12 Mart 2016 Cumartesi

Batı’yı “Öteki” Îlan Etmek


“Ey îman edenler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri veliler (dostlar) edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık olan kesin bir delil vermek ister misiniz?” (Nîsâ 144).

 

Aslında müslümanarın ebedî ve ezelî ötekisi Şeytan’dır. Fakat şeytanı sâdece kişisel ve soyut anlamda “öteki” îlan etmek Dünyâ’daki sorunları-zulümleri bitirmiyor. Yâni sâdece “içimizdeki şeytan”ı ötekileştirmek yetmiyor, “dışımızdaki şeytan”ın da ötekileştirilmesi gerekiyor ki zulümler bitip hak ve hakîkat ortaya çıksın ve adâlet herkes için Dünyâ’da hâkim olsun. Zîrâ müslümanları “öteki” îlan eden batı toplumları, bu nedenle 1.400 yıldır müslümanlarla uğraşıyor ve bu konuda el-birlik hareket ediyorlar.

 

Batı toplumu, modern zamanlarda bir-birleri ile bir-çok savaşlar yapmışlardı; 30 yıl savaşları, 100 yıl savaşları, 1. ve 2. Dünyâ savaşları gibi bir-birlerini yedikleri bir-çok savaşlar. Bu savaşlarda hep kendileri kaybetmişler ve zarar görmüşlerdir. İşte bu nedenle buna bir çözüm aramışlar ve kendi içlerinde savaşmamak için başka birilerine düşman olmak ve onları “öteki” îlan etmek zorunda kalmışlardır. Çünkü Şeytan, batı’nın-hristiyanların “kadim ötekisi” değildir. Öteki olarak şeytanı ötekileştirmemişler ve onu (şu-anda müslümanların da yaptıkları gibi)  sâdece “kişisel öteki” olarak görmüşlerdir. Zâten hristiyanlık genelde “kişiselliğe” önem veren bir dindir.

 

Gerçekten de bir toplumun “öteki”si olmadığında kendi içinde didişmeye ve savaşmaya başlar. Fakat öteki îlan edilecek olan nedir ve kimdir?. Öteki olarak, “insan” ötekileştirildiğinde, ötekileştiren toplum kendi içinde didişmeyi ve savaşmayı bırakarak birlik olup öteki îlan ettiği ile didişip savaşmaya başlar ve böylece kendi içinde birliği sağlayabilir. Fakat bu durumda “öteki” îlan ettiğini sömürür ve kullanmaya başlar. Ona sürekli bir tasallut kurar. Yâni zulmeder. Bu nedenle de insanın çilesi bitmez. Sâdece “mazlum insan kesimi” değişir. Yâni bir coğrafyadaki insanlar zulümden kurtulurlarken, diğer coğrafyadaki insanların mazlûmiyeti başlar. Dolayısı ile yine sâdece “insan” kaybeder. Dünyâ’nın tamâmına uygulanacak bir adâlet, merhâmet ve huzur düşüncesinden uzak olan batı ve hristiyan (“nasara” değil) toplum, böylelikle Dünyâ’yı yakıp yıkıyor ve kendi çıkarı için insana yakışmayacak tavırlar sergiliyor. Zamanla merhâmetten tamâmen uzaklaşan batı toplumları, tüm Dünyâ’yı hem sömürüyor hem de yakıp yıkıyor. Bunu el-birlik içinde gerçekleştiriyorlar. İslâm, bu derece bir ötekileştirmeyi kabûl etmez.

 

Aslında batı kendi içinde mutlak bir birlik içinde değildir ve gerek eski zamanlardaki savaşlardan, gerekse milliyetçi-ırkçı üstünlük iddialarından kaynaklanan kinler sebebiyle bir-birleriyle gerçek bir dostluk hâlinde değildirler, olamazlar da. Fakat öteki îlan ettiklerine karşı birlikte hareket etmek zorunda olduklarının da farkındalar. Aksi-hâlde bir-birleriyle çekişmeye başlıyorlar çünkü. Zâten bu, sünnetullah gereği böyledir:

 

“Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip bir-birinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle berâberdir” (Enfâl 46).

 

Demek ki kim bir-biriyle çekişmeyi bırakıp da birlik olursa bir güç elde eder ve hâkimiyet kurar. Allah bu hâkimiyeti mü’minlerin kurmasını istiyor. Zîrâ ancak vahye göre kurulacak olan birliğin sonunda huzûra ulaşılır.

 

Ölümden çok korkan ve ölmemek için her-şeyi yapmaya çalışan batı, bu sahte birliği ölümden kurtulmak için kurmuştur. Bu nedenle de kendilerini tam olarak garanti altına almadan öteki îlan ettikleriyle savaşamazlar ve mücâdele edemezler. Kur’ân bunu şu şekilde belirtir:

 

“Onlar, iyice korunmuş şehirlerde veya duvar arkasında olmaksızın sizinle toplu bir hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çarpışmaları ise pek şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kâlpleri paramparçadır. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir” (Haşr 14).

 

Gerçek bir birlik oluşturamamış olmaları ve sağlam bir âhiret inançlarının olmaması onları bu şekilde davranmaya iter. Müslümanların-mü’minlerin gerçekleştirecekleri birlik ise bunun gibi değildir. Çünkü mü’minlerin ulaşmayı istedikleri gerçek hayat “cennet hayâtı”dır ve bu nedenle ölümden diğerleri gibi korkmazlar.

 

Mü’minlerin gerçek ötekileri şeytan olduğu için, diğerlerini (batı’yı) “dost olmama” anlamında sûni ve geçici olarak ötekileştirirler, ötekileştirmelidirler. Zâten Kur’ân, onlarla dost olunup onlar gibi davranıldığında aynen onlar gibi olunacağını söyleyerek, insana karşı mutlak bir ötekileştirmenin ve zulmün yapılmaması için onlarla “dost” olunmamasını ister:

 

“Ey îman edenler, yahudi ve hristiyanları dostlar (veliler) edinmeyin; onlar bir-birlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet vermez” (Mâide 51).

 

Müslümanların mevcut hâl-i pür melâllerinin nedeni, müslümanları “öteki” îlan edenlerle dostluk kurmaları ve üstelik bu dostluğu, mü’minleri bırakıp da yapmalarıdır. Hattâ mü’minlerin aleyhine olan bir dostluk kurma biçimidir bu. Öyle ki; kâfirlerle-düşmanlarla birlik olarak mü’minlerle savaşıyorlar. Mü’minlere karşı kâfirlere yardım ediyorlar. Çünkü kâfirleri dost îlan etmişler ve mü’minleri ise ötekileştirmişler ve düşman îlan etmişler. Yâni batı’nın ötekileştirmesine ayak uydurmuşlardır. İşte mü’minlerin anasını ağlatan nokta budur. Müslüman devletlerin lîderleri, kendilerini öteki îlan edenlere yaltaklanarak onlarla dostluk kuruyorlar ve onların direktiflerine göre hareket ediyorlar. Allah’ın emrine, Kur’ân’ın âyetlerine ve  Peygamberin örnek uygulamasına (sünnet) rağmen. Bu nasıl bir îmansızlık, nasıl bir eziklik ve nasıl bir komplekstir?. Nasıl bir yenilmişlik psikolojisidir?.  Bu nasıl bir korkudur ki kendini “öteki” îlan edenlere bunun için destek oluyor?. Stockholm Sendromu (tecâvüzcüsüne âşık olmak) bu değil midir?. Müslümanlar nasıl bir sendroma kapılmışlardır?. Özellikle laik-demokratik müslüman(!) ülkeler öyle bir duruma gelmiş ki; Kur’ân’ın ana-kavramlarını duyduklarında hem korkup benizleri atıyor hem de o kavramlara düşman oluyorlar. Hattâ o kavramları batı düşüncesi merkezinde aşırı yoruma tâbi tutarak anlamını değiştirmeye kalkıyorlar. Cihad, hizbullah, direniş vs. gibi İslâm’i kavramları sanki şeytan âyetleri gibi görüyorlar. Neredeyse “müslüman” sözünden bile irkilir oldular ve “müslümanım” demekten utanır hâle geldiler. İşte bu, bir cezâdır. Bu cezâ kendini zillet ile gösterir-gösteriyor. Öyle bir zillete düşülmüş ki, müslümanlar kendilerini zillete düşürenlere hayran olmuşlarken; müslüman kardeşlerine düşman olmuşlar. Hem de açlıktan-susuzluktan ölen, üzerlerine bombalar düşerek parçalanan, üstelik kendilerinden feryât-figân yardım isteyen kardeşlerine kin duyabilecek kadar olan bir düşmanlık. Çünkü biz laik-demokratik-modern bir ülkeyiz ya!.. “Üçüncü Dünyâ”nın ilkel insanlarıyla dostluk kuracak değiliz ya’; tabî ki de modern batı’yla dostluk kuracağız ve onlarla iş-birliği yapacağız…

 

Batı’yla dostluk kurup, onlarla iş-birliği yapabilirsiniz. Hattâ bırakın batı’yı, şeytanla bile dost olup onun direktiflerini harfîyen yerine getirebilirsiniz. Fakat; bunu müslüman-mü’min olarak yapamazsınız. Böyle bir şey imkânsızdır. Ne Kur’ân’da, ne de Peygamber örnekliğinde buna yol bulamazsınız. Çünkü buna müslümanlık-mü’minlik değil, münâfıklık  ve hattâ kâfirlik denir. Münâfık ve kâfir olmadan bu dostluk kurulamaz ve devâm edemez.

 

Müslümanlar mevcut zulümden ve adâletsizlikten kurtulmak istiyorlarsa, şeytanı “ebedî ve ezelî öteki” îlan ederlerken; batı’yı da “geçici öteki” îlan edeceklerdir. Onlarla dost olmayı bırakacaklar ve kendi içlerinde kardeşliği kurup dost olacaklardır. Böylelikle birlik olup bir güç hâline geleceklerdir. Maddî ve mânevi bir güç. Zâten hak ve bâtılın ayrılması ve açığa çıkması için bu bir zorunluluktur. Kâfirlere karşı “siyâsal bir hicret” gerçekleştirmeli ve onlardan uzaklaşılmalıdır. Böylelikle mü’minler gerçek bir toplum kurarak hakkı ortaya koymalıdırlar ve sonuçta da bâtıl dımdızlak ortaya çıkmalıdır. Hak ve bâtıl ayrılmadıkça ne hakkın ne olduğu ne de bâtılın ne olduğu belli olmaz. Hak ve bâtıl bir-birine karışır ve hak, bâtıl zannedilirken; bâtıl da hak zannedilir ve insanlar kötülük işleye-işleye iyi iş yaptığını sanır:

 

“De ki: ‘Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrâna uğrayacak olanları size haber vereyim mi?. Onların, dünyâ-hayâtındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar. İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyâmet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız” (Kehf 103-105).

 

Batı hristiyanlığını yâni Hristiyanlığı “Nasara’” saymak çok da doğru olmaz. Çünkü hristiyanlık Roma’nın kendi kodlarına ve köklerine uygun olarak seçerek kabûl ettiği pagan sentezli bir dindir. Nasrâniliğin-İseviliğin hristiyanlığa dönüştürülmüş şeklidir. Böylece ortaya “greko-romen hristiyanlık” çıkmıştır. Zâten batı’nın greko-romen uygarlığı tâkip etmesi, hristiyanlık adı altında yapılır. Batı, işte bu zihniyetle İslâm’ı ötekileştirmiştir ve bunu yapmaya devâm etmektedir. Celaleddin Vatandaş bu konuda şunları söyler:

 

“Haçlı Seferleri sırasında Avrupalı savaşçılar kendilerini ‘batı’ olarak lanse etmiş ve müslümanlara Serazenler adını takmıştır. Genel olarak ‘hristiyan olmayan’ anlamına gelir. Hristiyan/seküler batı dünyâsı İslâm’ı her zaman düşman olarak görmüş, sâdece bâzı zamanlarda bu düşmanına yönelik gerçek duygularını kısmen örtme ihtiyâcı hissetmiştir. İslâm ve müslümanlar, Hristiyan/seküler batı’nın ‘1400 yıldır değişmeyen öteki’sidir.

 

Hristiyanlığın ‘son ve doğru din’ olma iddiâsını sona erdirdiği için İslâm’ı düşman îlân eden Kilisenin kontrôl ve yönetimindeki batı’nın, İslâm’a yönelik husûmeti, Kilisenin çöktüğü çağda da değişmedi. Kilise’nin yerine modernizmin mâbetlerini inşâ eden, dînî hayâtın her biriminden kovan modem batı’nın bu yeni dönemdeki en önemi vaâdi ‘özgülük’ idi. İnsanı bütün esâret bağlarından kurtaracaktı. Dediğini kendisi için büyük oranda gerçekleştirdi. Fakat özgürlüğünü tanrısına rağmen inşâ etti. Bunu ise ilginç bir şekilde yaptı: Özgürlüğünü, hayâtında, düşüncesinde ve kâlbinde tanrısını öldürerek yaptı. Öldürdüğünün tahtına kendisi oturdu ve doğanın, evrenin, hakîkatin, insanın büyüsünü bozdu”.

 

Bir yazıda şöyle denir: “Bir batı’lıya edebileceğiniz en büyük küfür ona ‘öteki’ demektir. Bu adamlar kendilerinin ‘asıl’ olduğu konusunda sınırsız bir komplekse sâhiptirler. Onlar moderndirler ve modernlik ‘târihin zirvesi’dir. Modernliğin ötesine geçilemez, modern olmayanlar için modernleşmekten başka bir ilerleme yolu bulunmaz”.

 

Batı’yı “öteki” îlan etmek, onlarla dostluğu kesip, yeniden mü’minlerle dostluk-kardeşlik kurmak demektir. Zâten batı, dostluktan anlamaz. Onlar sâdece kendi çıkarlarını (reel-politik) düşünürler ve başkalarının kötü durumları onları ilgilendirmez. Hattâ bu duruma sevinirler bile:

 

“Ey îman edenler! sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışırlar, size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sînelerinin gizli tuttukları ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık; belki akıl erdirirsiniz. Sizler, işte böylesiniz; onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler. Siz Kitabın tümüne inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıklarında ‘inandık’ derler, kendi başlarına kaldıklarında ise, size olan kin ve öfkelerinden dolayı parmak-uçlarını ısırırlar. De ki: ‘Kin ve öfkenizle ölün!’. Şüphesiz Allah, sînelerin özünde saklı duranı bilendir. Size bir iyilik dokununca tasalanırlar, size bir kötülük isâbet ettiğindeyse buna sevinirler. Eğer siz sabreder ve sakınırsanız, onların ‘hîleli düzenleri’ size hiç-bir zarar veremez. Şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarını kuşatandır” (Âl-i İmran 118-120).

 

“Sen onların dinlerine uymadıkça, yahudi ve hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olmazlar. De ki: ‘Şüphesiz doğru yol, Allah’ın (gösterdiği) yoludur’. Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların hevâ (istek ve arzu)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı” (Bakara 120).

 

“Batı’yı öteki îlan etmek” demek, batı’nın bizi îlan ettiği gibi bir öteki îlan etmek değildir. Batı’nın ötekileştirmesi gibi bir ötekileştirme değildir. Dediğimiz gibi; mü’minlerin “mutlak ötekisi” şeytandır. Zâten İslâm’da insanın, batı’lıların yaptığı şekilde ötekileştirilmesi yasaktır, günahtır. Batı’yı öteki îlan etmek, hak ve bâtılın açığa çıkması ve tarafların ayrılması; ayrıca mü’minlerin bir-birleriyle didişmekten kurtulup kendi aralarında sıkı bir kardeşlik-bağı ve dostluk kurmaları için “geçici bir ötekileştirme”dir.

 

Batı’yı tümden ötekileştirmek de doğru değildir. Çünkü bu; “mümeyyiz akla” uygun bir davranış olmaz. İnsanların hepsi bir değildir zîrâ. Bu sebeple Allah Kur’ân’da bizi şu şekilde uyarır:

 

“Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adâletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah adâlet yapanları sever. Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost (veli) edinmenizden sakındırır. Kim onları dost edinirse, artık onlar zâlimlerin ta kendileridir” (Mümtehine 8-9).

 

İslâm’a göre sürekli olarak iki toplum bulunur: İslâm toplumu ve câhiliye toplumu. Fakat modern dünyâda İslâm toplumu, câhiliye toplumu; câhiliye toplumu ise İslâm toplumu olarak gösteriliyor ve müslümanlar da bunun böyle olduğunu zannediyor. Bu durumdan ise müslümanlardan başka zarar gören yok. İşte bunu tersine çevirmenin yolu hak ve bâtıl toplumun yâni İslâm ve câhiliye toplumunun ayrılmasıdır ki bu ayrılık bir çeşit ötekileştirmedir. İşte ancak bu “geçici ötekileştirme” ile bâtıl açığa çıkacak ve hak ve adâlet ortaya konacak ve Allah’ın sözü yeryüzünde hâkim olacaktır.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mart 2016

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme