:

“O’nun hiç-bir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve ben müslüman olanların ilkiyim. De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayâtım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır” (En-am 162-163).

Ey müslümanlık iddiâsında bulunanlar!; İslâm, “işinize gelmeyen” şeylerle çevrilidir; İslâm, göze alamadığınız şeylerin toplamıdır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme