3 Aralık 2015 Perşembe

Üst-Sınır Yatay-Seyir


Lâik-seküler-liberâl-kapitâlist-demokratik-modernist-bireyci-konformist dünyâ-görüşü, müslümanları da büyük oranda etkileyerek onların düşünce ve davranış yapısını değiştirdi ve müslümanların sabır-tahammül-sebat-özveri-vazgeçme seviyesi düştü. Artık diğer tüm insanlar gibi müslümanlar da “hayatta bir sıkıntı duymadan yaşamak” isteyen “ortalama insanlar” oldular ve daha da kötüsü artık bu durumdan bir rahatsızlık da duymadıkları gibi, mevcut durum hoşlarına bile gidiyor. Hâlbuki müslümanlar için nasıl bir hayat yaşaması gerektiği Kur’ân ve Sünnette açıkça belirtiliyor ve görülüyor ki bu hayat-şekli, mücâhede (mücâdele değil), tahammül, sabır, gayret, cihad şeklinde olan bir hayat-şeklidir. Çünkü içinde yaşadığımız Dünyâ ve kâinat, İslâmî düşünceye göre geçici bir hayattır ve bu hayattan sonra, çok-çok daha fazla memnun olacağımız ve seveceğimiz bir cennet-hayâtı olacaktır (inşaallah). Bu Dünyâ bir imtihan alanıdır ve bu nedenle de bu Dünyâ’dan ziyâde âhiret yâni cennet-hayâtına odaklanmak daha doğrudur bir müslüman ve inançlı bir insan için.

 

Fakat artık yukarıda söylediğimiz ideoloji ve hayat-tarzları nedeniyle İslâm’ın bu temel düşüncesi dumura (körelme) uğramış, artık insanlar/müslümanlar başta Allah’ın rahmetine-merhâmetine güvenerek “ne de olsa affolunuruz” düşüncesiyle ve de îmandaki azalma ve inançtaki samîmiyetin gerilemesi nedeniyle söylenen; “âhiret kesin değil”, “olmayabilir de”, “çok zor”, “gerek de yok”, “Allah Dünyâ’da da iyi yaşayın diyor” gibi bir müslümana yakışmayacak sözlerle kendilerini kandırarak (daha doğrusu Şeytan’ın kandırmasına yol vererek) kendilerini zorlamaktan, riske girmekten, “elini taşın altına koymak”tan yâni Allah için kendilerini adamaktan vazgeçmişlerdir. Fakat şu bilinsin ki, bâtıl taraf hiç boş durmuyor ve müslümanların bu sözleri-düşünceleri ve tutumu onların işlerine geliyor, hattâ onların hayat-kaynağı oluyor.

 

Müslümanların bu tutumları nasıl bir engelleme yapıyor İslâm düşüncesine ve hareketine?. Şöyle bir hikâye ile merâmımızı anlatmaya çalışalım:

 

Bir zaman, İslâm’a gönül ve gayret vermiş bir müslüman (Ahmet), Kur’ân’a yenilerde dâhil olmuş iyi bir kişi (Mehmet) ile tanışır. Ahmet biraz sert-sinirli fakat çok gayretli, çalışkan, projeleri olan, müslümanların mevcut şartlarından çok rahatsız, titiz ve okuyan-yazan birisidir. Mehmet ise yumuşak, sevecen, biraz tembel, iyi niyetli, temiz bir kişidir. Mehmet, klâsik İslâmî bilgi sâhibidir. Mehmet, bir vesileyle tanıştığı Ahmet’e bilgilerinden bahseder. Ahmet, bu bilgilerin müslümanların klâsik bilgileri olduğunu, bunların içinde doğrular olduğu fakat çok fazla yanlışlar da bulunduğunu; vahiyden daha çok, örf ve gelenekle ilgili bilgiler olduğunu söyler. Bunun yerine Kur’ân-Vahiy merkezli bilgi ve Sünnet merkezli eylemden bahseder ve bu Mehmet’in çok hoşuna gider. Zamanla daha sık görüşürler ve Mehmet de Ahmet’in, ilgilendiği bilgi-türünü öğrenir ve bu yolda ilerler. Zamanla -âilecek görüşmeler dâhil- görüşmeler artar ve dost olunur.

 

Fakat bir zaman sonra Ahmet’in okumaya-düşünmeye-yazmaya çok fazla zaman ayırmasından dolayı süratle artan bilgisine Mehmet yetişemez. Yetişememesinin gerçek nedeni aslında bilginin niceliği değil, niteliği ile ilgilidir. Çünkü artık Ahmet’in bilgisi zihne-dönük olmaktan çok, eyleme-dönük olan bilgi türüdür. Zihne dönük bilgi tarzında kişinin hayâtında çok da fazla bir değişiklik yapmasına gerek olmadığından pek bir sorun çıkmaz ve arkadaşlık ilişkisi aktif bir şekilde devâm eder. Ama eyleme dönük olan bilgi türünde artık yaşam-şeklinin, hayat-tarzının değişmesi gerekmektedir. Hattâ bu değişme sâdece bireysel alanda değil, âileyi de kapsayacak şekilde olmalıdır. Ahmet zâten otoriter bir yapıya sâhip olduğu ve baştan bêri bu otoriteyi sürdürdüğü için evde bu değişim olumsuz bir durum oluşturmaz. Zâten eşini de ona göre seçmiş olduğundan, bu değişimde pek de bir zorluk yaşanmaz. Fakat Mehmet öyle değildir. Mehmet’in âilesi bu değişime hem hazır değildir hem de böyle bir değişiklik de istememektedir. Normâl “yurdum müslümanı” olarak yaşamak ister Mehmet’in âilesi. Yâni “müslümanlık” aynı seviyede kalacak fakat “Dünyâ’lık” artarak devâm edecektir. Bu, normâl “türk-müslüman İslâm anlayışı”dır.

 

İşte sorun bu aşamada ortaya çıkmıştır. Aslında Mehmet’te İslâmî heyecan vardır ve eyleme dönük olmayan bilgi-türünü idrâk etme anlamında potansiyeli vardır. Fakat âilesi ve sosyo-kültürel yapısı, eyleme dönük bilgi-türünü anlamakta zorlanmasına neden olmaya başlamıştır. Çünkü eyleme dönük bilgi-türünde zihinden ziyâde, eylem durumu önemlidir. Zîrâ o bilgi-türü, “değiştirilmiş yeni hayat-tarzı”nda kavranılıp idrâk edilebiliyor ancak. Yâni kendini ve âilesini, yâni sosyo-kültürel hattâ sosyo-ekonomik yapısını değiştirmeyenler idrâk edemiyor bu bilgiyi ve dolayısı ile eyleme-amele de geçemiyorlar. Mehmet artık Ahmet’in üst-sınırı zorlayan sözlerini anlamamaya ve hattâ Ahmet’in bâzı fikirleri Mehmet’e ters gelmeye başlıyor. Tabi bir-birlerine olan sevgi-saygıları ve geçmişteki anıları küsmelerini gerektirmiyor ve bu durum bir ayrılık doğurmuyor. Fakat Ahmet ile Mehmet’in sohbet kalitesi düşüyor doğal olarak. Hattâ Ahmet artık İslâmî konulardan ziyâde dünyevî konuları konuşmaya başlıyor Mehmet ile. Mehmet bu durumun farkında ve diyor ki; “artık eskisi gibi sohbetler edemiyoruz”. Ahmet bunun nedenini biliyor ama Mehmet’e bahsetmek istemiyor. “Bir zaman sonra ne de olsa konuşulur” diye düşünüyor.

 

Artık Ahmet ile Mehmet’in sohbetleri, Mehmet’in eyleme dönük bilginin idrâk edilebilmesi için olmazsa-olmaz şart olan genel değişimi gerçekleştirmediği için yatay-seyirde devâm ediyor. Mehmet’in dikey seyri durmuştur artık. Zâten hayat şartları da bunu zorlamıştır. Üstelik bu fark Ahmet’in gayretlerinin her geçen gün artmasıyla daha fazla açılmıştır. Mehmet’in doğal yapısı, âilevi durumu, sosyo-kültürel ortamı üst-sınırı zorlamaya müsâit de değildir zâten. Bu nedenle Mehmet ancak belli bir dikeyliğe kadar yükselmiş ve bu seviyede yatay-seyir yapmaya başlamıştır. Artık Mehmet o üst-sınırı aşacak durumda değildir. Çünkü İslâm’ın kendisinden o seviyede beklediği göze alması gereken “risk”leri ve vazgeçişleri göze alacak durum pek gözükmemektedir. Bu nedenle de mevcut seviyedeki yatay seyrine devâm etmektedir. (Bilindiği gibi İslâm, kişiden seviyesine göre yâni güç yetirebildiği oranda sosyâl-kültürel-ekonomik vazgeçişler bekler). Tabi bu durum çok da kötü bir durum değildir ve Ahmet ile olan ilişkide çok da fazla bir kopukluk yapmamıştır. Bilgi seviyesi farklılaşmıştır daha çok. Tabi Mehmet, Ahmet’in eyleme dönük fikirlerini dinlediğinde, kendine bakıyor ve o sınıra uygun olmadığını gördüğü için sohbetin seviyesi düşüyor ve iyi sohbetler çıkmıyor artık. Çünkü Mehmet o sınırı bırakın aşmayı, zorlamaya bile hem çekiniyor hem de korkuyor. Ahmet ise sürekli üst-sınırı zorlayarak aşmaya çalışıyor ve tüm gayreti bu yönde.

 

Üst-sınır Allah’ın kişiye koyduğu bir sınır değil, kişinin kendine koyduğu sınırdır. Böylece üst-sınırına gelmiş olanlar yatay-seyire devâm ederler fakat İslâm’ın formatı sürekli olarak yatay-seyirde kalmaya uygun olmadığı için yatay-seyirde kalanların, süreç içinde Dünyâ lehine seviyesi düşer. Sonuçta da kişinin takvâsı, azmi, gayreti ve dirâyeti azalır.

 

O üst-sınırda bir delik var, oradan geçilerek yukarıya doğru devâm edilebiliyor fakat o delikten geçip yukarıya doğru ilerleyebilmek için kişinin bâzen kolunu-bacağını bile kesip atması gerekebiliyor. Yâni bâzı şeylerden vazgeçmesi gerekebiliyor. Çünkü kesmediğinde/vazgeçmediğinde oradan ileriye geçilemiyor. O koldan (sevdiği şeyden) vazgeçmedikçe o delik onun hep “üst-sınırı” olarak kalıyor.

 

Bu durum arkadaşların ilişkilerini bir nebze sarssa da bozulmasına neden olmamalıdır. Üst seviyedeki kişi bir-kaç basamak inip yatay-seyirde gezinen kişi ile sohbet edebilmelidir. Ne de olsa herkesin kabı-kapasitesi aynı değildir. Herkesin sabrı, tahammülü, âilevi durumu, sosyo-kültürel yapısı, cesâreti, “göze alma” derecesi aynı değildir. Zâten Allah da, üst-sınırı zorlamayı herkese emretmez ve sâdece belli bir topluluğun bunu yapmasının yeterli olacağını söyler:

 

“Mü’minlerin top-yekûn sefere çıkmaları gerekmez. Bunun yerine her kabîleden bir grup, dînin özünü öğrenmek ve kötülüklerden kaçınırlar umudu ile soydaşlarını uyarmak için sefere çıkmalıdır” (Tevbe 122).

 

Evet; üst-sınırı zorlayacak ve bilinci, dirilişi ve değişimi başlatacak bir topluluğun olması şarttır. Fakat sünnetullah gereği herkes bu zorlanmaya katlanamaz. Bu nedenle buna gücü yetenler üst-sınırı zorlamaya devâm edecek ve bu topluluk Allah’ın dilediği bir zaman sonra bilinci-değişimi-dönüşümü başlatacak, yatay-seyir yapanlar da onlara kendi seviyelerinden destek vereceklerdir.

 

“Allah kişiye ancak kapasitesi kadar yükler. Herkesin kazandığı iyilik kendi yarârına, kazandığı kötülükse kendi zarârınadır. "Rabbimiz, unutur yahut yanılırsak bizi sorumlu tutma!. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır sorumluluk yükleme!. Rabbimiz, gücümüzün yetmeyeceği şeyleri bize yükletme!. Bizi hoş gör, bizi bağışla ve bize acı!. Sensin bizim Mevla’mız (efendimiz ve egemenimiz). Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!” (Bakara 286).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Aralık 2015

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme