3 Aralık 2015 Perşembe

Sevgi ve Merhâmetin Yokluğundaki Davranış Bozukluğu


“Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle-davranmayı emretti. Şâyet onlardan biri veya ikisi yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: “Öf” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara acıyarak alçak-gönüllülük kanadını ger ve de ki: “Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse Sen de onları esirge” (İsrâ 23-24).

Allah, ana-babaya o kadar çok değer veriyor ki, “Kendisinden başkasına kulluk etmeme” emrinden sonra ikinci sıraya, “ana-babaya iyilik yapma”yı koyuyor. “Şirke düşürecek sözleri ve tavsiyeleri hâriç, onlara tam itaat edilmesini emrediyor: Esma Bintu Ebî Bekr anlatıyor: “Henüz müşrik olan annem yanıma geldi. (Nasıl davranmam gerekeceği hususunda) Hz. Peygamber’den sorarak: “Annem yanıma geldi, benimle (görüşüp konuşmak) arzu ediyor, anneme iyi davranayım mı?” dedim. “Evet” dedi, ona gereken hürmeti göster” (Buhârî, Hibe 28, Edeb 8; Zekat 50 (1003); Ebu Dâvud, Zekât, 34, (1668).

Çünkü yaratmayı tabî ki Allah yapar fakat bu yaratma, ana-baba vesilesiyle olur. Anne-baba, tüm hayatları boyunca çocuklarına olağan-üstü bir sevgi ve merhâmet gösterir ve bu uğurda çocukları için her-şeyi göze alır ve tüm fedâkârlıklara katlanabilirler. Daha doğduğu andan îtibâren canlarından bir parça olan çocukları için onların her türlü ihtiyaçlarını, hem de büyük bir zevkle yerine getirirler. Onları yedirip içirir, altlarını (bokunu) temizler, kusmuğunu siler, kötü koktuklarında olumsuz bir tepki vermezler, onların ağlamalarına, yanlış konuşmalarına, hattâ yemek yerken ağızlarını şapırdatmalarına vs. her türlü durumlarına hiç-bir sıkıntı duymadan katlanabilirler. Bir de şöyle bir şey var ki; anne-babaların çocuklarına duydukları sevgi ve merhâmet, onların sâdece çocukluk dönemlerinde değil, büyüdüklerinde de sürüyor ve anne-baba hayatta olduğu müddetçe çocuklarına olan sevgi ve merhâmetlerinde hiç-bir eksilme olmuyor ve onlardan ne tiksiniyor, ne yüksünüyor, ne de onların iyiliğini düşünmekten vazgeçiyor.

Peki anne-babalar bu özveriye rağmen nasıl bir karşılık görüyorlar?. (İstisnâları nâdide bir köşeye ayırıyor ve bu “istisnâlar”dan Allah râzı olsun diyoruz). Genelde çocuklar büyüdüklerinde, evlendiklerinde ve kendi başlarının çâresine bakabilmeye başladıklarında, anne-babalara olan sevgi ve merhâmetlerinde azalma oluyor ve hattâ onlara karşı çeşitli sıkıntılar duymaya başlıyorlar. Onları artık ayak-bağı olarak görmeye başlıyorlar. Onlardan şu şekilde sıkıntılar duymaya başlıyorlar ve şikâyet ediyorlar:

1-Yemek yerken ağızlarını çok şapırdatmaları. (Buna “takma dişleri” neden olabiliyor).
2-Zorlandıkları için daha nâdir banyo yapıyorlar, bu nedenle ana-babaların kokularından rahatsız oluyorlar.
3-Giyinişlerini beğenmiyorlar.
4-Konuşmalarını beğenmiyorlar.
5-Yapmaktan zevk aldıkları şeyleri anlamsız bularak beğenmiyorlar.
6-Anne-babanın yaşamlarında başarısız olduklarını düşünüyorlar. (Meselâ “fırsatları” iyi değerlendirmediklerini söyleyip duruyorlar).
7-Çağa ayak uyduramadıklarını ve geri-kafalı olduklarını düşünüyorlar. (Oysa çağa ayak uydurmaları gibi bir zorunlulukları yok).
8-Duyu organlarının iyi çalışmaması nedeniyle (meselâ az duyma, koku almama, görme kaybı gibi) olan sıkıntılarına katlanamıyorlar.
9-Torunlarına karşı yanlış davrandıklarını ve onları şımarttıklarını düşünüyorlar.
10-Kendilerini çok fazla düşünmelerine sinir oluyorlar.

İşte biz de diyoruz ki; anne-babalara karşı evlatlarda oluşan bütün bu olumsuz duyguların nedeni, anne-babalarına karşı duydukları sevgi ve merhâmetin azalmasıdır. Hem de anne-babanın evlatlarına duydukları sevgi ve merhâmette herhangi bir azalma olmamasına rağmen. Çünkü artık evlatlar büyümüşler, evlenmişler, işleri-güçleri var, kendi çocukları var, kendilerine göre bir hayatları var. Fakat aslında bunlar “gerçek mâzeretler” değil, “modern mâzeretler”. Modern mimârinin, hayat-tarzının, kapitâlist zihniyetin, çekirdek âile yapısının, liberâl-bireyci düşüncenin, modern tüketim kültürünün vs. mâzeretleridir. Eski zamanlarda bu tür mâzeretler büyük oranda yoktu. Çünkü aynı hayatlar aynı mekânlarda yaşanıyordu ve hayat iç-içeydi. Âile, anne-babayla tamamlanıyordu. Bununla ilgili bir-çok doğal, fıtrî, güzel örnekler gösterilebilir. İslâm medeniyetinde bu örnekleri şahâne bir şekilde anlatan külliyatlar mevcuttur.

Evlatların anne-babaya karşı olumsuz tutumlarının “sevgi ve merhâmet eksikliği”nden olduğunu delillendiren mantıkî açıklama şudur:

Anne-babalarına olumsuz davranan evlatların, kendi çocukları olduğunda; Çocuklarının yemek yerken çıkardığı seslerden; temizledikleri çiş, kaka ve terinden oluşan kokulardan; üstünü-başını kirletmesinden; doğru-düzgün konuşamamalarından; kendi başlarına istediklerini yapmalarından; kendilerine vuruvermelerinden; ağlamalarından, bağırmalarından, isteklerinden vs. vs. ve biraz büyüdüklerinde kendilerini düşünmelerinden ve endişe duymalarından hiç rahatsız olmuyorlar, tam-aksine çok mutlu olabiliyorlar ve zevk alıyorlar. Çocukların (hastalık hâriç) hayatları ve doğal ve normâl gidişatları onlara neşe-mutluluk-haz veriyor. Onların büyümelerini seyretmek onlar için mutluluk kaynağı. Çünkü onlara karşı sonsuz sevgi ve merhâmetleri var. (Fakat anne-babalarının yaşlanmalarını seyretmek sıkıntı kaynağı oluyor. Hâlbuki büyümek kadar yaşlanmak da doğal ve normâl bir durumdur). İşte çocuklarının bütün bu istek-sıkıntı vs. durumlarına, onlara karşı duydukları büyük sevgi ve merhâmetleri sâyesinde katlanabiliyorlar. Bu sevgi ve merhâmet, anne-babalarından esirgedikleri sevgi ve merhâmetin aynısıdır. Anne-babalarına olan sevgi ve merhâmetlerinde bir azalma olmasaydı (bâzı evlatlarda olduğu gibi) onlara karşı yukarıda saydığımız şikâyetleri olmayacaktı. Çok ilginç ki, anne-babalar evlatlarının, çocuklarına karşı duydukları sevgi ve merhâmetten de bir rahatsızlık duymadıkları gibi, bu durum onları çok mutlu eder. 

Evet; bir anne-baba 10 çocuğa bakabiliyor ve katlanabiliyor da, 10 çocuk bir anne-babaya bakamıyor ve katlanamıyor. Evlatlar onların kadr-i kıymetini bilmiyorlar. Tâ ki “kıymet bildiren en büyük etken olan ölüm” gelene kadar. İşte ancak o zaman vicdanları (en azından bir süreliğine kadar) onlara yaptıkları kötü davranışları hatırlatıp pişmân olmalarına neden olacaktır.

Ana-babalarına (gelin ve damatların da etkisiyle) artık katlanamayacak duruma gelen evlatlardan bâzıları, anne-babalarını “huzur-evleri”ne (aslında “huzursuzluk evleri”) atıp, onları yalnızlıklarıyla baş-başa bırakıyorlar ki bizce ana-babayı en çok perişân eden şey budur. Bu durum aynı-zamanda evlatlar için de bir şerefsizliktir. İslâm medeniyetindeki özellikle mimâri yapı ve ahlâki tutum nedeniyle bu tarz şeyler olmamış ve böyle kurumlar da oluşmamıştır.

Sevgi ve merhâmet yokluğu durumunda evlatlar ana-babalarına daha neler-neler yapıyorlar ki, bunun örneklerini yazmaya gerek yok. Zâten her gün haberlerde bu örnekleri mebzul (çok bol) ve mîde bulandıracak miktarda seyredebiliyoruz.

Peygamberimizin anne-babaya iyi davranmakla ilgili hadisleri şöyledir:

“Üç kişi vardır, cennete girmeyecektir: Anne-babasının hukûkuna riâyet etmeyen kimse; içki düşkünü olan kimse; verdiğini başa kakan kimse” (Nesâî, Zekat 69, (5, 81).

Ebu Hüreyre anlatıyor: Bir adam gelerek: “Ey Allah’ın Resûlü, iyi davranıp hoş sohbette bulunmama en ziyâde kim hak sâhibidir?” diye sordu. Hz. Peygamber: “Annen!” diye cevap verdi. Adam: “Sonra kim?” dedi, Resûlullah, “Annen!” diye cevap verdi. Adam tekrar: “Sonra kim?” dedi, Resûlullah yine: “Annen!” diye cevap verdi. Adam tekrar sordu: Sonra kim?. Resûlullah bu dördüncüyü: “Baban!” diye cevapladı” (Buhârî, Edeb 2; Müslim, Birr 1, (2548).

Muâviye İbnu Câhime’nin anlattığına göre; Câhime, Hz. Peygamber’e gelir ve: “Ey Allah’ın Resûlü, ben gazveye (cihad) katılmak istiyorum, bu konuda sizinle istişâre etmeye geldim” der. Resûlullah: “Annen var mı?” diye sorar. “Evet” deyince, “Öyleyse ondan ayrılma, zîrâ cennet onun ayağının altındadır” buyurur” (Nesâî, Cihad 6, (6, 11).

Ebu Bekre anlatıyor: “Resûlullah: “Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?” buyurmuş ve bunu üç kere tekrar etmişlerdi. Biz: “Evet!” deyince: “Allah’a şirk koşmak, anne ve baba haklarına riâyetsizlik, cana kıymak!” buyurdular” (Buhâri, Şehâdât 10, Edeb 6, İsti’zân 35, İstitâbe 1; Müslim, İmân 143, (87); Tirmizi, Şehâdât 3, (2302).

Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Ramazan girip çıktığı hâlde günahları affedilmemiş olan insanın burnu sürtülsün. Anne ve babasına veya bunlardan birine yetişip de onlar sâyesinde cennete girmeyen kimsenin de burnu sürtülsün” (Tirmizi, Da’avât 110, (3539).

“Biz insana, “anne ve babasına” iyilikle davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu güçlükle taşıdı ve güçlükle doğurdu. Onun (hâmilelikte) taşınması ve sütten kesilmesi, otuz aydır. Nihâyet güçlü (erginlik) çağına erip kırk yıl (yaşın)a ulaşınca dedi ki: “Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nîmete şükretmemi ve senin râzı olacağın sâlih bir amelde bulunmamı bana ilhâm et; benim için soyuma da salahı ver. Gerçekten ben tevbe edip Sana yöneldim ve gerçekten ben müslümanlardanım” (Ahkâf 15).

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Aralık 2015


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme