8 Mart 2016 Salı

Amacına Ulaşan Darbe: 28 Şubat


28 Şubat süreci, Necmettin Erbakan’ın başbakan, Tansu Çiller’in dış-işleri bakanı olduğu 28 Şubat 1997’de olağan-üstü toplanan Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başlayan ve irticâya karşı, ordu ve bürokrasi merkezli süreç. 

28 Şubat’a neden 1960, 1971 ve 1980’deki gibi direkt “darbe” demiyorlar da “post-modern darbe” ve “süreç” diyorlar?. Çünkü bu darbe “modern” bir darbedir. Yâni modernlerin tertiplediği ve yoluna soktuğu bir darbedir. Evet; bu darbe “ülke-içi” olmaktan ziyâde “ülke-dışı” bir güdümlemeyle yapılmıştır. Modernlerin bu darbeyi plânlayıp eyleme sokmalarının nedeni, Yeni Dünyâ Düzeni ve Küresellik bağlamında modernizmin İslâm âlemine yerleştirilmesi ameliyesidir. Modernizmin yerleştirilmesi için olmazsa-olmaz olan şey, mecbûren “dîne ayar çekmek”tir. Dolayısı ile bu darbe “dîne ayar çekmek” için yapılmış bir darbedir. Çünkü ancak bu şekilde batı-merkezli bir sosyo-ekonomik kültür ihrâcı yapılabilecektir. Din, vahiy; hayat-merkezli olmaktan çıkarılarak, batı-merkezli yapılmadan, batının sosyo-ekonomik kültürü de ihraç edilemeyecektir zîrâ. Fakat öyle laik-seküler “beyaz türklerin” zannettiği gibi; dînin bertaraf edilmesi ve hayattan koparılması için değildir bu plân ve eylem. Tam-aksine; dîni, hayâtın tam da merkezine koymak fakat, Kur’ân’ın-vahyin târif ettiği gibi değil, modern batının târif ettiği ve istediği şekle koyduktan sonra hayâtın tam ortasına yerleştirmektir amaç. Zîrâ batı, dîne karşı açıktan yapılan hareketlerde bir başarı sağlayamadığı için, yâni onu dıştan yıkamadığı ve yıkamayacağını anladığından, içten bir çökertmeye mâruz bırakmak düşüncesiyle onu değiştirme amaçlı bir plân hazırlamış ve yürürlüğe koymuştur. Böylece dîni, daha doğrusu müslümanları kendi istediği şekle ve düşünceye sokacak ve kendi istediği gibi bir inancın yerleşmesini sağlayacaktır. Böyle istediği her-türlü ihrâcı yapabileceklerdir.

Plânı hazırlayan batı, plânın işlemesini elbette ülke içindeki ekonomik, sosyâl ve fikirsel iş-birlikçileri eliyle gerçekleştirecektir-gerçekleştirmiştir. Zâten ülke insanlarının kendi iç-dinamikleriyle yaptıkları bir hareket olduğunu düşünmeleri için böyle yapmak zorundadırlar. Bir-çok kişi, kesim ve kurumun bu darbenin amacından ve hazırlanışından haberdar olduğu biliniyor. Zâten ülke-içindeki iş-birlikçiler olmasa, ülkede dışarıdan bir darbe yapılması pek mümkün değildir. Bu yazıda biz darbenin öncesi, hazırlığı ve şeklinden ziyâde sonuçlarını konuşmak istiyoruz ki zâten sonuç, bir şeyin sebebini de gösterir. Şöyle ki:

Her ne kadar Türkiye’de Özal ile birlikte kapitâlizm kendini hissettirmeye başlamışsa da, müslümanların dinden kaynaklanan iç-enerjileri ve hedefleri henüz kaybolmamış, kendilerine yapılan en ufak bir müdâhaleye karşı “harekete” geçebilen bir yapıdadırlar. O dönemlerde bacılarının baş-örtülerine laf söyletmeyen; okullara alınmadıklarında haklarını güçlü bir şekilde savunan; ibâdetlerine, görünüşlerine, söylem ve eylemlerine dikkat eden; sohbet-ders halkalarını daha nitelikli ve disiplinli tâkip eden; Dünyâ’yı da gözetmekle berâber âhireti unutmayan; kanaatkâr ve hırsın ayyuka çıkmadığı müslümanların olduğu dönemlerdi kısmen de olsa. RP ile birlikte “bâzı hedefler ve heyecanlar” da vardı. Bu nedenle de bir “umut” ve bu umûdun vermiş olduğu bir cesâret vardı. Fakat “düğmeye” basıldı ve “modern darbe” başladı. Müslümanlar çeşitli kovuşturmalara uğradılar. Dövüldüler, sövüldüler, hapsedildiler, hakârete uğradılar ve çeşitli baskılara mâruz kaldılar. Tamam, eyvallah; bu baskılar kimi zaman çok ağır oldu ve katlanması kolay değildi, çok çileler-sıkıntılar yaşandı. Fakat bu durum dâvânın ve dînin doğasında vardır. Peygamberimiz ve sahabe de boykot yıllarında bir-çok sıkıntıya mâruz kalmıştı. Bilâl’in, Ammar’ın başına gelenler mâlûm. Kur’ân’daki şu âyetler konu ile ilgili olan âyetlerdir:

 İnsanlar, (sâdece) ‘îman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 1).

“Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?. Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, berâberindeki mü’minlerle; “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyordu. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır (Bakara 214).

“Kahrolsun Ashâb-ı Uhdud. Tutuşturucu-yakıt dolu o ateş. Hani kendileri (ateş hendeğinin) çevresinde oturmuşlardı. Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. Onlardan, yalnızca ‘üstün ve güçlü olan’, öğülen Allah’a îman ettiklerinden dolayı intikam alıyorlardı” (Burûc 4-8

Bir rivâyette de Habbab İbn Eret (ra) şöyle nakleder:

“Müşriklerden gördüğümüz işkenceye dayanmamız zorlaştığı bir sırada Hz. Peygamber’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) varıp: “Bizim için Allah’tan yardım istemez misiniz?” deyince, o şöyle demişti: “Sizden önceki ümmetlerde îman eden bir çukura gömülür, testere ile ikiye biçilir, demir tırmıklarla eti kemiğinden sıyrılırdı da, bu işkenceler onları dinlerinden döndürmezdi. Allah adına yemin ederim ki Allah bu dîni başa çıkaracaktır; fakat siz acele ediyorsunuz” (Buhari, Menâkıbu’l-Ensâr).

Evet; 28 Şubat da o zamânın müslümanlarının bir imtihanıydı. Fakat kısmî direnişlerden başka geniş kitleler bu imtihanı veremediler-vermediler. İmtihanı veremeyince ne oldu?. Sınıfta kaldılar. Fakat sınıfta kalmaları onları “ateşleyip” o sınıfı tekrar okuyup geçmeyi düşündürtmedi ve artık “okumayı” bıraktılar. Okumayı bırakınca “yapmayı” da bıraktılar. Sonuçta da batının iş-birlikçileriyle birlikte hazırladığı plân dâhilinde şunlar oldu:

Müslümanlar artık “pes ederek” dîni hayâta aktarma düşüncesinden çok büyük oranda vazgeçtiler. Kişisel, hayâta yansımayan ve yansıtılmasının düşünülmesi bile yanlış sayılan toplum-cemaat yapılanmalarına dönüştüler. Bu yapıların adları “cemaat”ken, -batı adlandırmasıyla- “sivil toplum kuruluşları”na döndü. Kurdukları derneklerde vahyin hayâta-siyâsete dönük âyetlerini aşırı ya da târihsel yorumlara tâbi tutarak, zinhar şu-ana hitâp etmeyen yorumlara konu ettiler. “Müslüman zengin olmalı” sözünü motto yaptılar. Tabi artık din hayâta yansımayacağı ve sâdece kültürel bir etkinlik ve araştırma-inceleme konusu olduğu için, boş kalan zaman ve enerjiler maddiyatın arttırılması için sarf-edilir oldu ve müslümanlar bunun karşılığını gördüler kısa zamanda. 28 Şubat’ın siyâsi netîcesi olan AKP hükûmeti zâten “kendi zenginini” oluşturmaya başlamıştı bile.

Zenginlik ilk önce giyinişte kendini gösterir. Daha doğrusu maddî durum kendini ilk önce giyinişte gösterir. Kişi zenginleştikçe ya da fakirleştikçe kıyâfetleri değişir ilk başta. İşte müslümanlarda da bu oldu. Önceleri kentlerin büyük çarşı-pazarlarından, özellikle hanımların han-içi mağazalardan aldıkları tesettüre tam uygun; dikkat çekmeyen ve ince-dar-kısa-pahalı olmayan kıyâfetler; İslâm’ı (daha doğrusu müslümanı) kendi zihniyetlerine göre değiştirmek isteyen batının istediği gibi değiştirildi. Kıyâfetlerin şekli-şemâli değiştirildi ve artık dînin bir emri olarak tesettür kıyâfeti olarak giyilen (pardösü, baş-örtüsü), elbiseler, hem çok pahalı ve markalı, hem de vücutların “hatlarını” çıplaklıktan bile daha fazla belli eden kesim şekline dönüştü. Üstelik kıyâfetlerin markaları da “düşmanların” ürettikleridir. Fiyatları çok pahalı olan bu kıyâfetlerin markalarına bakar mısınız?: Vakko, Armine, Pierre Cardin, Bonasera. Fiyatı 1.000 TL’ye varan baş-örtüleri, İslâm’ın emrettiği değil, şeytan ve tağutların emrettiği baş-örtüleridir. Zâten sâdece başları örter, göğüs üzerine salınmaz bu örtüler. (yadribne bihumurihinne alâ cuyûbihin). Öyle bir duruma gelinmiştir ki, bu markalar olmadığında tesettüre girmeyi reddedenler bile vardır. İlle de o markalar dayatılır ve özendirilir.   

Yeme-içmede de aşırı özentiler çıkmaya başlamış ve klâsik yemekler beğenilmez olmuştur. Bir restorana girip de kuru fasulye-pilav sipârişi vermek, kara çarşaflı ve cüppeli bir müslümana bile ayıp gelebilmektedir. Marka tesettürlü bir bayanın ağzını yamultarak değişik bir ses tonuyla “dana karpaçyo istiyorum” demesi nasıl bir özentidir?. Açlıktan ot kaynatan ve ağaç kabuğu yiyen zulme uğramış müslüman kardeşleri varken ve acı ve feryatlarla yardım isterlerken, pahalı baş-örtüsü ve kıyâfetleriyle, üstelik umursamaz-kibirli bir tavırla son model bir jip ile gezmek nasıl bir iğrençlik ve …tir?. Müslüman kardeşinin yiyemediğini yiyen, giyemediğini giyen müslümanlar(!) var artık. İçecekleri de değişti tabi. “Dana karpaçyonun yanında ayran içecek değil ya!. Çok ayıp ve sıradan olur..

Müslümanları paraya yâni maddeye kitleyen AKP, yandaşları aracılığı ile hâlen bağlılarından ve destekçilerinden sürekli olarak “parayı tâkip” etmelerini, paranın peşinden gitmelerini alenî bir şekilde hiç de utanmadan söyleyebiliyor. Müslümanlar artık Kârun gibi olmanın hayâlini kuruyor. Zâten AKP’nin mânevi destekçileri; “zekatını verdikten sonra Kârun gibi olma”nın yolunu açmışlar. Bilmiyorlar ki zekat verildiğinde Kârun gibi olunmaz-olunamaz. Kârun gibi olanlar, zekatlarını vermedikleri ve infaklarını yapmadıkları için Kârun’laşmışlardır. Tabi böyle bir durumda ve konumda, kalkıp da her-şeyden vazgeçip Allah’ın en önemli emri ve vahyin en birinci hedefi olan adâleti gerçekleştirmek için İslâm Devleti’ni kurmak uğruna bedel ödemeyi göze alabilecek adamlar nasıl çıkacak ortaya?. Zâten artık bir İslâm Devleti’nden bahsedildiğinde rengi atan müslümanlar korku ve endişe ile, biraz da “bu adam kim” edâsıyla mal gibi bakıyorlar insanın yüzüne. Müslüman kardeşlerinin Dünyâ’nın çeşitli yerlerinde yaşadıkları acı-feryat-ölümleri için ise sâdece para yardımı göndermeyi gündeme alıyorlar. Onu da “online” olarak yapıyorlar. Çünkü şu âyeti çoktan unutmuşlar:

  Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sâhib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nîsâ 75).

Maddî cihad ile başlayan bu savaş, ilmî ve siyâsi bir şekille sürmelidir ki peygamberin de gönderiliş amacı olan zulmün ber-taraf edilmesi gerçekleşebilsin. Fakat müslümanlar kafa-konforlarını ve mevcut görece iyi durumlarını bozmamak için âyetleri aşırı yoruma tâbi tutuyorlar ve olmadık anlamlar vererek o âyetleri tam da batı’nın ve nefislerinin istediği ölçüde farklı bir mânâya sokuyorlar. Bu sonuç onların “hareket”e geçmelerini engelliyor. Onları harekete geçirecek bilinçten bile mahrum bırakıyor ve neredeyse mazlum ümmeti batının peşine takılmadıkları için suçlayacak hâle geliyorlar. Belki de bir-çokları suçluyordur. Zâten bu nedenle demokrasiyi İslâm’ın yerine koyuyorlar ve İslâm Devleti yerine “Adâlet Devleti” denen ahmakça bir söylemde bulunuyorlar. Sanki İslâm Devleti olmadığında “adâlet devleti” olabilecekmiş gibi. Adâlet Devleti, İslâm Devleti’dir. Adâlet Devleti, İslâm Devleti’nin diğer bir adıdır zâten. Bu nedenle adâlet devleti, İslâm Devleti’nde olur ancak ve sâdece. İslâm’dan neş’et etmeyen bir adâlet olmaz-olamaz.

Kısaca 28 Şubat’tan sonra müslümanlar, haysiyetlerini, cesâretlerini, azimlerini, hayâllerini, umutlarını kaybetmiş ve batının kendilerine telkin ve empoze ettiği hayâllere ve umutlara kapılmış durumdadırlar. Demek istediğimiz o ki, tüm bu anlatılanlar ve anlatılmayan bir-çok olumsuz durumun nedeni, 28 Şubat sürecidir ve o süreç şu-an tam-gaz devâm etmektedir. Bakmayın siz öyle: “1.000 yıl sürecek dediler, 3-5 yılda bitirdik” demelerine. 28 Şubat’ın devâm ettiricisi kendileridir. Zâten bu, “görev olarak” verilmiştir onlara. Sâdece, içeriği yine batı’nın isteğine uygun olarak değiştirilmiş ve güyâ müslümanlar rahatlatılmıştır. Müslümanların mevcut durumlarına ve gidişâtına bakılarsa 28 Şubat süreci 1.000 yıl değil, kıyâmete kadar devâm edecek gibi gözüküyor (mâzallah). Çünkü tünelin sonunda bir “ışık” görünmüyor ve işin kötüsü de, tünelin ağzı bile kapanmaya yüz tutmuş.

BOP, Küresel Ilımlı İslâm Projesi, Yeni Dünyâ Düzeni, Küresellik, Demokrasi, Neo-liberâlizm, Kapitâlizm vs. şeytan-tağut işi ideolojiler Türkiye örnekliği üzerinden tüm İslâm âlemine yayılmak istenmektedir ve düğmeye çok daha önceden basılmış olmasına rağmen bu süreç etkin bir şekilde 28 Şubat ile başlamıştır ve hızla devâm ediyor. Müslümanlar görece mevcut iyi durumlarını göz-önünde tutarak “iyi ki de 28 Şubat oldu” diyecekler neredeyse. Belki de birileri diyordur. Müslümanlar(!) öyle bir korkmuşlar, öyle bir ürkmüşler ki; bir daha zinhar 28 Şubat öncesi zihniyete, düşünceye ve harekete dönmeyi düşünmüyorlar. Birileri de “korkuyla olmaz”, “korkutarak bir şey değiştirilemez” diyorlardı. O biçim olmuş işte!. İşte bu “korku”dur 28 Şubat’ı başarılı kılan. 28 Şubat’ı başarılı kılan şey, bu korku ve bu korkunun netîcesinde gerçekleşen; tam da şeytanın/tağutların/küresel sermâyedarların istediği ve beklediği şekildeki dönüşüm ve değişimdir. Bu korkudur müslümanı zıvanadan çıkaran ve Dünyâ’ya kilitleyen ve hayrân eden. İşte bu korkudur müslümanı yâni bizi şeytanın ve tağutların kölesi yapan. Hâlbuki kölelerin “zincirleri”nden başka kaybedecekleri bir-şeyleri yoktur.   

Laik/seküler/kemâlist kesim, yaşam-tarzlarının ellerinden alınacağı korkusuna kapılmasın boşuna. Tam-aksine müslümanlar onların yaşam tarzlarına dönüyorlar. Laiklerin asıl korkmaları gereken şey; 1980’lerde başlayan, cumhuriyet sürecinin onlara kazandırmış olduğu maddî zenginliği müslümanlara(!) kaptırmaktır. Zâten CHP-AKP kapışması da en temelde bu nedenledir. Çıkar-çatışmasıdır yâni. Kimsenin ideâlleri baş-tâcı yaptığı falan yok. Sımsıkı bağlı oldukları zannedilen ideolojileri, karşı tarafı yıpratmak ve yandaşlarını oyalamak için kullanıyorlar sâdece.

Vel hâsıl kelam; 28 Şubat amacına ulaşmış bir darbe ve ana-hedefine ulaşmak için hızla yol alan bir süreçtir. Bu süreç; müslümanların, “Allah’ın bir nîmeti olarak” acı azâbı görüp îman etmelerine ve îmanlarına yaraşır şekilde davranmalarına (amel-i sâlih) kadar devâm edecektir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2016



















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme