16 Aralık 2015 Çarşamba

İlk Yaratılış ve Sonraki Yaratılış



“Allah yaratmayı (ilkin) başlatır, sonra onu iâde eder” (Rum 11).

"O, sizi yer-yüzünde yaratıp türetendir" (Mü’minûn 9).

“O, yer-yüzü toprağından sizi vâr ederken de”, “annelerinizin karnında cenin hâlindeyken de” sizinle ilgili her şeyi bilir” (Necm 32).

“Allah sizi(n ilk yaratılışınızı) topraktan, sonra nutfeden/embriyodan yarattı. Sonra da çiftler (çok sayıda oluşturduğu âile) hâline getirdi” (Fâtır 11).

Yaratış ve türetiş, “ortaya çıkarmak” anlamında aynı sonucu verse de, farklı bir işleyişi vardır. Bu işleyişlerden “yaratış”ı yâni “ilk-yaratılış”ı, mûcize=”âciz bırakan” özelliği nedeniyle tasavvur edemeyiz, bilemeyiz, anlamlandıramayız. Bu anlamlandırmayı ve bilmeyi meleklerin bile yapamayacağı kanaatindeyiz. Bu nedenle “ilk-yaratılış”, ilk-prototip”, “ilk varlığın” nasıl meydana geldiğini sâdece âlemlerin Rabbi olan Allah bilebilir. “Türetiş” dediğimiz “sonraki yaratmalar” ise zâten gözlemlediğimiz yaratılışlardır ki bilim ve düşünce bunlar üzerinde çalışır. Bilim ve düşünce, bir çoğunu gözlemleyebildiğimiz türetişleri bile daha tam olarak anlamlandıramaz ve açıklayamaz iken, ilk-yaratılışı anlamlandırmasını ve açıklamasını bekleyemeyiz. Zâten bilim de “metafizik alan” diyerek çalışma konusu dışında tutmuştur bu alanı. Hattâ pozitivist felsefe ve düşünce böyle bir alanı kabûl de etmez.  

Allah yaratmaya başlayan, bu yaratmayı ilkin yapan, sonra da yenileyerek sürdürendir. İşte bu “ilk-yaratma”nın nasıl başladığı/nasıl olduğu insanın algısına kapalıdır.

İlk-prototip olan insan-çifti embriyolojik bir süreç yaşamadığı gibi, “kâinâtın ilk-prototipi”nde de bir “süreç” yaşanmamıştır. Tüm canlılık “ilk-prototipinden sonra”, “sonraki yaratılış” yâni türetilişlerinde aşama ve gelişmeler yaşamıştır. İlk-yaratmadan sonraki türetmelerde geçerlidir bu aşama. Aynı şey evren için de geçerlidir.

Allah bu yüzden kâinâtı yaratırken bizim “şu-anda” bildiğimiz kânunları kullanarak değil; bilemediğimiz/bilemeyeceğimiz kânunları kullanarak “ilk-yaratma”yı başlatmıştır. İşte bu “ilk-yaratma”, bildiğimiz aşamalı kânunlardan mecbûren farklı olacağı için, dolayısıyla aşamasız olacağı için bir-anda olmak zorundadır.

Yaratılış ve türetişi ayırmadığımızda gerek bilim-adamları, gerekse de İslâm düşünürleri (modernizmin de zorlamasıyla) yanlış kanılara varıyorlar ve zannediyorlar ki kâinatın kendisi, insan ve diğer tüm varlıklar (tam da bilimin açıkladığı gibi) şu-anda gözlemlediğimiz gibi yavaş-yavaş yaratılmışlardır. Oysa kâinatın süper kompleks yapısı buna zinhar izin vermez. Bilim, varlığın mutlak ilk hâline bir açıklama yapamaz, hattâ onunla ilgili bir tahminde bile bulunamaz ve bulunamıyor. O mâlûm sınırın (Planck zamanı ve aralığı) bir adım ilerisine ve ötesine nasıl gidileceği hakkında fantastik de olsa bir fikir ve düşünce üretemiyor, üretemez de.. Çünkü orası “akla kapalı alan”dır. Mûcizenin alanıdır orası. Mûcize, sâdece Allah’ın bilebileceği şeydir.

Yaratış ve Türetiş ayrıldığında hem îman ve tevekkül artacak, hem de varlığın açıklaması daha iyi yapılacaktır. Üstelik insanlar her şeyi açıklayabildiği zannından ve kibrinden kurtularak, boş işlerlerle uğraşmaktan mecbûren vazgeçip, gerçekten araştırılması ve çözüm bulunması gereken konulara yöneleceklerdir. Böylece başta insanlık olmak üzere tüm canlı-cansız varlık hem huzûra kavuşacak, hem de gerçek anlamda idrâk edilebilecektir.

Allah “ilk-yaratma”da bilinçsiz eşyaya iç-dinamiklerini verir ve onlar da işlerini tam bir titizlikle yaparlar. “İlk-yaratma”nın mekaniksel bir açıklaması yapılamaz. Allah “ilk-yaratma”yı çok hassas bir ayarla yapmıştır. Allah’ın sürekli müdâhale etmesi bilinçli varlıklar için geçerlidir. Aksi hâlde taşa-toprağa da yazılı vahiy indirmesi gerekirdi. Fakat onlara sâdece potansiyel olarak iç-dinamiklerini bildirmiştir. O yüzden de bozulmaları/kaymaları mümkün değildir. Fakat bir irâdeye sâhip olan insana sürekli uyarılarda ve müdâhalelerde bulunur.

Sonraki yaratılış, nihâyetinde âhireti de kapsamakla birlikte, biz, sonraki yaratılış yâni türetişten, mevcut varlığın hâlen de devâm eden ilk prototipten sonraki, yâni bir-anda olmak/yaratılmak zorunda olan mûcizevi ilk varlığın bir-anda ortaya çıkıvermesinden (ol) sonraki yaratılışlardan bahsediyoruz. Âhiret ise, yaratmanın hiç-bir zaman bitmeyeceği ve bilemeyeceğimiz ve anlamlandıramayacağımız sonraki yaratılışın yine mûcizevi bir şekli ve devâmıdır.

“De ki: 'Sizin şirk koştuklarınızdan (meselâ bilim-adamlarından) ilk-kez yaratacak, sonra onu iâde edecek olan var mı? De ki: Allah yaratmayı (ilkin) başlatır, sonra onu iâde eder. Öyleyse nasıl çevriliyorsunuz?. De ki: Sizin şirk koştuklarınızdan hakka ulaştırabilecek var mı? De ki: Hakka ulaştıracak Allah'tır. Öyleyse, hakka ulaştıran mı uyulmaya daha hak sâhibidir, yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça kendisi hidâyete ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?” (Yûnus 35).
De ki: 'Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın, sonra Allah âhiret yaratmasını (veya son yaratmayı) da inşâ edip yaratacaktır. Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir” (Ankebût 20).

“Ya Biz artık birinci yaratış ile yorulu mu verdik? Doğrusu, onlar yeni bir yaratılıştan şüphe içindelerdir” (Kâf 15).

Allah’ın yaratmasında aşamalar yoktur fakat boyutlar vardır. İlk-yaratma mûcize; ikinci yaratma görüp-bildiğimiz yaratmalar; sonraki yaratma ise âhirette vukû bulacak olan yaratmadır.

Allah “El Bâri”dir. Yâni “ilk örnekleri” yaratandır. “El Hâlık ise, genel yaratma, yâni yaratmanın tamâmını yapan, yaratmaya sürekli devâm edendir. Allah ilk-yaratmayı ansızın yapmıştır, sonraki yaratmalar ise âheste-âheste devâm ediyor.

Allah hem “hâlık” hem de “hallâk”tır. İlkin yarattıktan sonra sürekli yeniden yaratır. Mûcid ismi ile ilk-kez yaratır, hâllâk ismiyle ise sürekli yaratışta bulunarak yaratmayı yeniler. Kur’ân sonraki yaratılışları “hâlk-ı cedîd” diye adlandırır.

Burada ilginç olan şey, ilk-yaratmanın belirlilik, sonraki yaratışların ise belirsizlik takısıyla gelmiş olmasıdır. Çünkü ilk-yaratmada her şey tam/tamamlanmış ve mükemmel olarak var-edilmiş ve yaratılış bitmiştir. Fakat şu-anda da devâm eden yaratış/yaratılışlar ise, henüz yaratılma tamamlanmadığı/bitmediği için insanlar tarafından bilinemeyen, bu yüzden de belirsizlik takısıyla ifâde edilen yaratılmalardır. 

“Ya, biz ilk yaratılışta güçsüz mü düştük? Hayır, onlar “karmaşık bir kuşku” içindedirler” (Kâf 15).

“Allah yaratmayı (ilkin) başlatır, sonra onu iâde eder” (Rum 11).

“Peki, yaratılışı ilk-defa başlatan (yebdeul halka) ve sonra da onu aralıksız devâm ettirip yenileyen kimdir?” (Neml 64).

“Allah sizi önce topraktan yarattı, sonra bir damla sudan. Sonra sizi çift-çift kıldı…” (Fâtır 11).

Âyette ilk yaratılışın topraktan, sonraki bilindik yaratılışın ise bir damla sudan olduğu belirtilir.

Bâzıları şu-andaki yaratılmayı, ilk yaratılmanın bir örneği olarak görmek istiyorlar. Hâlbuki Allah benzersiz ve örneksiz yaratma Sanatkârıdır. İlk-yaratma ile sonraki yaratma arasında fark vardır. Çünkü ilki tasavvur edilemiyor ama sonraki gözlenebiliyor. İlk-yaratmadaki “âni yaratma”, sonraki yaratmalarda “aheste-aheste yaratma”ya dönüşmüştür. Allah, sonraki yaratmayı insan idrâkine sunmak için böyle yapmıştır. İlk-yaratma örneksiz yaratmayı gerektireceği için, onun yavaş-yavaş yaratılması gerekmez.

Arapçada “ibda” kelimesi: “ilk-yaratma”, “örneksiz yaratma”, “yaratmayı başlatma”, “îcat etme”, “ortaya çıkarma” anlamlarına gelir. “İbda”, “Bedi” kelimeleri bu anlamdadır. “BDE” kökündendirler. İbdâ, “daha önce hiç yapılmamış bir şeyi örnek almaksızın yapma ve îcat etme” demektir. Hz. Âdem ve Havvâ da bu şekilde yaratılmıştır. Onlar, daha önceki atalarından/prototiplerinden örnek alınmadan yaratılmışlardır.

Bir şeyin “örneksiz” olarak yaratılması, o şeyin  “tam-yetkin” bir  yaratılışla yaratılmasıdır. Allah’tan “kötü” sudûr etmez. Kötü bir şey yaratmaz Allah. Eksik bir yapı ise iyi bir yapı değildir. Allah “iyi”nin ta kendisi olduğu için, yaratacağı her şey de iyi, yâni tam yetkin=eksiksiz olmalıdır/olmuştur. Bu yetkin yapı bu nedenle ilk başta mûcizevi bir şekilde ve aşama olmadan bir-anda yaratmayı gerektirir.

Allah’ın yaratması, sâdece madde-enerji-parçacıkları ortaya çıkarmak değildir. Yaratmak “parçacık yaratmak” demek değildir, yaratma o şekilde olmaz. Yaratmada eksiklik olmaz. Yaratma, “tam olarak-eksiksiz yaratma”dır.

Allah, mûcittir. Bedî kökü aynı-zamanda “bir şeyi ilk olarak ortaya çıkarmak”, îcat etmek demektir.

Eşyâyı yoktan var-etmek ayrı bir şey; yaratılmış ham-maddeden yeni eşyâ vâr-etmek ayrı bir şeydir. Bu yüzden insan için; “yoktan yarattı” ifâdesi kullanılamaz. Yâni insan “yoktan” yaratamaz, “var”dan türetebilir sâdece.

"O, sizi yer-yüzünde yaratıp türetendir" (Mü’minûn 79).

Aslında yaratma ayrı, türetme ayrı şeylerdir. Yaratma ilk başta olur. Sonrakilere “türetme” denir. “İlk yaratma”da aşama olmaz, sonraki “türetme”lerde aşama olur.

“O, yer-yüzü toprağından sizi var ederken de”, “annelerinizin karnında cenin hâlindeyken de” sizinle ilgili her şeyi bilir” (Necm 32).

Hâlk etmek başka, yaratmak-türetmek başka şeylerdir. Âyetin dediği gibi; Allah ilkin hâlk ederek vâr eder. Sonra da hâlk ettiği varlığı aşama-aşama, gözlemlenebilecek şekilde yaratır-türetir. Halk etmek; ânında vâr etmeyi gerektirir ve bu olay ânında meydana geldiği için gözlemlenebilecek, anlaşılabilecek ve anlatılabilecek bir olay değildir. Nasıl olduğunu Allah’tan başka kimse bilemez. Yaratma-türetme ise aşama-aşama vâr etmeyi gerektirir. Bu yaratma, hepimizin gözlemlediği ve bildiği yaratma ve türetmelerdir. Hâlk etmede-ilk-yaratmada “ol der ve her şey bir-anda hemen var olur”; yaratmada-türetmede ise “ol der, o şey olmaya başlar”.

“İşte gaybı da, müşâhede edilebileni de bilen, üstün ve güçlü olan, esirgeyen O'dur. Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden (sülâle'den), basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu “düzeltip bir biçime soktu” ve ona rûhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?” (Secde 6-9).

İlk-insanın yaratılışını bilemeyiz. Sonraki yaratmalarıysa zâten gözlemliyoruz. Yâni; “ol” felsefesiyle “oluş”un felsefesi farklıdır. Kâinâtta “oluş” hâlinde olan sâdece insandır. Bu oluş-hâli insanın fizîki yapısıyla ilgili değil, zihnî yapısıyla ilgili bir oluş hâlidir. O da “ilk-yaratılış” için değil, “sonraki yaratılmalar” için geçerlidir.

Netice olarak, “topraktan yaratılma” ilk-prototip olan Hz. Âdem’in yaratılması; “sudan yaratılma” ise, meni-alâk-embriyo-bebek süreciyle devâm ede-gelen bildiğimiz yaratmadır.

İlk-yaratma Allah’a hastır. Allah ilk yaratmaya kimseyi karıştırmıyor. Sonraki yaratmalarda “biz” ifâdesi kullanılırken, ilk-yaratmalarda “biz” ifâdesi kullanılmaz.

İlk-yaratılış hâlk, sonraki yaratılmalar hâlk-ı cediddir. “Hâlk” için “ol”ma, “hâlk-ı cedid” için “oluş” diyebiliriz. Hâlk-ı cedid kıyâmete kadar sürer ve sonunda yeni bir hâlk-ı cedid başlar. İşte bu hâlk-ı cedid yâni kıyâmet âniden başlar, sonra da yavaş-yavaş devâm eder.

Kur’ân’da yaratılışla ilgili vurgular; hâlk, hâlk-ı cedid ve kıyâmet olarak azdan çoğa doğru devâm eder. En çok kıyâmetten bahseder. Çünkü ebedî olan odur.

Kur’ân iki tür yaratılıştan bahseder. İki tür oluştan/süreçten bahseder. İlkini açıklamaz, çünkü bu sâdece Yaratıcının Kendisine mâlûmdur. Yâni bize göre mûcizedir. Diğeriyse zâten bizim gözlemlediğimiz/bildiğimiz oluş hâlindeki yaratmalardır ki Kur’ân’ın esas konusu bunlardır. Yâni yoktan-yokken yaratmanın nasıllığını bilemeyiz, fakat “vardan yaratma” yâni türeme şeklinde hâlen süren yaratmayı gözlemleyip araştırabiliyoruz. O yüzden Kur’ân ilk-yaratmaya dâir bilimsel bir tez sunmaz, ortaya koymaz. Açıklama yapmadığı yerlerde bizim algımız bunu kaldıramayacağı ve yapılacak açıklama algımıza uygun olmayacağı için, yâni mûcize olduğu için, sâdece bir şuur oluşturuyor. Ama diğer yaratılmaya dikkat çekerek ayrıntılı açıklamalar yapılıyor. Hattâ o yaratılışların incelenip araştırılmasını da isteniyor.

“İnsan da süper-kompleks bir yapıdır ve bir noktacık olan spermden aşama-aşama mükemmel hâline gelmiştir. Demek ki tek bir nokta aşama-aşama bir süre sonra süper-kompleks bir hâle gelebiliyor” denilirse; Burada ince bir hatâ yapıldığını söyleriz. İlk-yaratma ile sonraki yaratma-türetme ayrılmadığı zaman böyle bir söyleme varılması kaçınılmazdır. Fakat biz diyoruz ki; kâinât nasıl her şeyiyle yerli-yerinde bir-anda yaratıldıysa ve Allah’ın “start”ı vermesiyle hareket başladıysa, ilk insan/insanlar olan Âdem/Havvâ da tam mükemmel hâlleriyle bir mûcize olarak bir-anda yaratılmış ve harekete başlamıştır. Daha sonraki türetmeleri zâten gözlemleyebiliyoruz. Fakat ilk yaratılışlarında her-hangi bir süreç yaşamamışlardı. Zâten o süreçleri yaşayabilecekleri “ortam”ları da yoktu. En-nihâyetinde ilk insanın ana-babası yoktur ve ana-karnında geçireceği bir süreç de olmayacaktır. Yâni ilk insanlar olarak kabûl ettiğimiz Âdem-Havvâ, anne-babaları olmadığı için o türetme aşamasındaki süreçleri yaşamamışlar/yaşayamamışlardır. Çünkü dediğimiz gibi o süreçleri yaşayacak ortamları yoktu. Tüm kâinâtla berâber yada benzer-zamanlı olarak bir-anda “ol”uvermişlerdir. İşte kâinât da ilk yaratılmasını bu şekilde her-hangi bir süreç yaşamadan bir-anda ”ol”uvermesine borçludur. Çünkü “hidrojenin ana-babası” yoktur. “Örneksiz yaratma”=“bir öncesi olmayan yaratma” bunu gerektirir. Gerek insanda gerekse kâinâtta sonraki türetmeleri gözlemleyebiliyoruz. İşte “tohum süreci” denilen süreç de bu sonraki yaratmada gerçekleşen olaylar ve süreçlerdir. Sâdece “sonraki yaratma-türetme”lerde geçerlidir. Çünkü “sonraki yaratma”lar “örneksiz yaratma” değil, “örnekli yaratma”lardır. Zâten biz bu süreçleri bu “yaratma”ların “örnekli yaratma” olmasından dolayı gözlemleyebiliyoruz. “İlk-yaratma”da olduğu gibi “örneksiz yaratma”lar olsaydı, “örnekler”le kıyas yapamayacağımızdan dolayı mevcut yaratmaları da anlamlandıramayacaktık.

Allah, yaratmaya başlamaz; yaratır.

Vel hâsıl kelâm: İlk yaratma ile sonraki yaratma/türetme ayrıldığında, îman ve idrâk açıkça ortaya çıkacaktır. Ondan sonrası insanın eyleyişine kalır. 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Aralık 2015





Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme